USLANMAM
USLANMAM öğesini iGoogle sayfanıza ekleyin.
UslanmaM En Kaliteli Bilgi Adresiniz
Geri git   USLANMAM > GENEL KÜLTÜR > Edebiyat > Deneme, Hikaye
Google
 
UslanmaM Resim AlbümleriSosyal Gruplar
Kayıt ol Sosyal Gruplar Ajanda Konuları Okundu Kabul Et

Deneme, Hikaye Burada deneme ve yazıları paylaşabilir ve bulabilirsiniz.

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12-03-2007, 04:48 PM   #1 (permalink)
Mareşal
 
iyra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
new2 Eskici........

Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder.
Dediler hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle fakat gönülleri isli evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyle halasının yanına Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere üstleri yazılı cankurtaran simitlerine kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek şirin konuşmalarıyle de güverte yolcularınıepeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona Istanbul'daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun ya Hassen
diyorlardı yanlarına gidiyordu.
-Ruh ya Hassen...
derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu yanakları pençe pençe al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış göğsünde bir katılık gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm daima susuyordu.
Fakat hem pür nakıl çiçek açmış hem yemişlerle donanmış güzel ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru yalçın çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile kızgın güneş altında pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı ne dere ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı çok uzun boylu sırtları kabarık kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya ağır ağır yumuşak yumuşak iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti dayanamadı yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
-Gemel! Gemel! dedi.
Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından alnından kollarından ve kulaklarından biçim biçim sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı kara çatık kaşlı kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen tuhaf kokulu fazla yumuşak içine gömülüverilen cansız bir göğüs...
-Ya habibi! Ya ayni!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar öptüler söyleştiler gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş saçları perçemli başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun tıkanıktı; susuyor susuyordu.
Öyle haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu yine susuyordu.
Hep sustu.
Şimdi onun da kuşaklı entarisi ceketi takkesi kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular sonra önüne bir sürü patlak sökük parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı tek kat basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik sapsız bıçağıyle kesişine ağzına bir avuç çivi dolduruşuna sonra bunları birer birer Istanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu aaafinden unuttu dalgınlığından anadiliyle sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?
-Istanbul'dan geldim.
-Ben de o taraflardan... İzmit'ten!
Eskicide saç sakal dağınık göğüs bağır açık pantalonu dizlerinden yamalı dişleri eksik ve suratı sarı sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve Istanbul taraflarından geldiği için Hasan şimdi onun sade işine değil yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını anası doktora giderken tünele bindiklerini bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?
-Sen niye burdasın?
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına... ve mırıldandı:
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan'dı altı aydan beri susan Hasan... Durmadan dinlenmeden nefes almadan yanakları sevincinden pembe pembe dudakları taze gevrek billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor hem de ara sıra "Ha! Ya? Öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini bir rüzgarını bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş iş bitmişti. Demirini topraktan çekti köselesini dürdü çivi kutusunu kapadı çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya işimi tükettim.
O zaman gördü ki küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele sarsıla çarpışa dökülürse öyle bağrının sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök pırıl pırıl akıyor.
-Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı nasırlaşmış yüreği yumuşamış şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin ürpertici döküldüğünü duydu

iyra isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
Eklenti Ekleyemezsiniz
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz