Rüzgâr, içine ılık ılık işliyordu. Bahar havası, ruhunu sarmaşık gibi sarmıştı. Mustafa bugün, istemeyerek de olsa dönüşü geciktirmişti. Gençliğin verdiği enerji ile bütün gün dolaşmış, önüne kattığı dört keçi ve iki koyun ile akşam etmişti. Lise bitmiş, yeni bir yolun ayırımına gelmişti. Karmakarışık bir kavşak noktasıydı yaşadığı hayat. Kafasında akıp giden binbir düşünce sanki Taksim, Şişli trafiğini aratmayan cinstendi. Biraz Eylül romanının gel-git sarnıçları, biraz Peyami Safa Ustadan okuduğu, yoğun bir ruh tahlili, etkin karekterlerdeki doğu-batı çıkmazı Mustafa'yı hep tereddüt deryasına salmıştı. İçinde hafakanların cirit attığı yepyeni bir dünya doğuyordu. Korkusu, bu dünyanın daha doğmadan ölmesiydi. Yaşadığı gelgitler, ruhunun da fiyakasını artırıyordu. İman, önce şüphe sonra teslimiyet demek değil mi idi. Niçin varım, bu hayat bana ne vaat ediyordu? Hayatının bundan sonrası için karar vermesi gerekiyordu. Ya bir yıl daha dershaneye gidecek, ya da geçen kıl payı kaçırdığı Edebiyat Fakültesine kapağı atıp, hayallerini gerçekleştirecekti. Ya da önüne üç beş hayvan daha katıp, Veysel Karani gibi, dervişane bir hayat yaşayacaktı.
Dere yatağına dik inen yamaçtaki patika yoldan hayvanları geçirdi. Aşağıda Sarıların Kazım'ının, ırmağa dayanan sazlık yerlerinden geçti. Hayvanlara kana kana bir su içirdi. Kendisi de yamaca bakan tek Selvi ağacının altına doğru yöneldi. İkindiyi kılmak üzere eliyle secde edeceği yeri temizledi. Sonra namazını kılmaya başladı. Toprağın açık yerlerinden biraz önce döküştüren yağmur kokusu geliyordu. Ağır bir hava, iğdelerin altın sarısı yapraklarına dayanmış güz kokusu gibi esiyordu. Bu rüzgâr, burnunun direğini sızlatacak güzellikte bir koku cümbüşü sergiliyordu. Irmak, boylu boyunca, Selvi ve kavak ağacı ile süslenmişti sanki. İki tarafa geçit vermez bir dehliz oluşturmuş, ırmağın yatak ağzı, Memoların kıraç tarlalarından teğet çizip, oradan ovaya dağılıyordu.
Mustafa namazını bitirdi. Sırtını ağaca dayadı. Bu yıl, gideceği dershanenin hesabını istemeyerek de olsa, yapmaya başlamıştı. Miras yüzünden dayıları ile de araları iyice açılmıştı. Kendilerine düşen bahçe, köyün sekiz- on kilometre kuzeydoğusunda, üzümün ve kirazın at sırtında ana yola taşındığı değersiz bir yerdi. Zaten bütün meselede bu bahçeydi ya. Büyük bahçe, size düştü diye akrabalar arasına kara kedi girmişti. Mustafa'nın babası, iki yıl önce aynı bahçede ceviz ağacı keserken, üzerine düşen dalın altında kalmıştı. Bir ay kadar yoğun bakımda yatmış, sonra ruhunu teslim etmişti. En büyüğü Mustafa olan, üç de kız olmak üzere dört kardeş boynu bükük kalmışlardı. Mustafa'yı biraz bu durum üzüyordu. Babası, büyükbabasına hizmet edeceğim diye bu bahçe yüzünden can vermişti. Herkesin ekmek parası nerdeyse oraya göçtüğü bir zamanda, Mustafa'nın babası Halil Efendi, sırf vefasını göstermek için, yetim kaldığında kendisine bakan akrabalarının yanından ayrılmamıştı. Bahçe ve bağ işleri, kıt kanat onun geçimine yetiyordu. Asla bu toprakları terk etmeyi düşünmemişti, taki toprak onu genç yaşta bağrına basınca kadar.
Mustafa, gurub vaktinin yaklaşması ile beraber güneşi arkasın alıp, köyün yolunu tuttu. Çiçekler, nisan yağmurlarının müjdesini veriyorlardı. Kış karlı geçmiş, bahar da arkasından rahmetle sökün edeceğe benziyordu. Armutlu tepeye geldiğinde, güneş çoktan öteye aşmıştı. Alt yoldan yüksek sesle konuşarak iki kişinin geldiğini, çabuk fark etti. İbiş Mehmet'in oğlu Hüseyin ile liseden arkadaşı Uzun Bekir'in İsmail, koyu bir sohbete koyulmuşlar, ikinci kere seslenmese duymayacaklardı bile. Keçilere ıslık çaldı, iki koyun önünde adeta emir eri gibi peş peşe gidiyorlardı. Hepi topu altı hayvandı, önüne kattı, adımlarını hızlandırdı. Selamlaştılar, günün sıkıntı veren ağır havasından bahse başladılar. Bahar havasının bu mahsule de iyi geleceği temennisi ile köye girdiler.
Annesi Şerife Hanım, oğlunun yolunu gözlüyordu. Elinde bir plastik bidon ile küçük bir leğen vardı. Süt sağacak, bir önceki günün sütü ile birleştirerek yoğurt yapacaktı. Bu onların geçimini sağlayan ekmek paraları idi. Bazı günler Köyün karı-koca öğretmeni Taner Hoca ve eşi Kadriye Hanıma hediye götürülür, bazı günlerde şehre yollanırdı. Taner öğretmen, sınıf öğretmeni olmasına rağmen, iyi bir edebiyat birikimine sahipti. Deneme ve hikâye yazıyor, üniversitede öğrenci iken çıkardıkları "Küpeşte" adlı dergiye yayınlanması için gönderiyordu.
Mustafa, bu aileyi çok sevmişti. İkisi de memur olmasına rağmen hiçbir büyüklenme ve gurur yoktu. Lojmanın önünde küçük bir bahçeleri vardı. Buraya, mevsimine göre, marul, patlıcan, domates, biber ne bulursa diker, yetiştirirlerdi. Kimsenin eline bakmaz, çoğu zaman Mustafa'nın para almadan getirdiği süte karşılık, sebzelerden bir poşet hazırlanır verilirdi. Bu aile, Mustafa için model olmuştu. "Bende bunlar gibi olacağım" derdi. Bayram ve tatil dönüşlerinde getirdikleri ambalajı daha açılmamış, gömlek, çorap hediyeleri yok muydu? Mustafa, bunun altında hepten ezilirdi. Eşi Kadiriye Hanımın "Çocuk Eğitimi" üzerine yayınlanmış bir kitabının olduğunu öğrendiğinde, gözünde erişilmez bir aile olup çıkmışlardı.
Mustafa, annesi ile gece yarsına kadar, bundan sonraki planlarını konuştu. Bir ara, şu bahçeyi değerine alan olsa da, satıp şehre yerleşsek diye bir karar da almadılar değil. Kendimize iki göz bir gecekondu yaparız, kalan para ile de ya dershaneye giderim, olmadı, küçük bir tezgâh açar, yaşar gideriz diye çok düşündüler. Köy sıkmaya başlamıştı. Hani Hızır gibi geçen yıl tayinle gelen bu öğretmen ailede olmasa, çekilir gibi değildi? Bahçenin ne bir yolu, ne de bir değeri vardı. Belki de yolu olmayınca, kimse almaya yanaşmıyordu. Altı baş küçük hayvanla da bu işler fazla yürümüyordu. Sağdan saysan altı, soldan saysan yine altı ediyordu. Ne artıyor, ne eksiliyordu. Allah yokluğunu vermesin, şimdilik geçim için iyi bir güvence idi.
Sabah, annesinin ağıldan gelen sesi ile uyandı. Çay hazırdı. Kahvaltıda, öyle eskisi gibi mercimek çorbası aramak, kavak ağacından meyve almayı beklemek gibi boşunaydı. Peynir, yumurta kızartması, kendi ağaçlarından topladıkları turşuluk yöresel zeytinler, sofranın demir başlarıydı. Yüzünü yıkamak için, ön odanın kenarına, sonradan ek yaptıkları, sahanlığa yöneldi. Bir an düşündü, bu kadar uzuvlarımı yıkamışken, adam akıllı, abdest alıp, ibadet sevabı kazanmış olurum dedi. Abdestini aldı, sofraya oturdu. Bir müddet önüne baktı, kafasını kaldırdı ki, annesin kendisine baktığını gördü."-Ne oldu Mustafa'm, canını sıkan bir şey mi var? diye sordu.
"-Yok, tam tersine içimde tarifsiz bir sevinç var, dedi."
"-Anlat bakalım oğlum, dedi
"-Galiba gördüğüm rüyanın etkisindeyim, hala anne" dedi.
"-Hayırdır inşallah, oğlum" dedi.
Mustafa, tane tane anlatmaya başladı.
"-Bizim bahçenin kuzeybatısındaki incir ağacının dibinden, bir küp altın çıkıyor. Dayımla güya aramız çok iyi imiş, güz süreğini kendi öküzleri ile yapıyor. Tam incir ağacının altına geldiğimizde, hayvanlar huysuzlanıyor. Dayım hayvanları süreğe zorlayınca, sapan olduğu yere çivilenmiş gibi, daha gitmek bilmiyor. Biraz zorlayınca cayırtılı bir ses geliyor. Kazma ile kazınca, bir küp altın çıkıyor. Dayım "Aman yeğenim kimseye söyleme, sonra elimizden alırlar. İşte, senin dershane paranda çıktı, bizim traktör parası da diye, beni kandırıyor. Altınların çoğunu kendisi alıyor, birazını da bana veriyor. İlginçtir, kalan yerleri sürmek bile içimizden gelmiyor." diye rüyasını özetliyor.
Annesi,
"Her şeyin hakkımızda hayırlısı, gün ola harman ola, Yüce Rabbim ne takdir etmişse, o olur, "diye teselli etti.
Mustafa,
"Bizim defineci Rüstem abiye söylesem de, bir akşam kazı çalışması yapsak, ne dersin" diye sordu.


Annesi,
"-Sağa sola dallandırıp, budaklandırma oğlum, böyle şeylerin düşmanı da dostu da çok olur, " dedi.
"-Sonra altı astarı bir rüya" diye ilave etmeyi de ihmal etmedi.
"-Sen bugün, şu yoğurtları şehre ulaştır, akşam dönüşte de evin eksiklerini alır, dönersin" dedi.
Mustafa o gün, şehirde nasıl dolaştığını, nerelere uğradığını dahi bilmiyordu. Aklı fikri incir ağacının altında idi. Köye dönerken, konuşulan hiçbir şeyi duymuyordu. Varsa yoksa incir ağacıydı. Bir aralık okuduğu piyes, içinden resmigeçit yaptı. Kader konusunu anlatan "Bir Adam Yaratmak" adlı oyun aklına takıldı. Piyesin baş aktörü yazar da, sanki incir ağacı, bir saplantıya dönüşmüştü. Kader ağını, döne döne helazonik bir dehlizde tamamlayacaktı. Sen bütün geliş-gidiş yollarını tutsan dahi, sonuç Allah'ın mutlak iradesi doğrultusunda tecelli ediyordu. İman ve şüphe ezelde iki rakip değil mi idi. Hafakanlar ve sonrasında gelen teslimiyet, oyunun en can alıcı noktasıydı. Piyes galiba, yazarın kendini incir ağacına asması ile son buluyordu" diye derin derin düşündü. Etrafına bakındı, herkes aldığı malın, kalite ve ucuzluğundan bahsediyordu. Mustafa ise, bulacağı hazinenin tarifsiz heyacını içinde idi. Sonrasında keşfedeceği edebiyat dünyasının tatlı hülyasını, doyasıya içine çekiyordu. Giriş kapısının yanındaki tekli koltuğa oturması da, hep kendi iç yolculuğunu tamamlamak için seçtiği, yalnızlık rıhtımıydı. Limana varıncaya kadar, kimse kendisini bu sihirli ve müşfik yolculuğundan uyandırmasın istemişti.
Köyün meydanına girdiklerinde "Karayolları 28.Bölge" sorumlusu Şef'in sesleri yükseliyordu.
"-Benim için bir şey değişmez, mahkeme ilamı elimizde muhtar. Daha ne bekleyeceğiz" diye sitem ediyordu. Muhtar, sorunlu bir yer kaldığını, sahiplerinin "armutluk " denilen güneydeki ortak bahçeden döner dönmez, bu işin de hemencecik halledileceğini söylüyordu. Mustafa, olup bitenlere bir anlam veremedi. Şefin önünde, kabinli arabanın üzerine serdiği bir harita vardı. Yolun geçeceği güzergâhın, krokisini gösteriyordu. Mustafa, göz ucuyla şöyle bir baktı, hayret, yol tamda kendi bahçelerinin sınırından hiçbir ağaçlarına dokunmadan geçiyordu. Kıraç köşedeki incir ağacıda, zaten tarik fazlası yerde bulunuyordu. Kendilerine herhangi bir resmi tebligat yapılmaması da, galiba bu yüzden olsa gerek dedi. Yolun açılması, mahsulün şehre daha erken inmesiydi. Bu onlar için, bulunmaz bir servet demekti. İçinde baharda sökün eden ışkınlar gibi, körpe duygular uyandı.
Ellerinde şehirden aldığı poşet ve koliler ile evin yolunu tutmuştu. Annesi, daha cami meydanına bakan yolun başına gelmeden, yetişti. Elindekilerden bir kaçını aldı. Yola koyulmuşlardı. Annesi, köy meydanındaki kalabalığı sordu. Mustafa gördüklerini ve duyduklarını bir bir anlatmaya başladı. Annesinin gözleri ışıldadı. Yol, varlık demekti. Sıkıntı ve meşakkatin bitmesi demekti. Bahçenin değerinin, birkaç kat birden artması demekti.
Mustafa, annesine "Belki de küp, bu yol çalışmasında çıkar" diye beklentisini tekrarladı. Ertesi gün erkenden kalktı. Doğru greyder ve kamyonlarla, bahçenin yolunu tuttu. İlk çalışma bahçenin alt ucundan başlayarak, karşı tepenin arkasındaki Kirazlı kasabasına, oradan da şehre ulaşacaktı. Bu yol, şehre olan mesafeyi 25-30 km daha kısaltıyordu. Aynı zamanda geliş- gidişi olan bir yol olacaktı. Mustafa, bir taraftan konuşulanları dinliyor, bir taraftan da göz ucuyla açılan yolu takip ediyordu. Eğer rüyasındaki küp çıkarsa, kimseye göstermeden olduğu yerde üzerini kapatacaktı. Daha sonra gelip icabına bakarım, diye düşündü. Vakit öğleye doğru yaklaşıyordu. İncirin olduğu köşe, çoktan bitmişti. Ne bir küp, ne bir cisim vardı. "Canım bir rüyaydı, varlığı bile insanı mutlu etmesi için yetiyor "diye kendi kendine söylendi. İkindi sonrası, arızalan kepçe için kasabaya gidecek olan şoförden, köyden geçerek kendisini bırakmasını istedi.
Haziran ayı bütün ihtişamı ile kapıya dayanmıştı. Bahçe, bu yıl nisanla gelen rahmetin tesirinden midir nedir oldukça, gür ve verimli olmuştu. Dallar, kirazları tartmıyordu. Dere arkasında ki en büyük bahçe olan Hüsamettin efendinin yeri, bu yıl şıvgın yemişti. Kirazlar nisanda yağan doluya teslim olmuştu. Mustafa'ların bahçe, yön olarak ters istikamette olduğu için dolu, burayı teğet geçmişti. Annesi ile konuştu. Köyün minibüsü ile çıkan kirazları hemen şehre yetiştirip, dershane parasının da ilk taksini vermiş olacaktı. Tüm hazırlıklar yapıldı, kiraz kasaları gün öncesinden temin edildi. Hafta başı bir parti kiraz şehre yollanacaktı. Komşularından yardım istendi. İmece usulü dendi. "Bizde sizin üzüm bağına yardım ederiz" diye söz verildi. Ahmet dayı ile iki oğlu tereddütsüz bu işe rıza gösterdiler. Kasalar itinayla doluyor, ağızları taze dallardan kesilerek, kirazın suyu çekilmesin diye güzelce bağlanıyordu. Bir, beş derken, otuz kasa kısa zamanda hazırlanmıştı. Kirazların albenisine diyecek yoktu. Saat daha altı buçuk demeden işleri bitti, ver elini şehir. Sebze Haline geldiklerinde, daha yeni yeni esnaf dükkânlarını açıyordu. Otuz kasanın irsaliyesi kesildi. Esnaf, Muhtarın askerlik arkadaşı olan Metin efendilere, teslim edilmişti. Mustafa, öğleden sonra parasını almak üzere ayrıldı. Ancak sormadan edemedi."-Metin amca fiyatlar nasıl" diye,
"-Yeğenim biliyorsun, sizin ki mevsimin daha ilk mahsulü, geçen yıl 2-2.5 ytl'den gitmişti. Bakalım bu sezon nasıl olacak "dedi.
Mustafa, dershaneye uğradı, kayıt şartlarını ve ücretleri sordu. Sonra, sınıf arkadaşlarından şehir merkezinde kırtasiyecilik yapan dükkâna uğradı. Saat üçe yaklaşıyordu. Vedalaştı ve çıktı. İçi kıpır kıpırdı. Acaba Pazar nasıl oluşmuştu. Sebze Haline geldiğinde Metin Amca, komşuları ile oturmuş çay içiyordu. Mustafa'yı görünce ayağa kalktı, "Hoş geldin canım, sezon bize bereket getirdi", dedi. Sizin kirazlar 6 ytl den müşteri buldu, deyince Mustafa şaka yaptığını düşündü. Arkasından yazıhaneye girdiler. Doğrudan çelik kasaya elini uzattı, otuz kasa, her biri 15 kilodan şu kadar geldi, darası, firesi derken net parayı hesaplayarak bir bir saydı. Mustafa, gözlerine inanamıyordu. Daha ilk parti şimdiden bu fiyattan müşteri bulursa, nerden baksan civar köylerden en erken gelecek kiraza, daha bir haftadan fazla zaman vardı. Bu süre içinde toplayacağı kirazları düşündü. İçini tatlı bir heyecan kapladı. Çarşıdan annesine ve kardeşlerine birkaç sürpriz hediye aldı. Köy garajının yolunu tuttu.
Köye geldiklerinde Arabadan çabucak indi. Eve yaklaştığında annesinin arka bahçede yeni diktiği domates fidelerinin dibini kazdığını gördü. Küçük yaramazlar da, merdiven basamaklarından sallanmaya çalışıyorlardı. Annesine doğru yürüdü"-Anneciğim incir ağacının altındaki küpü buldum " diyerek yüksek sesle konuşmaya başladı. Annesi şaşkındı.
"-Eliyle ağzını tuttu, aman sus oğlum, bir duyan olacak" dedi.
Kolundan tuttuğu gibi eve çıkardı. Mustafa, cebinden çıkardığı parayı, demetle annesine uzattı. "-İşte anne, gördüğüm rüyadaki altın küp, bu olsa gerek "diye, sevinçle boynuna sarıldı.