Sayfa 2 Toplam 3 Sayfadan BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu
11 den 20´e kadar. Toplam 26 Sayfa bulundu

Konu: Çocuk hikayeleri ( Bayram)

  1. #11

    Standart

    [ Ateş Böceklerinin Şöleni ]


    Değerli çocuklar!

    Bilim adamları, her geçen gün, yeni yeni bilimsel buluşları insanlığın hizmetine sunmak için yoğun çalışmalar yapmaktadırlar. Ne var ki bu bilgili insanları derin derin düşündüren daha nice problem vardır ki, bunları çözebilmekte bu gayretli ve yetenekli bilim adamları,âcizlik içerisinde kıvranmaktadırlar. Yüce Hak'kın hikmet deryası, daha nice nice sırları bağrında saklamaktadır.

    İşte bu yazımda size bu hikmet deryasının kimya Iabratuvarından,bir küçük canlının bedeninde oluşan yeşil ışık olayından söz edeceğim: Geceleri, yeşil renkli bir ışık hüzmesi saçarak uçuşan ateş böceklerini görenleriniz olmuştur. Bu minik yaratıklar, gece karanlığında, bu ışık sâyesinde birbirleriyle buluşurlar.

    Ateş böcekleri, ışıklı böcek sınıfının kırk kanatlı türünden bir canlıdır. Etcil bir canlı olan ateş böceğinin Iarva denilen yavruları, salyangozla beslenir. Bu böcekler, avlarını zehirli salgılarıyla felç yaptıktan sonra parçalayıp yerler. Dişi ateş böcekleri, kanatsız olduklarından uçamazlar.

    Aydınlanmada kullanılan hiçbir ampul, bu minik canlılar kadar soğuk ışık saçamaz. Burada size, konuyla ilgili olarak enerji denilen bir güç kaynağından söz edeceğim: Her yere bu güç sâyesinde gider geliriz. Çalışan her makine, hareket eden cisim, hızla dökülen su enerji kaynağıdırlar. Dünyadaki, tüm enerji kaynağı güneştir: Topraktaki bitkilerin yeşerip yetişmesi, canlıların bunları yiyerek büyümeleri, güneş ışığının gücüyle olabilmektedir; her yakıt, bu güçlü enerji kaynağından depolanmıştır; Güneşten nice enerji kaynağı türemektedir: Bunların içerisinde en güçlü enerji, atom çekirdeğinde bulunur; kimyasal bir değişimle, korkunç güçte oluşan enerji, ısı ve ışık hâlinde ortaya çıkarak değişik bir güç meydana getirir; bir kısım enerjiyse radyasyona dönüşerek, alfa, beta, gama diye adlandırılan ışınlar hâlinde, dalga dalga çevreye yayılırlar.

    Kimyasal değişimler gibi, fiziksel değişimler de enerji sağlar. Size burada ses ve elektrikten söz etmeyeceğim. Çünkü bu konu çok zaman alır; kısaca anlatmanın da pek yararı olmaz.

    Ateş böceklerinden söz ederken konu nerelere değindi. Ne var ki bunları, ateş böcekleriyle ilgisi olduğu için anlattım. Ateş böceklerinin yaktığı yeşil ışık, kimyasal bir olayın enerjiye dönüşüdür. Bu minik böceğin bünyesinde oluşan bu olay, aydınlatma enerjisinin hârika bir örneğidir: Hilkat Iaboratuvarı olan bir böceğin bünyesinde soğuk ışık saçan bir ampul üretilmektedir; öyle ki bu hârika ampulde enerji kaybı da sözkonusu değildir; bu kimyasal oluşumun tümü soğuk ışıktır. Oysa beşer bilimi bu konuda çok geridedir. Evlerde ve işyerlerinde kullandığımız elektrik ampülleri, el yakacak derecede sıcaklık verirler; bu durum, ışık enerjisinin bir bölümünün ısıya dönüşerek kaybı demektir.

    Görülüyor ki, çağımız insanı, bilim ve uygarlık yolunda, ne kadar iddialı olduğunu söylerse söylesin, yine de şu küçük ateş böceğinin yanında çok geri ve ilkel kalmaktadır.

    ***

    Sevgili çocuklar! Size, hilkat Iaboratuvarından birisini bünyesinde oluşturan bir minik canlıyı, ateş böceğini tanıtmağa çalıştım. Şimdi de izninizle bu canlılarla ilgili bir hikâye sunmak istiyorum:

    Orta Amerika'nın doğusunda, dizi hâlinde sıralanan beşyüz kadar ada vardır. Bu adalar topluluğu, Büyük Antiller, Küçük Antiller ve Bahama adaları olmak üzere üç bölümde adlandırılırlar. Bahama adalarının arasında bulunan bir küçük ada da "Türk Adası'' diye anılmaktadır. Bahama adalarının çoğu kayalık ve mercanlıktır. Bunlardan büyük olanları sık ormanlarla örtülüdür. Buralarda yaşayan canlıların başında ikiyüz kadar türü bulunan kuşlar gelir. Bunun yanısıra böcek çeşiti bakımından da hayli zengindir. Bunlar arasında başta hikâyemize konu olan ateş böcekleri gelmektedir.

    Ada yerlileri, bu böceklerin yüzlercesini avlayıp tel kafeslere koyarak ampul diye kullanırlar. Bu sözlerime sanırım çok şaşırdınız çocuklar; fakat bir gerçek bu! Tel kafesler içine konulan ateş böcekleri kümesi, çevreyi elektrik ampulleri gibi aydınlatır. Yerliler karanlıkta yollarını bu böceklerin verdiği ışık sâyesinde bulurlar.

    İklim yönünden bu adalar ılımlı olduğu gibi, tabiat güzelliğinin çekiciliği, turistik bakımından da buraları haklı bir üne kavuşturmuş, her yıl yüzbinlerce turist çeken bir ülke özelliği kazandırmıştır. İşte, anlatacağım öykünün konusu, bu şirin adalardan birisinde ormanlık bir yerde geçmektedir:

    ***

    Cırcır böcekleri bandosunun eşliğinde, ateş böceklerinden kurulu bir fener alayı, çevreyi ışık yağmuruyla yıkayarak, sık ağaçlar arasından, ormandaki alana doğru uçuşuyorlardı. Diziler hâlinde sıralanmış ışık hüzmelerinin oluşturduğu bu görkemli düğün alayı izlenmeğe değerdi doğrusu... Ormanda ne kadar ateş böceği varsa, biraraya gelerek, bu şenliğin oluşmasına katkıda bulunmuşlardı.

    Orman alanının uygun bir yerinde, ulu bir ağacın üzerinde kurulmuş taht üzerinde, ateş böceklerinin kraliçesi ihtişamla oturmuş; yeşil ışık çemberi hâlinde çevresini saran halkı, ampullerini yakıp söndürerek, kraliçelerine saygılarını sunuyorlardı. Taht'a yakın kraliçenin yanı başında oturan ateş böceği dükü, kraliçeye heyecanlı anlatımıyla geçmişle ilgili bir anısını anlatıyordu:

    Bu öykü, yaşantımın en heyecanlı ve unutulmaz anılarından birisidir kraliçem! Çünkü, bu olay bana Ana kraliçemizi kurtaran komutan olma onurunu kazandırmıştır: Hiç unutmam; bir gece bu ormanda, yine böyle bir şölen sırasında yerliler, Ana kraliçemizin de içinde bulunduğu saygın topluluğumuza pusu kurarak tuzağa düşürmüşlerdi. Siz tutsaklığın ne demek olduğunu bilemezsiniz kraliçem! Hele bu tutsaklar içinde anneniz sevgili kraliçemiz de bulunuyorlarsa, durumumuzun korkunçluğunu düşünün... Kendi durumumdan çok kraliçemizi düşünüyor, hiç değilse onu bu tuzaktan kurtarabilsek diyordum. Üzerimize gerilmiş olan gözeneksiz ağın bir yanında açıklık bulurum umuduyla, tuzak alanının her yanını dolaştım. Ne var ki bu çabam bir işe yaramadı. Çaresizlik içinde kıvranıp dururken, birden içim, umut ışığıyla aydınlanıverdi. Bulunduğumuz ağacın dallarından birisinin kabuğunda derin bir çatlaklık görüvermiştim. Çatlak kabuğun arasına girerek saklanabileceğimi düşündüm. Ne var ki bu düşüncemden hemen vazgeçtim; sâdece benim kurtulmuş olmam neye yarardı ki? Kraliçemiz bir kafes içinde tutsak yaşarken, benim hür olarak alacağım her soluk bana işkence duygusu verirdi. Hemen çok tez bir karar vermem gerekiyordu. Kraliçe'ye bu çatlağa girmesini söylemeğe zaman yoktu. Bu yüzden, onu çatlak ağaç kabuğunun arasına iterken:“Kraliçem ampülünüzü söndürmeyi unutmayın” diye uyarıda bulundum. Tam bu anda yerliler ağaç üzerine gerdikleri tuzak ağı toplayıp götürdüler.

    Daha sonra bizi bu tuzaktan çıkarıp, tel kafesler arasına koydular ve aydınlatma aracı olarak kullandılar. Ne var ki benim bu tutsaklığım umurumda değildi. Tam zamanında gösterdiğim kararlılık, kraliçemizin tutsaklığını önlemişti. İşte bu durum benim avunmama yetiyordu.

    Günün birinde şans yüzüme gülmüş olacak ki, tutsak bulunduğumuz kafesin kapısının aralık bırakılmasından yararlanıp kaçmayı başardık. Kurtuluşum, ormandaki ateş böceklerine bir bayram sevinci yaşatmıştı; ''Kahraman dük ülkesine döndü'' çığlıklarıyla orman günlerce inledi durdu. Sen daha doğmamıştın kraliçem! Kraliçe anneniz, kendisini kurtarmış olmam yüzünden bana kraliyet koruma birliği komutanı görevinin yanısıra, kendisine müşavirlik yapmam onurunu da verdi. Altesleri, benden söz ederken konuklarına ''Kurtarıcım'' diye övgüyle söz ederdi.

    Kraliyet koruma birliği komutanlığı görevime başlayınca ormanda daha sıkı güvenlik tedbirleri aldım. Çevreye sürekli ışıkla sinyal veren nöbetçiler koydum. Tehlike ânında bunlar, ampullerini yakıp söndürmekle sinyal veriyorlar; tehlikeyi anında ilgililere duyuruyorlardı. Bu düzen, bildiğiniz gibi, bugün de sürdürülmektedir.

    Ateş böceği Dükü, sözünü tamamlamıştı ki, uzaktan bir ışık sinyali gelivermiş; ardından ormanın karanlık köşelerinden tehlike sinyalleri çoğalıvermişti. Kraliçe başta olmak üzere, şöleni izlemekte olan ateş böceklerinin keyifleri kaçıverdi. Bir anda şölen alanı karanlığa gömülüvermiş; ormanda bir tek cırcır böceği bile ötmez olmuştu. Bu oluşumla ateş böceklerinin şöleni yarıda kalmıştı ama, ateş böceği avına çıkmış bulunan adanın yerli böcek avcıları köylerine elleri boş olarak dönmüşlerdi.

    ***

    Yüce Hak'kın izniyle, ateş böceği denilen minik bir canlının, bedeninde oluşan elektrik santralından, nasıl ampul ürettiğini gördünüz değilmi çocuklar. Bunun gibi daha nice yaratıkda, şaşkınlığınızı kat kat artıracak nitelikte güçler oluşmakta ve enerjiye dönüşmektedir.

    Oysa, bilimin doruğuna çıktığını sanan yirmi birinci yüzyılın eşiğindeki uygar insanlık (!), Yüce Yaratan'ın ilmi yanında ne kadar güçsüz ve zavallı olduğunu dahi anlayamayacak kadar gaflet içerisinde bulunmaktadır.

  2. #12

    Standart

    [ Kiprinin Avı ]


    Değerli çocuklar!

    Bu yazımda size, kirpi adlı bir canlıyla ilgili hikâyemle söze başlıyorum:

    Gün ağarmak üzereydi. Alaca karanlıkta bir kirpinin, sessizce yuvasından çıkarak, avlanmak üzere, çalılıklara doğru yöneldiği görüldü. Biraz sonra, çalılıkların ardında pusuya yatmış bulunuyordu. Bu arada, çevresinde rastladığı böcekleri yakalamaktan da geri durmuyordu. Onun asıl amacı, ağzına Iayık tarla faresi, kuş, hatta başarabilirse, yılan avlayabilmekti. Kendi kendine: "Birazdan dere kıyısına iner , orada yakalayacağım kurbağa budlarına, sülün ve keklik dostlarımın tâze yumurtalarını katık yaparak, sabah kahvaltımı yaparım.'' Diye düşünen kirpinin ağzı sulanıvermişti. Bu düşüncesinin ardından: "Bir de yılan yahnisi olsa ne iyi olur diye kendi kendine söylendi.

    Bu tatlı düşünce ve isteğin rahatlığı içerisinde gevşemek üzereydi ki, yamacına bir engerek yılanının dikiliverdiğini gördü. Fakat telaşa kapılmadı; tersine düşlediğinin pek tez gerçekleşmiş olmasından memnun olmuş bir davranışla ve kendinden emin bir halde yılanın üzerine doğru yürüdü. Engerek yılanıysa dikleşerek kirpiyi izliyor, onu ısırmak için fırsat kolluyordu. Davranışlarında kirpiden çekindiği açıkca görülüyordu. Belki de sıvışmak, kirpiden uzaklaşmak istiyordu. Oysa o, yılanlar içinde en zehirli olanların başında geliyordu. Onun bir tek ısırışı bile canlıları kısa sürede öldürmek için yeterliydi.

    Engerek yılanı, tiz bir ıslık sesi çıkararak saldırıya geçmişti. Bu davranışıyla kirpiyi korkutup kaçıracağını sanmış olmalıydı. Buna rağmen kirpi, engerek yılanına çekinmeden sokulmuş, ve onu başından yakalamak için saldırıya geçmişti. Bu arada yılanın birkaç kez ısırmasına aldırış etmeden saldırılarını yoğunlaştıran kirpide ne zehirlenme ne de gücünü yitirme belirtileri vardı. Bunun sebebi, yılan zehirlerine karşı kirpilerin kanında ki bağışıklıktı. Bu yüzden engerek yılanının ısırışlarında kustuğu zehir etkili olamamıştı.

    Kirpiyle engerek yılanı arasında süren ölüm kalım savaşı, sürüp gidiyordu. Birara, kirpi beklediği fırsatı yakalamış; yılanın başına testere gibi dişlerini geçirip koparıvermişti. Artık engerek yılanının işi bitikti; kopuk başıyla kirpinin ayakları altına serilivermişti.

    Kirpinin düşlediği yılan yahnisinin asıl malzemesi hazırdı artık... Korkunç zehiriyle güçlü durumda bulunan engerek yılanını haklamayı beceren kirpi, yuvasına dönüşünde, kendisine zengin bir ziyafet sofrası hazırlamayı hak etmişti.

    ***

    Değerli çocuklar! Anlattığım kirpinin hikâyesinden de alınacak dersler vardır sanırım. Davranışlarınız, hiçbir zaman aklınıza ters düşmesin, kendinize güveni de sakın yitirmeyiniz. Hayat güçlüklerle doludur. Zorluklar karşısında hemence yılgınlık göstermeyiniz.

    Biz insanların, Yüce Hak'kın, akıl cevheriyle donatarak, şereflendirdiği yaratıklar olarak, elbet de öteki canlılardan ayrıcalığımız olacaktır. Bu güçlükleri aşabilmek için, başta hayat mücadelesi olmak üzere uğraşı vereceğiz. Ne var ki bu uğraşıyı insanca yapmamız gerekmektedir. Topluluklar arasında "Ekmek kavgası'' adıyla belirtilen bu uğraşıyı öteki canlılar gibi fiziksel güç kullanarak değilde aklımızın öncülüğünde çalışarak, alınteri dökerek yapmalıyız. Ne engerek yılanı gibi kendimizi güçlü sanarak başkalarıyla dalaşmalı, ne de kendimizi güçsüz sanıp uğraşıdan kaçmalıyız. Zorluklar ve anlaşmazlıklar karşısında, akıl yoluyla çözümler bulunacağını da hiçbir zaman unutmamalıyız sevgili çocuklar!

  3. #13

    Standart

    [ Diplomat Giysili Kuşlar-Penguenler ]


    Değerli çocuklar!

    Yer yuvarlağının Güney Kutbunda yaşayan canlıların en ilginci, resmî diplomat giysili Penguen kuşlarıdır. Bu yaratıklar, Güney Kutbu Denizi'nin suları ve buz yığınları üstünde yaşamlarını sürdürmektedirler.

    Penguenler, canlıların omurgalılar topluluğunun Penguenler türü, teleksiz kuş sınıfı içinde, perdeli ayaklılar arasında yer almaktadır; görünüşlerine göre tıknaz yapılı, vücutlarının üstü tüy pullarla örtülüdür. Geri taraflarında, dimdik fakat çalımla paytak paytak yürüyen ayakları vardır.

    Sosyologlar arasında, "Canlılar içinde toplumsal hayvan'' deyimiyle insanları tanımlayan söz, bence, penguenler için daha geçerlidir. İnsanlar, toplu halde yaşasalar da, içlerinde yanlızlığı sevenler pek çoktur. Penguenler'se, yalnız yaşamaktan hiç hoşlanmazlar; karada ya da denizde olsun, sürekli gruplar hâlinde dolaşırlar. Deniz suları, onların en çok hoşlandığı ortamdır; burada bol bol balık avlar ve geçimlerini sağlarlar. Penguenler, balıklarla yarış edebilecek kadar hızlı yüzerler; gözleri, uzağı pek seçemezse de, suyun derinliklerinde avlarını kolayca bulurlar.

    Penguenler, bir süre, yumurtlamak ve sonra da kuluçkaya yatmak üzere toplu halde, karaya çıkıp yaşarlar. Her grup, daha önceki yıllarda yaptıkları konut yerlerini şaşırmadan bulur ve yavrular yumurtadan çıkıncaya kadar burada kalırlar. Ana penguenler, kuluçkadan çıkan yavrularını hiç yalnız bırakmazlar; baba penguenlerin getirdiği yiyeceklerle onları beslerler. Yavrular, palazlanıp, ince tüy elbiselerini giyinceye kadar, penguen toplulukları, karada kalırlar. Birkaç ay sonra yavrular, sulara dalmaya başlayınca, penguen topluluklarının denize dönüşleri başlamış demektir.

    Penguenler, oldukça yumuşak huylu canlılar olduğundan insanlara kolayca alışabilir. Ne var ki bu sevimli kuşlar, çok meraklıdırlar; çevrede gördükleri herşeyle yakından ilgilenmek isterler. Bu meraklı olma huyu ayılarda da görülmektedir.

    Penguen kuşlarının irili ufaklı birkaç çeşiti vardır: ''Kalçası düşük'' diye adlandırılan penguenler , Güney Kutbu'nda sık görülen bir türdür; bunların tuhaf alışkanlıkları vardır: Tehlikeden tehlikeye kaçarlar; kendileri denizdeyken, korktukları şeyi karada görseler, artık sularda duramayıp karaya çıkarlar. Tehlikeden kurtulamıyacağını anlayınca da yüksek bir yere çıkıp orada sonlarını beklerler.

    Küçük tür penguen kuşlarının boyu 30 santimetre kadardır: Avustralya güneyindeki adalarda yaşarlar. "Devdalıcı" adıyla anılan ve boyları 75 santimetreyi bulan penguenlerse Yenizelanda'nın güneyinde bulunurlar. ''Altın Penguenler” diye bilinen daha soylu olanları'nın gözleri önünde bulunan turuncu renkteki tüyler, bunlara, Puhu Kuşu'nu yansıtan bir görünüm verirler.

    Güney Kutbu'na yakın bölgede yaşayan ve boyları 120 cm. kadar olan penguenlere ''İmparator'' adı verilmiştir. Peki! Bu diplomat giysili kuşlar topluluğunun imparatorları olur da ''kralları'' olmaz mı?! Kralların yönetimindeki, ''Patogonya'' Penguenlerinin oniki türü vardır; bunların, en şiddetli soğuğa, şiddetli kar fırtınalarına dayanacak güçleri vardır. -50, -60 santigrat soğukta normal yaşantılarını sürdürürler.

    ''Kral'' penguenler de toplu halde dolaşırlar; yavrularını ortalarına alarak soğuktan korumağa çalışırlar. Isınmaları için, orijinal yöntemleri vardır: Kümeler halinde iç içe dizilerek, bir ''Isınma çemberi" oluşturup, döne döne ısınmaya çalışırlar; dış çemberlerin koruduğu iç çemberler, bir süre, ısındıktan sonra, dış çemberdekilerle yer değiştirerek, döner dururlar. Böylece, nöbetleşmek suretiyle, ısınmalarını sağlayan penguenler, toplum içindeki dayanışmanın en güzel örneğini vermektedirler.

    Penguen topluluklarının en ilginç bilinen türlerinden biriside, ''Gözlüklü Penguenler” adıyla anılandır; hayvanat bahçelerinde en çok görülen tür bunlardır.

    ***

    Değerli çocuklar! Penguen denilen şu kuşların yaşantısı ne kadar ilginç değil mi? Yüce Hak'kın, "Şerefli yaratık'' olarak hayat verdiği insanlar dışındaki yaratıklarına da bazı yetenekler verdiğini bundan önceki yazılarımda da ifade etmiştim. Bu yazımda da, penguen kuşlarının toplum yaşayışındaki özelliklerini ele alarak tanıtmağa çalıştım. Hayvanlar arasında toplu halde yaşayışın en güzel örneğine bu yazımda tanık oldunuz sanıyorum. Gördünüz; içlerinde tek başına buyruk bir tek penguen bile yok. Bu durum bize yapıcı bir gerçeği anlatmıyor mu?!

    Oysa, birer insan olarak yaratılan bâzı kişiler, neden topluluk dışında kalma çabası içindeler? Bir penguen kuşu hayvan olduğu halde, topluluk içinde birbirlerine yararlı olmağa çalışırken, insan geçinen bâzı sorumsuz kişilerdeki başıboşluk niye?! Nedir bu toplum hizmetinden kaçış! Bir bencillik duygusu içerisinde benliğimiz ve örf ve âdetlerimizden uzaklaşmak neden!

    Sevgili çocuklar! Bu ve bunun gibi sorular üzerine eğilerek, uzun uzun düşünmemiz gerektiği kanısındayım!

  4. #14

    Standart

    [ Ayının Şakası ]


    Değerli çocuklar!

    Bu kez size iri yapılı ve hantal görünüşlü bir canlıdan, ayıdan söz etmek istiyorum: Bu yaratığı, sinema ve televizyon ekranlarında seyredenleriniz olduğu gibi, gazete ve dergilerde resimlerini görenleriniz, hatta hikâyelerini okuyanlarınız çoktur sanırım. Halk arasında ''kocaoğlan'' diye de anılan bu canlının, değişik türlerini, hayvanat bahçelerinin demir kafesleri ardında seyretmişsinizdir. Daha da ilginç olarak, ayı oynatıcılarının, burunları halkalı ve zincirli ayıları, ellerindeki tef ya da darbukaları çalarak, mahalle aralarında dolaştırdıklarını, onlara öğrettikleri bâzı hareketleri yaptırıp oynattıklarını da izleyenleriniz olmuştur. Bu açıklamamdan sonra ayıların özelliklerinden söz edecek, sonra da hoşlanacağınızı umduğum öykülerinden birisini anlatacağım:

    Ayılar, iri ve hantal görünüşlü olmalarına rağmen, çevik ve o oranda da hızlı koşabilmektedir. Bunun yanısıra, kolayca ağaçlara tırmanma yeteneğine sâhiptirler.

    Ayı, memeli hayvanların etciller âilesinin köpeğimsi takımında yer alır. Gövdesi iri olduğu kadar, tabanından destek alan güçlü ayakları vardır. Alaska'da yaşayan ''Kodiak'' denilen bir ayı türü, mandadan daha iridir; ağırlığı ise yediyüz kilodan fazladır. Her bir ayağında mengene gibi beş parmağın ucunda bulunan dirgen gibi sivri ve çengelli tırnaklarıyla, ağaçları kucaklayıp kolaylıkla yukarı çıkabilir. Hele bu ağaçların üzerinde arı yuvası ve peteklerinin bulunduğunu sezmişse, sık sık bu ağaçlara tırmanır.

    Ayı, koşuculuğu ve tırmanıcılığı kadar, yüzücülükte de oldukça yeteneklidir. Özellikle de kutup bölgelerinde yaşayan ayılar, buzların arasında yüzmeğe bayılırlar. Kutup ayısı gibi boz ayı da yüzmeyi ve hızla dalıp sularda eğlenmeyi pek sever.

    Ayılar, çok obur yaratıklardır; bir türlü doymak bilmezler. Uykunun dışında, aç kalmak onların işine gelmez. Genellikle yiyecek ayırt etmez; et, sebze, yaprak, ne bulursa midelerine doldururlar. Boz ayılar, çavdar bitkisine bayılırlar; hele ormanda ağaçlar üzerinde bal peteklerine rastlayıverirlerse, keyiflerine son yoktur. Arıların sokmasını seve seve göze alırlar. Sebze ve meyve bulunmayan yerlerde ayıların etçilleştiği görülür; ormanlarda yaşayan kemirici canlıları, bâzen de koyun, keçi ve sığırlara saldırarak parçalayıp yedikleri bilinmektedir.

    Ayı yavruları, kışın dünyaya gelirler. Gözleri kapalı olarak doğan bu yavrular, önce tavşandan bile küçüktürler. Anaç ayı yavrularını şefkatle bağrına basarak korur ve emzirir.

    Penguen kuşlarının tersine ayılar, toplu halde yaşamağı hiç sevmezler. Bu yüzden yavrularını büyütür büyütmez yalnızlığa dönerler; genellikle, tembel ve üşengeç canlılardır. Rahatları kaçarsa, saldırgan olurlar.

    Ayılar; av hayvanı sayılmaz. Cünkü etinin sindirimi hayli zordur; hele karaciğerini yiyen olursa, çok kez zehirlenir; postu ile yağından başka yeri işe yaramaz. Böyle olmakla beraber, Kanada'nın güneyinde yaşayan Eskimolar kutup ayılarını yemek için avlarlar.

    Değerli çocuklar! Size penguen kuşlarını anlatırken, bunların çok meraklı canlılar olduğunu bu merakın ayılarda da bulunduğundan söz etmiştim. İşte şimdi size, ayıların bu merakı ile ilgili bir hikâye sunmak istiyor, beğeneceğinizi umuyorum:

    ***

    Kuzey Kutbunda Grönland adası açıklarında bir balıkçı gemisi, bu Buz Denizi ülkesinin, buz dağlarından birisinin kıyısına yanaşarak demir atmıştı. Balıkçı tayfalarından birisi, buz dağının tepesine tırmanmayı aklına koymuştu. Gemi kaptanının yalnız gitmemesi ve çok dikkatli olması hakkında uyarıda bulunmasına rağmen tayfa, yalnız başına kıyıdan uzaklaşmış ve buz dağına tırmanmaya başlamıştı. Binbir zorlukla tırmandığı buz dağı tepelerinden birisinin doruğuna yaklaşmıştı ki, buz dağının üzerine yuvarlandığını sandı. Oysa, üzerine doğru yuvarlanırcasına gelen bir beyaz kutup ayısıydı. Ayı tayfaya iyice yaklaşmıştı; fakat birden duraklamış, hareketsiz kalıvermişti. Şimdi ayı ile tayfa karşılıklı bakışıyorlardı. Kısa süren bu bakış anında ilk toparlanan tayfa olmuştu.

    Aklı başına gelen tayfa, geriye dönerek, tabana kuvvet kaçmağa başladı. Fakat ayı da o an harekete geçmiş; büyük bir hızla tayfayı kovalamaya başlamıştı. Adamcağızın işi neredeyse bitikti; kocaoğlan, ensesine yapışmak üzereydi ki, tayfanın aklına, ayıların gâyet meraklı hayvanlar olduğu gelivermişti. Hemen başındaki kasketi, ardından gelmekte olan ayıya doğru fırlattı. Kasketi gören ayı, birden duraklayıp, onu incelemeğe başlamıştı. Bu durumdan yararlanan tayfa, arayı açmıştı. Fakat kasketi incelemekten vazgeçen ayı, yeniden tayfanın arkasından koşmaya başlamıştı. Bu kez tayfa ellerindeki eldivenleri çıkarıp ayıya fırlattı. Yeniden duraklayan ayı, koklayıp incelerken tayfa, kıyıya doğru koşmasını sürdürdü. Bu arada başını sık sık arkaya çevirip ayıyı izliyor; onun yeniden koşmağa başladığını görünce, üzerindeki giysilerden birisini daha ayıya fırlatıyordu. Böylece kıyıya varıncaya kadar üzerindeki ceket, pantolon ne varsa ayıya fırlatıp duraklamasını sağladı. Ne var ki, tayfa artık bir don bir gömlek kalmıştı. Durmaz, duramazdı; korkudan neredeyse düşüp ölecekti.

    Kutupların beyaz ayısı, tayfanın geriye doğru fırlattığı giysileri inceleyip dururken, tayfa son bir çabayla kıyıdaki balıkçı teknesine ulaşmayı başarmış; geminin bordosunu göğüslerken, bu kaçma kovalamaca yarışında, birinci gelme mutluluğunu tadamadan yere düşmüş ve kendinden geçmişti; böylece tayfa, belki de atletliğinin ilk ve sonuncu yarışını kazanmış oluyurdu.

    ***

    Değerli çocuklar! Şu anda ayılarla ilgili bir hikâye daha hatırıma geldi. Çocukluğumda bir büyüğümden dinlediğim ve çok hoşlandığım bu hikâyeyi de size aktarmak istiyorum :

    Avcının birisi ormanda avlanmağa çıkmıştı. Uzun süre dolaştığı halde, bir tek tavşana bile rastlayamamıştı. Yorgun argın geriye dönerken, ansızın bir boz ayının karşısına dikiliverdiğini gördü. Av tüfeğini kullanmayı akıl edemiyecek kadar korku ve şaşkınlığa uğramış; kurtuluş çaresini geriye dönerek kaçmakta aramış, birkaç adım attıktan sonra da önüne çıkan bir ağaca tırmanmıştı. Ne var ki, kendisini izleyen Kocaoğlan'ın ağaca tırmanmakta usta olduğunu akıl edememişti.

    Cesur (!) avcımız, çıkmağa çalıştığı ağacın üst dallarına tırmanma çabasını sürdürürken, boz ayı da büyük bir beceriyle onun ardından ağaca tırmanmış; kısa sürede avcının yanına varmıştı. Adamcağız bir anda sonunun geldiğini düşünerek, gözlerini kapatmıştı. İçinden, bildiği duaları okumaya başlamış ve her an ayıdan gelecek pençe darbelerini bekler olmuştu.

    Ne var ki, aradan, avcıya saatler geçmişcesine uzun gelen sâniyelere rağmen, Kocaoğlan'dan beklediği pençe darbesinin gelmemesi üzerine, titremekte olan avcı, gözlerini hafifçe aralayıp baktığı zaman, boz ayıyı yaban arılarının yaptığı bir bal peteğini şapır şupur yalayıp yerken görüvermişti. Cevresindeyse kızgınlıkla uçuşan yaban arılarının ağzını burnunu sokmaları ona, vız geliyordu. Olayın daha ilginç olanı, boz ayı, ağaç dallarının arasındaki yuvada bulunan petekleri her alışta, ikram etmek üzere, avcıya uzatıyor; onun hareketsiz durduğunu görünce de, hoş bir bakışla, avcıya uzattığı bal peteğini, geri çekip kendi ağzına götürüyor ve ağzını şapırtatarak yedikten sonra, aynı hareketleri tekrarlıyordu.

    Avcının yaşadığı korku hâli şaşkınlığa dönüşüvermişti. Ömründe böylesine ilginç bir olay ne görmüş, ne de yaşamıştı. Şaşkın bakışlarla boz ayının hareketlerini izlerken, bir yandan da ağaçtan inerek kaçma fırsatını gözlemekteydi. Boz ayı ise, davetsiz konuğuna çekmek istediği ziyafeti yalnız başına tamamlamış; sonra da avcının hayretle açılan gözleri önünde ağaçtan inerek, ormanın derinliklerinde kaybolmuştu.

  5. #15

    Standart

    [ Tilkinin Dostluğu ]


    Çabanız her zaman iyiye, güzele ve doğruya yönelik olsun değerli çocuklar! Konuşulan, yazılan her söz dizisi, dinleyen ve okuyanlar için yararlı olmalıdır. Gereksiz yere konuşmak yerine susmayı bilmek, insanlar için çok daha anlamlı davranışlardandır. Az fakat öz konuşmalı, dinleyenleri sıkmamalıdır. Bu yüzden ben sözü uzatmadan canlılarla ilgili bâzı bilgileri aktardıktan sonra, hikâyeme geçmek istiyorum:

    Hayvanların da bir çoğu, insanlar gibi toplu halde yaşarlar. Bu durum, doğuştan gelen bir içgüdünün gereğidir. Ayrıca, kendilerine göre, çeşit çeşit barınak yapmakta beceriklidirler: Bunlardan kimi yer altında, kimi kayalık tepelerin in denilen oyuklarında, kimi de sular altındaki konutlarında yaşarlar. Kanatlı olanları, ağaçlar üzerinde yuva kurarlar; çok kez de bu barınaklarını ormanlarda yaparlar ve hayatlarını buralarda sürdürürler.

    Hayvan denilen yaratıkların, o kadar çok tür ve çeşitleri vardır ki bunları sayı olarak belirtmek ve anlatmak çok kolay değildir: Serçe, saka kuşlarından tutunuz da fillere varıncaya kadar nice canlı türü, yaşamak için birbirleriyle sürekli savaş halindedirler. Bu hayvanca yaşama düzeninin değişmeyen tek kuralı vardır: Güçlü olanlar, güçsüzlere yaşama hakkı tanımazlar; bu yüzden de ölüm kalım savaşlarının bir türlü sonu gelmez.

    ***

    Değerli çocuklar! Canlılar dünyasında, ayrı tür olanların birarada yaşamaları düşünülemez. Oysa biz, masal ve hikâyelerde, ayrı tür yaratıkların canciğer dost yaşadıklarını, örneğin, kurtla kuzunun, tilkiyle tavuğun kardeşce yanyana yaşadıklarını dinleyegelmişizdir.

    İşte çocuklar! Anlatacağım hikâyede de böylesine, hem de üç hayvan arasında kurulmuş bir dostluğu konu edineceğim:

    Bir ormanda önceleri, aklı eren bir tilkiyle Iaklakçı bir Ieylek arasında başlayan sıkı fıkı dostluğa imrenen, sevimli fakat son derece saf bir ayıcık, bu yakınlaşmaya katılmayı istemişti. Bu amaçla birgün, Ieyleğin dostu tilkiye bir tavuk ziyafeti çeken ayı kardeş, ikili dostluk birliğinin üçüncü üyesi olmayı haketmişti. Ayıcık, tilkinin gözüne girmek için sık sık ona çevre köylerin kümeslerinden yakaladığı tavuk, piliç, hindi, kaz gibi hayvanları getiriyor ve kurnaz hayvana ziyafetler çekiyordu.

    Ayıcığın tilkiye verdiği bu ziyafet sofrasına Ieylek katılamıyorsa da dostluk sohbetlerinde çok kez bulunuyordu. Bu sohbetler, genellikle Ieyleğin yuvalandığı asırlık çınarın altında yapılıyor; leylek, çınarın tepesinde gördüğü ilginç olayları anlatıyor; ayı kardeşin konuşması, çok kez bal peteğiyle armut üzerine oluyordu. Tilkinin, anlatacak pek çok şeyi olmasına rağmen, kurnaz yaratık, bir şey söylemiyor, Ieylekle ayının anlattıklarını dinlemeği uygun görüyordu.

    Üç değişik yaratığın dostlukları iyi gidiyordu. Ayı kardeşinin ikram ettiği körpe av hayvanlarını, büyük bir iştahla gövdesine indirmeği sürdüren tilki, zamanla, bu dostluktan sıkılmağa başlamıştı; Ne zaman dinlenmek, ya da yalnız başına dolaşmak istese, Kocaoğlanı yanıbaşında buluveriyordu. Bu yüzden, zaman zaman, bu aşırı dostluktan kurtulmayı düşünür olmuştu. Ne var ki, güçlü dostu ayıyı incitmekten de çekiniyordu.

    Birgün, bu konuda aradığı fırsat, kendiliğinden geliverdi: Bir sabah, üç candan arkadaş, Ieyleğin yuva yaptığı asırlık çınarın altında oturup yorgunluklarını gidermeğe çalışırlarken tilki, ortaya bir söz atarak şöyle konuştu:

    – Bugün birbirimize, başımızdan geçen en ilginç olayı anlatalım; bakalım bunların hangisi daha hoşa gidici olacak!

    Kurnaz tilki, bu sözlerinden sonra, anlamlı bir gülümsemeyle Ieyleğe dönerek konuşmasını sürdürdü:

    – Leylek kardeş! İstersen önce sen anlat. Dostluğumuz kurulmadan önce nasıl yaşıyordun? Sanırım sende, bize anlatacak çok ilginç anılar vardır; ulu çınarın tepesinde kimbilir nice ilginç olaylara tanık olmuşsundur ...

    Tilkinin bu pofpoflu sözlerinden kanatları kabaran Ieylek, zevkten dörtköşe olurken, gagasını bir süre takırdattıktan sonra, söze başladı.

    – Başımdan geçenlerin içinde birisi var ki, yaşantımın en duyarlı olayıdır: Anlatınca, bana siz de hak vereceksiniz. Ben, bu ormana gelmeden önce, çok uzak bir ülkede bulunuyordum. Sıcak bölgelere yaptığım göç seferinde, bir kasaba yakınındaki ormanda konaklamak üzere, çevreye tepeden bakan bir çınar ağacının dalları arasında, yuvamı kurmuştum. Önümüzde, oluşmuş küçük bir alan, çayır ve çimenlerle kaplı bulunuyor; bu zümrüt örtünün üzerinde açmış renk renk çiçeklerin arasında, balarısı ve kelebekler, çiçek özü devşiriyorlardı. Buranın, zaman zaman, başka konukları da olurdu. Sık sık bir küçük çoban, orman ağaçlarının eteğine sürünerek akan dereciğin kıyısında koyunlarını otlatırken, yuva kurduğum çınarın altında kavalını çalar, sihirli nağmeleriyle çevreyi büyülerdi.

    Yine bir seher vaktiydi: Güneş henüz doğmamış, nur saçan ışınlarını çevreye yaymamıştı. Cıngırak sesleriyle uyandım. O anda da bir duman kokusu duyuverdim. Bulunduğum çınarın gövdesinden tepesine doğru kalın bir duman tabakası yükseliyordu. Önce, orman yanıyor sandım. Cınarın tepesinden aşağıya baktığım zaman, sık sık görmeğe alıştığım küçük çobanı, yanmakta olan bir ocağın başında gördüm: Ateşin üzerinde bir kangal sucuk közlüyordu. Mis gibi burnuma gelen sucuğun kokusu, iştahımı öylesine kabartmıştı ki, ondan tadabilme isteği, yüreğimdeki haram helâl duygusunu alıp götürüvermişti. Oysa bana: ''Helâl Iokma ye!...'' diye atalarımın öğüdü vardı. Sürekli bu öğüdün etkinliğiyle büyümüştüm; bana: “Kimsenin bağına bahçesine girme, öksüzün, yetimin tarlasından bir tek buğday bile yeme.'' diye öğüt verilmişti. Ne var ki, közlenen sucuk kokusu iştahımı körüklemeği sürdürüyor; tadıysa genzimi yakıyor, bir hoş ediyordu. Bu duygularla bir anda ata öğütlerini unutuvermiştim. Yuvamdan pike yaparak, ocağın üzerinde közlenmekte olan kangal sucuğu kaparak kaçtım. Ne var ki, aceleyle, sucuğa yapışan bir köz parçasını da birlikte yuvama getirmiştim.

    Bir anda çevremi duman bulutunun sarıverdiğini gördüm. Kısa süre içinde çalıçırpı yığınından oluşan yuvam, alev alev yanmağa başlamıştı. Gasbettiğim sucuktan bir Iokma olsun tadamadan yuvam, yanıp kül oluvermişti. Bu felâketten canımı zor kurtarmıştım. Bu olayda tek kazancım şu oldu: Bir daha harama el uzatmadım: aç kaldım fakat asla hırsızlık yapmadım.

    Leylek, hikâyesini bitirmişti. Üzgün bir görünümle başını önüne eğerek kalakaldı. Anlattıklarının etkisinde olduğu belliydi. Tilkiyse, tasarladığı planın kapısını aralamış olmanın verdiği rahatlıkla, yüzünde sinsi bir gülücük oluşurken, Kocaoğlana dönerek:

    – Sıra sana geldi ayı kardeş! Senin yaşantında da ilginç anılar vardır sanırım; anlat da dinleyelim...

    Ayıcık, hafif sesle homurdandı, sonra da kaygılı bir görünümle dizleri üzerine çökerken şöyle konuştu:

    – Benim başımdan geçen ve hâlâ unutamadığım bir olay var ki, çok daha hüzün vericidir... Birgün ormanda yiyecek ararken, ayağıma bir diken batmıştı. Diken, oldukça derine gömülü bulunduğundan, bir türlü çıkaramıyordum. Çöküp kaldığım yerde acı içerisinde inlerken, beni gören bir oduncu, durumu anlamış ve yeteneğini göstererek, ayağımdan dikeni çıkarmış ve beni acı çekmekten kurtarmıştı. Bu olaydan sonra, oduncuyla aramızda güçlü bir dostluk kuruldu; o, ölünceye kadar da onunla dost ve arkadaş olarak kaldık. Ona, ormanda, yaban arılarının ağaç dalları üzerinde yaptıkları bal peteklerini ve çevre köylerin bahçelerinden topladığım olgun armutları getirir ikram ederdim.

    Oduncu dostum, ormanda ağaç kesimi işinde yorulup da ağaçlar altında istirahate çekildiği zaman ona, bir zarar gelmemesi için başucunda beklerdim. Yine bir yaz günü, öğle sıcağında, oduncu dostum, bir çınarın dibinde uyuyor; bende baş ucunda bekliyor, çevrede dolaşan eşek arıları ve sineklerin onu, rahatsız etmemelerini sağlayama çalışıyordum. Birara, irice bir sinek gelerek oduncu dostumun burnu üzerine kondu. Birkaç kez kişeledimse de, inatla ve benimle alay edercesine tekrar tekrar gelerek adamcağızın burnu üzerine konuyordu. Kendi kendime: ''Küstaha bak hele! boyuna bosuna bakmadan, aklın sıra benimle eğlenmek istersin ha! Şimdi ben sana bu küstahlığının cezasını vereyim de gör.'' diye düşünerek, bir kaya parçasını kaptığım gibi, kara sineği hedefleyerek savurdum. Koca kaya parçası, hızla hedefini bulmuş; kara sinek taşın altında kayboluvermişti. Densiz ve haddini bilmez böceğe, hak ettiği cezayı vermiştim. Bu yüzden kızgınlığım hemen geçiverdi.

    Karasineğin perişan durumunu görmek için kaya parçasını kaldırdığım zaman, deliye dönüverdim. Kocataş, değerli dostumun başını da ezivermişti. İçimden doya doya ağlamak geliyordu. ''Ah benim sersem kafam!'' diye döğünerek, günlerce yas tuttum. Ne var ki, olan olmuş; iyiliksever değerli insanı yitirmiştim.

    Ayı kardeşin çehresini derin bir hüzün kaplamıştı. Kurnaz tilkinin gözlerindeyse hile geriniyordu. Fırıl fırıl dönen gözlerini bir süre, arkadaşları üzerinde gezdirdikten sonra şöyle konuştu.

    – İkiniz de günah olduğunu bile bile suçlar işlemişsiniz; Bunların cezası çok ağırdır sanırım. Yaptıklarınızdan pişmanlık duymanız, verilecek cezanın hafifletilmesi için yeterli sebep değildir.

    Kurnaz yaratık, kısa bir an sustuktan sonra Ieyleğe dönerek, gözlerini kırpıştırırken sözlerini şöyle sürdürdü:

    – Sen yaptığın hırsızlığın cezasını kendi elinle vererek çekmişsin; ayı kardeşin işlediği suç ise cezasız kalmış... Zavallı bir sineği vurup öldürmenin hesabını hiç kimse ona sormamış!.. Ne var ki şimdi ben, işlenen bu ağır suçun hikâyesini sevgili dostum ayı kardeşin ağzından dinlemiş bulunuyorum. İçinde yaşadığımız ormanın yasaları kesindir... Arkadaşım ve dostum da olsanız, işlediğiniz suçları görmemezlikten gelemem; çünkü ben, orman ülkesi adâlet organının başsavcısıyım. Bu olayı suç duyurusu kabul edip işleme koyacak, açılacak cinayet davasında, görevli hukuk yetkilisi olarak, yerimi alacak ve dostum da olsa, ayı kardeşi yargılayacak; mahkeme önünde, suçlama görevimi yapacağım.

    Kurnaz tilki susmuştu. Leylek kardeş, başını önüne eğip düşünceye dalmıştı. Kocaoğlansa, tilkinin sözlerinde amaçlanan hedefin ne olduğunu kestiremeyen bir duyarsızlık içerisinde, anlamsız bakışlarla çevresine bakınırken, tilki, dostlarının yanından ayrılarak ormanın derinliklerinde kaybolmuştu.

    ***

    Değerli çocuklar! Kısa süre içerisinde ormanın geniş alanında kurulan ve üyeleri, kalbur üstü iri kıyım hayvan yargıçlardan oluşan ağır ceza mahkemesi önünde ve başsavcı tilki, dostlarının suçlamalarıyla yargılanan, saf ayı kardeş, zavallı bir karasineği öldürmek gibi çok ağır bir suç işlemiş olmasından dolayı, cellât panter tarafından parçalanarak îdam edilme cezasına çarptırılmış oldu.

    Mahkeme başkanı kral aslan, başsavcı tarafından kendisine ikram edilen tavuk ve hindi butlarını peşpeşe gövdesine indirirken idam fermanını yazan kalemini kırmış ve kararı açıklamıştı.

    Bu olaydan sonra Ieylek kardeşin de artık kurnaz tilkiyle dost kalmaları imkanı kalmamıştı. Hatta öyle ki, ormanda yaşamak bile istememiş; bir seher vakti, oraya nasıl sessizce gelmişse, yine öyle, asırlık çınarın tepesindeki yuvasını terk etmiş; bilinmeyen bir yöne doğru uçup gitmişti.

    ***

    Değerli okuyucularım! Bu yazımda da size çürük temel üzerine kurulmuş bir dostluğun hüsranla sonuçlanan hikâyesini anlattım. Dostluk ilişkisi kurarken insanların, çok dikkatli ve uyanık olmaları gerekir: Kardeşim, dostum, arkadaşım diyen herkese hemence güvenivermek doğru değildir. Tilki yapılı kurnaz kişiler, çok kez, insanı yakar, başlarını belâya sokar; sonra da karşılarına geçerek hazla bakarlar. Dostluk ilişkilerinizi denemeden kurmayınız; Görünüşe aldanıp da herkesi kendinize yararlı olur sanmayınız. Hele hele, dost bildiklerinize sırlarınızı açıp anlatmayınız... Çok kez insan, bilmeden kendi kuyusunu kazar; boşboğazlığı başını derde sokar. Gereksiz yere konuşup durmaktansa, susmakta hayır vardır.

  6. #16

    Standart

    [ Fındık Faresinin Öcü ]


    Değerli çocuklar!

    Bitki denilen yeşil örtüden yoksun olan çöller, uçsuz bucaksız görüntüleriyle, ne kadar iç ürperticiyseler, birçok yırtıcı canlının barınağı olan ormanlar da esrar dolu örtüleriyle, çöller kadar ürkütücü, dehşet vericidirler.

    İnceleme yapan bâzı yazarlar tarafından: ''Yer yuvarlağının kayıplar ülkesi'' diye adlandırılan çöllerde, nice deve kervanları yittiği gibi, ormanların esrar dolu kuytuları da pek çok macera heveslilerini yutmuştur.

    Bu sır beldelerinde, Dünya yaratıldığından beri, yırtıcı canlılar egemendir ve güçlü olanların tekelinde olan orman yasaları geçerlidir.

    ***

    Değerli okuyucularım! Bu kez de anlatacağım hikâyenin konusu yine, yüce ağaç toplulukları olan bir ormanda geçmektedir:

    Ormanın orta yerindeki geniş alanda, beldenin hayvanlar topluluğu, aralarında, önemli bir konuda görüşmek üzere, toplanmış bulunuyorlardı. Dâvetliler arasında, serçe, saka kuşundan tutunuz da iri kıyım canlılardan fillere kadar, delegeler katılmıştı. Gündemde görüşülüp karara bağlanacak bir tek konu vardı: Ülkenin ölen kralı aslanın yerine yeni bir aslan seçilecek ve krallığın yanısıra hazine koruyuculuğu görevini de üstlenecekti.

    Hayvanlar kuruluşunun onayına sunulacak tek aslan adayı vardı. Görüşme başlamak üzere, oturum açıldığı zaman, topluluk bir sürprizle karşılaşıverdi: Küçük fındık faresi de son anda hazine koruyuculuğuna adaylığını koyduğunu açıkladı; cürümsüz yaratık, boyuna bosuna bakmadan:

    – Hazine koruyuculuğuna bu kez beni seçmeniz gerekir; cüsseme bakıp da aldanmayınız. Ülke hazinesini en iyi koruma yeteneğine ben sâhibim! Çünkü hepinizden en güçlü benim!

    Toplantıya katılan irili ufaklı hayvanların tümü, fındık faresinin bu sözlerine katılırcasına güldüler; hele, kraliyetin özel ulağı papağan, gülmekten çatlayacak duruma gelmişti; kasıklarını tutmağa çalışarak konuştu:

    – Bu kadar güçlü yaratığın içerisinde, ülke hazinesini koruyacak bir sen mi kaldın?!

    Gülmekten yaşaran gözlerini silmeğe çalışan tilki de birden ciddileşerek fındık faresini payladı:

    – Senin amacın yiyip içip semirmek, hazineyi kemire kemire kuşa çevirmek!

    Tilkinin bu sözleri üzerine, öteki hayvanların da kendisine kızgınlıkla baktıklarını gören fındık faresi, adaylıktan vazgeçerek sessizce bir köşeye çekildi. Bunun üzerine yapılan oylamada tüm delegelerin oylarıyla, yeni ormanlar kralı aslan, hazine koruyuculuğu görevini de üstlenmiş oldu.

    Genç kral aslan, azametli görünümüyle tahtı üzerinde tebrikleri kabul ederken, oy veren delegeler, ormanda yeni bir yönetimin sağlanmış olmasının mutluluğunu yaşıyorlardı. Ne var ki bu seçimden fındık faresi hiç hoşlanmamıştı. Küskün durumda çekildiği kovukda, hazine koruyuculuğunu ele geçirmek için planlar yapmağa başladı. Sonunda bulduğu çözüm çok hoşuna gitmiş olacak ki, sinsi bir gülüşle geceyi beklemeğe başladı.

    Kral aslan, hazinenin başında kendisinden emin olarak uykuya daldığı zaman, fındık faresi, kovuğundan çıkarak, sessizce aslana yaklaşarak kulağının içine girdi ve kemirmeğe başladı; fındık faresi, bu işi öylesine sinsice yapıyordu ki, uyku sersemi aslan, ne olduğunu anlayamadan acı içerisinde kıvranarak, yerlerde yuvarlanmağa başlamıştı. Ne var ki bu çabası bir yarar sağlamamış; kısa süre içinde başı parçalanarak cansız yere serilivermişti. Aslanın yerde hareketsiz yattığını anlayan fındık faresi, kralın kulağından çıktı; zevkten dörtköşe durumda, çelimsiz ayağıyla ormanlar kralının üzerine basarak, zafer çığlıkları attı:

    – Bu ormanda en güçlü benim! Hazine koruculuğu görevi de artık benim hakkım! Gelin görün kralınızın durumunu! Anlayın onun bile benden güçlü olmadığını! Bundan sonra, hazine koruyuculuğu görevini bana vermek gereğini anlayacaksınız sanırım!

    Fındık faresi, bu sözlerle şamata kopararak ormanı baştan sona dolaştı. Ne var ki onun bu sözlerine yine kulak veren olmamıştı. Orman hayvanları yeniden biraraya gelerek, başlarına bir başka aslanı kral ve hazine koruyucusu olarak seçtiler.

    Olanları, bir kıyıda hınç dolu bakışlarla izleyen fındık faresi, bu kez kendi kendine şöyle mırıldandı:

    – Kim olduğumu mutlaka onlara göstereceğim: ormanı yakayım da ne güçte olduğumu görsünler...

    Celimsiz fare, bu sözlerinden sonra kötü düşüncesini hemen uygulamak için harekete geçti: Orman çevresindeki köylerden birisine giderek, bir evin ocağındaki közle kuyruğunu tutuşturdu; ne var ki, henüz ormana varamadan, her yanını saran alevlerle yanarak kül oluverdi. Böylece, ormanlar ülkesinin hazine koruyuculuğunu yapma hırsı uğruna giriştiği hainliğin cezasını hayatıyla ödemiş oldu.

    ***

    Değerli çocuklar! İşte size ibret ve ders alınacak bir hikâye daha sunmuş bulunuyorum. Bu hikâyemde kanaat, yani olduğuyla yetinmenin çok güzel bir huy, hırs ve tamahın ne kötü bir davranış bozukluğu olduğu anlatılmak istenmiştir.

    İnsan, gücünün, bilgi ve yeteneğinin doğrultusunda iş ve hizmetlere tâlip olmalıdır. Elbet de çalışmak ve yararlı işler yapmak güzel bir uğraşıdır. Hele bu hizmetler toplum ve devlet işlerinde olursa daha çok değer taşır.

    Yüce Hak, akıl cevheriyle şereflendirdiği insana daha nice yapıcı yetenekler vermiştir. Bunların başında sorumluluk duygusu gelmektedir. Aklın yönetimi ve denetiminde yönlenen insan, işlerini sorumlulukların bilinci içerisinde, yüce yaratanımızın rızasına yönelik yaparsa, elbet de dünya ve ahiret mutluluğuna erişecektir.

  7. #17

    Standart

    [ Alageyiğin Gururu ]


    Değerli çocuklar!

    Bu kez de size, geyiklerin yaşamından söz edecek, sonra da bunlarla ilgili bir hikâye sunacağım. Bu konuyla ilgili olarak önce, geyik türünü tanıtmak istiyorum:

    Geyikler, ormanlık bölgelerde topluluk hâlinde yaşarlar. Çeşitli renk ve türleri vardır: Bu yaratıklar, geviş getiren hayvanlar sınıfının çift parmaklı türü arasında yer alır. Dal salmış çatal boynuzlarıyla, gösterişli canlılardır ve yarım ton ağırlığı geçen türleri vardır . İçlerinde en hafif ve çelimsiz olanı ''karaca'' Iardır. ''Avrupa Muşu'' diye adlandırılan geyikler kiloca en ağır olanlardır; uzunluğu üç, yüksekliği iki metreyi aşar; daldal, uçları sivri ve perdeli boynuzları vardır.

    ''Karaca'' türü geyikler , yurdumuzun kuzey kesiminde yaşarlar; bunların, Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde ve Asya’nın Himalaya dağlarında da yaşadıkları bilinmektedir; cüsseleri yetişkin bir kuzu kadardır. Boynuzlarıysa, 25 cm.’yi geçmez.

    Geyikler, avcıların düşlerinde taht kurdukları av hayvanlarıdır. Bu av tutkunlarının, çatal boynuzlu geyiklere karşı özel ilgileri vardır. Avcılar için, bir kaplan yada panter vurup, evinde postunu yere sermek, ne kadar onur vericiyse, bir alageyik başını duvara germek de öylesine onurlu bir anlam taşır: Bunları nasıl avladığını çocukları ve torunlarına anlatması ise, onlar için anılarının en zevkli hikâyesini oluşturmaktadır.

    Geyikler, genel olarak, ormanlık bölgelerde toplu halde yaşarlar demiştim. Her geyik sürüsünün başında güçlü bir erkek geyik bulunur; başkanlığını yaptığı sürünün güvenliği onun görevidir: Çatal boynuzlu başını dâima dik tutarak, vakur bir davranışla sürünün önünde yürür. Her an gelebilecek bir tehlikeyi zamanında sezmek için, hassas kulaklarını dörtbir yana vermiş olduğu halde, sürekli tetikte bulunarak, kuşkulu bakışlarla çevresine bakınıp durur. Böylece, sâhip bulunduğu geyik sürüsü, çevresinde güvenle yayılmalarını sürdürmektedirler.

    ***

    Sonbahar mevsiminin sert ve soğuk rüzgârları, yine ormanı etkisi altına almış bulunuyor; belli ki, sırtı dert dağarcığı yüklü kış mevsimi, yaklaşmak üzere... Ağaç dalllarından sararıp dökülen yapraklar, hırçın rüzgârların nefesiyle çevrede savrulup duruyorlar... Ağaç kesiciler, yaklaşmakta olan kışa olan hınçlarını, ormandan almak istercesine, baltalarını kaldırıp ağaçlara saldırıyorlar.

    Göçmen kuşlar, telaş içerisinde çırpınarak çoktan, sıcak ülkelere uçup gitmişler. Ormanın yerli konuğu hayvanların çoğu, kovuklarına, inlerine çekilme hazırlığındalar. Ormanda esen hırçın rüzgârın uğultusu olmasa, akıp giden zamanın nabzı durmuş sanılacak...

    Fakat o ne?! Ansızın sinirli bir böğürtü, sonra da telaşlı bir kımıldanış; ardından da film çekme sahnesini aydınlatırcasına çakan şimşek, meraklı bakışlar önüne bir olayı sergileyivermişti. Yamacımızda bir alageyiğin hırsla eşelendiği görüldü. Üstüste çakan şimşeğin gözalan aydınlığında, zaman zaman, geyiğin çatal boynuzları beliriyor; boynuzundaki çatalların çokluğundan, alageyiğin hayli yaşlı olduğu anlaşılıyordu. Ayrıca, geçkin yaşına rağmen dik ve mağrur tutmağa alışkın olan başından, sürüsünün başkanı olduğunu kestirmek zor değildi. Kimbilir bu yaşlı delikanlı, bu ana kadar, sürüsünü yöneltmede ne kadar güçlükler çekmiş, bulunduğu topluluğu korumasını bilmişti.

    Görünürde, geyik sürüsü için bir tehlike yok denilebilirdi. Peki! Sürünün başı yaşlı alageyikteki bu huzursuzluk neyin nesiydi?! Neydi onu böylesine hırçınlaştıran durum? İşte bu sırada, sorularımıza cevap verircesine, ulu ağaçların eteklerine sarılmış çalılar kımıldamış; aynı anda da yaşlı alageyik böğürtü salarak hareketlenmişti. Şimdi tabiat ekranımızda bir geyik daha belirivermişti. Ortaya yeni çıkan alageyiğin boynuz çatallarından daha genç olduğu anlaşılıyordu.

    Yaşlı alageyik, kısa bir süre, toprağı eşeledikten sonra, ansızın saldırıya geçti. Genç alageyik de hazırlıksız sayılmazdı; yaşlı geyiğin saldırısını ustalıkla savuşturmayı bilmişti; o da döğüşmeyi iyi biliyor olmalıydı; yaşlı geyiğin darbesini çeldikten sonra o da saldırıya geçti. Bu kez ikisinin de hedefi şaşmamıştı; hızla toslaştılar. Çatal boynuzların çarpışmasından çıkan tok sesleri, üst üste yeni darbeler izledi. Öfkeyle birbirine saldıran iki düşman alageyiğin, yorgunluktan, çok hırstan artan solukları, rüzgârın uğultusuna karışırken, tos darbelerinin, gövdelerinde açtığı yaralardan sızan kanlar, savaş uzadıkça güçlerini tüketiyordu. Yine de bu ölüm kalım savaşında yılgınlık göstermiyorlardı.

    İki erkek alageyik arasındaki bu savaş sürüp giderken, dişi alageyik sürüsü, bu kanlı olayı, vurdumduymazlık içerisinde izliyordu. Yaşlı alageyik, sahibi bulunduğu geyik sürüsünü elden çıkarmamak için vargücüyle karşı koymasına rağmen, savaşı genç alageyik kazanmıştı. Geyik sürüsünün yaşlı başkanı alageyiğin çatal boynuzları yer yer kırılmış; her yanı kana bulanmıştı. Gücü de tükenmişti artık... Neredeyse, genç alageyiğin ayakları altına serilmek üzereydi. Bunu genç alageyik de anlamış olacak ki, boynuz darbelerini bırakmış; yaşlı hasmının davranışlarını dikkatle izliyordu.

    Sürünün yaşlı başkanı, artık yenik düştüğünü biliyor olmalıydı. Orada daha fazla kalıp perişan durumunu sürüdeki geyiklere göstermemek için, düşe kalka savaş alanını terketti. Bunun üzerine genç alageyik, toprağı eşeleyerek, üstüste birkaç kez böğürdü. Bununla zaferini ilan etmiş oluyordu; onun böğürtüsünü duyan sürüdeki dişi geyikler, koşarak genç alageyiğin yanına gelmişler, çevresinde sıçramaya başlamışlardı. Bunlardan bâzısı, yeni genç başkanlarının yaralarını yalayıp tımar etmeğe çalışıyorlardı.

    Sürüden uzaklaşmakta olan yenik yaşlı alageyikse, yorgun argın, yaralarından kanlar sızarak, gidebildiği kadar uzaklara gitmek, gözlerden uzaklaşmak istiyordu. Birden, duyduğu çıtırtı üzerine durakladı; yamacındaki çalılıklara kuşkuyla bakındı; sonra da, öteden beri bu alışageldiği davranışının artık gereksiz olduğu bilincine vararak, umursamaz bir davranışla yoluna devam etmek istedi. Bundan böyle, ne için kuşku duyacak, kimler için telaşlanacaktı. Ardında güvencesini ona bağlamış aile topluluğu mu kalmıştı? Bu düşüncenin verdiği duygu içerisinde, üzerine çevrilen tüfeğin namlusuna aldırmadı; hele kaçmağa hiç yeltenmedi. O anda, sâdece, buğulu gözlerinin önünden yaşantısının hayal şeriti hızla geçivermişti. Bundan böyle, ne diye, hangi amaç doğrultusunda yaşayacak; hele hele yeryer kırılarak dökülmüş boynuzlarıyla kimlerin yüzüne nasıl ve ne hakla bakabilecekti.

    Avcı, hedefini nişanlamış ve tetiğe dokunuvermişti. Yaşlı alageyik bir anda sarsıldı; kurşunu alnının ortasından yemiş, olduğu yere yıkılıvermişti. Avcılar, yaşlı alageyiğe doğru koşuştular. İçlerinde sevinçten zıplayanlar vardı. Aralarında şakalaşıyorlardı. Hele, alageyiği vuran avcı, zevkten dört köşeydi. Vurduğu alageyiğin başını evine götürecekti. Oysa, yaşlı alageyiği, asla çiğnetmeyeceği onurlu gururu öldürmüş; zelil yaşamaktansa öleyim demiş ve isteyerek mermilere hedef olmuştu.

    ***

    Değerli okuyucularım! Yaşlı alageyiğin, sonu acıklı biten hikâyesinde de biz insanların alacağı ders ve ibret vardır sanıyorum.

    Toplum içinde yaşıyoruz. Hepimizin, gerek ailemiz gerekse topluma karşı sorumluluklarımız vardır: Milletimiz, devletimiz, maddî ve mânevî değerlerimizin korunmasında bizlere vazgeçilemez görevler düşmektedir. Gerektiğinde, bu kutsal varlıkları korumak için hayatımız pahasına da olsa, çaba göstermemiz, görevlerimizin en başında olmalıdır. Eğer bir geyik kadar olsun duyarlı ve onurlu değilsek, analarımızın bize verdiği süt ve bunca emekler hepimize haramdır

  8. #18

    Standart

    [ Av Merakı ]


    İki oğlu, bir kızı olan Ali Bey, Anadolu’nun şirin köylerinden birinde, hanımı, çocukları, anne ve babasıyla mutlu bir hayat yaşıyordu. Köyün orta hallilerindendi. Zengin olmasa da fakir de değildi.

    Yaz mevsiminde aile boyu çalışırlardı. Kış geldiğinde ise işlerde azalma olurdu. Bunu fırsat bilen Ali Bey arkadaşlarıyla sık sık ava giderdi.

    Ava gitmesinden annesi, babası hanımı çok şikayetçiydi. Ama bu, onun için büyük bir zevk kaynağıydı. Adeta onun için bir hastalık olmuştu. Sigara tiryakisi nasıl sigarayı bırakmakta zorlanıyorsa, o da avcılığı bırakmak istese de bırakamıyordu

    Bir gün, akşamın yaklaştığı bir anda kar yağmaya başlamıştı. Ali Bey, "av yağıyor, yarın yine av görünüyor ufukta" dedi kendi kendine.

    Her kar yağışı onun için yeni bir avın habercisiydi adeta. Çünkü yeni yağan kar, yeni ayak izlerinin çıkması anlamına geliyordu. Ayak izleri hedefe gitmede avcı için büyük bir avantaj sağlıyordu.

    Ertesi gün sabah olunca her yerin bembeyaz bir örtüye büründüğünü gören Ali Bey arkadaşlarıyla görüştü. Av için hemen hazırlıklarını yapıp köyden ayrıldılar. Köpekleri, av malzemeleri, yiyeceklerini de yanlarına aldılar.

    Yağan yeni kar ile yeni izler çıkmıştı. 0 günkü avın ceylan avı olmasına karar verildi. Dere, tepe, dağ, taş yürünerek geçildikten sonra geçiş noktalarına avcılar yerleşti, köpekler izlere salındı.

    Uzun süren takip ve bekleyişten sonra bir ceylana rastlandı. Tüfek sesleri gelmeye başlamıştı. Zavallı ceylan çaresizlik ve korku içinde bir oyana bir bu yana koşuyordu. Yıldırım hızıyla ağaçların arasından süzülüyordu. Çünkü işin ucunda hayatta kalmak ya da kalmamak vardı.

    Ceylan bir ara Ali Beyin önünden geçti. Keskin nişancı olan Ali Bey atışı sonucunda ceylan denge kaybına uğradı. Kaçışını devam ettirdi. Ali peşine düştü. Ceylan vurulmuştu, kan kaybı vardı, ama hızında bir değişiklik yoktu.

    Ali Bey arkadaşlarına da seslendi, peşine düştüler, takip akşama kadar devam etti. Herkes terden sırılsıklam olmuştu, ama ceylanı yakalayamadılar. 0 günkü avdan elleri boş döndüler. Aslında av yapma ihtiyaçları yoktu. Sadece zevk için vuruyorlardı hayvanları.

    Akşam olduğunda ayakları ıslanmış halde ve yorgun bir şekilde köye döndüler. Avın değerlendirmesi için bir evde toplandılar. 0 günkü avdan bahsediyorlardı. Bu toplantıya köyün imamı da yatsı namazını kıldıktan sonra katıldı.

    İmam, boşu boşuna zaman harcandığı, cana kıyıldığı için avdan hoşlanmıyordu. Fırsatı geldikçe köylüleri de bu konuda uyarıyordu. Fakat pek dinleyen olmuyordu.

    İmam odaya girdiğinde avcıların ateşli bir şekilde avdan bahsettiklerini gördü. İmama yer gösterdiler ve sohbetlerine devam ettiler.

    Ali Bey, ceylanı nasıl vurduğunu, dengesini kaybettiğini, kanının nasıl aktığını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ali Bey konuşmasını şöyle tamamladı:

    – Yarım kalan ava yarın devam edelim, yarın mutlaka o hayvanı buluruz. Afiyetle yeriz, dedi.

    Bu sırada imam söze karıştı:

    – Arkadaşlar şu av sevdasından vazgeçin. Hem zamanınızı öldürüyorsunuz, hem de hiç suçu olmayan canlıları öldürüyorsunuz. Bu yaptığınız keyfi bir şey. Eğer yiyecek konusunda bir sıkıntınız olsa size bir şey demem. Bu durumda avlanmaya dinimiz de izin veriyor. Ama keyfi yapılana pek olumlu bakmıyor dinimiz. Yazıktır, bakın hayvanı yaralamışsınız. Şimdi nasıl ıstırap çekiyordur. Belki bu yaralı haliyle bir kurda yem olacak. Kim bilir belki de şimdi yavrularına ulaşmak, onları doyurmak için çaba sarf ediyor. Belki de öldü, yavruları da açlıktan ölecek. Atılan bir kurşun onun da yavrularının da canına mal olacak.

    Ali Bey söze karıştı

    – Ölürse ölür, ne yapalım! Bir şeylerden zevk almak bizim de hakkımız.

    – Bir canlıya eziyet vererek zevk almak hangi kitapta yazıyor Ali Bey!

    – Benim kitabımda!

    Ali Beyin küstahça cevap vermesi üzerine imam efendi izin isteyip evden ayrıldı. Ali Beyin bu tür sözlerinden bazı arkadaşları da rahatsız olmuştu. Ali Beye bu şekilde konuşmaması gerektiğini söylediler. Kısa bir sessizlikten sonra silahlarının bakımını yapmaya, mermilerini doldurmaya devam ettiler. Ali Bey imamın gereksiz konuştuğundan bahsediyordu. Bazıları ise aslında imamın doğru konuştuğunu söylüyorlardı.

    Zaman epeyce geçmiş, geç saatler olmuştu. Silahlara son bakımlar yapılıyordu. Derken bir patlama sesi ile "Offf yandım!" sesi duyuldu. Ali Bey bacağını tutmuş, acıdan kıvranıyordu. Odadakiler şaşkınlık içindeydi. Ali Bey "Yanıyorum anam!" diye feryadına devam ediyordu. Bacağı kanlar içindeydi. Damarları dışarı fırlamıştı. Anlaşılan arkadaşlarının birinin silahı kazayla patlamış, o da Ali Beye isabet etmişti.

    İlk şaşkınlığı atan arkadaşları hemen taksiyi hazırlayıp hastanenin yolunu tuttular. Kar yağdığı için yol geç alınıyordu. Ali Bey için ise yol hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu. "Ölüyorum, yanıyorum, çabuk olun" feryatları devam ediyordu.

    Yolculuk tam iki saat sürdü. Hastaneye acil servis bölümünden girdiler. İlk tedavi yapılmıştı, kan kaybı çoktu. Kan bulunmuştu. Ali Bey kan ve ağrı kesiciler sayesinde biraz rahatlamıştı.

    Ertesi gün kendine geldi. Hocanın dediklerini, bir gün önce vurduğu ceylanı düşündü. Onun kan alma şansı da, hastaneye gitme şansı da yoktu. Acaba nasıl bir ıstırap içindeydi.

    Vurulduktan sonraki iki saati hayatının en zor anları olmuştu. Bu iki saat ona bazı gerçekleri görmesinde yardımcı oldu. Zevk için av yapmanın, can yakmanın ne kötü bir şey olduğunu anlatmıştı.

    Birkaç saat düşündükten sonra yanında bulunan arkadaşı Ahmet’e bir ricada bulundu:

    – Ahmet! Senden ve arkadaşlarımdan bir ricam var. Hemen dün avlandığımız yere gidip vurduğumuz ceylanı takip edin. Bulabilirseniz yakalayın ve yarasını tedavi ettirelim, dedi. Arkadaşı şaşkınlık içinde tamam dedi.

    Hep birlikte o gün yine ormana gittiler, ama yanlarında silah yoktu. Uzun bir takipten sonra ceylanı buldular. Hayvan cansız yatıyordu. Biraz daha yaklaştıklarında yavrularının cansız anneyi emdiklerini gördüler. Bu manzara hepsini de üzdü. Suçluydular. Vurdukları ceylan bir anneydi.Onu yavrularından ayırmışlardı. Hemen küçük yavruları tutup köye götürdüler. Yoksa öleceklerdi.

    Ali Bey günler sonra hastaneden çıktı. Tedavisi aylarca sürdü. Bacağının bir kısmından et kesip vurulan yere koydular. Yatakta geçirdiği bu zaman içinde devamlı o ana kadar vurduğu hayvanlar aklına geldi. Vurulduktan sonra kim bilir ne acılar çekmişlerdi. Onların tedavi olma şansı da yoktu.

    O zamana kadar zevk için avlanarak bir çok canlının kanına girmişti. Yapılan uyarılara, özellikle imamın uyarılarına kulak asmamıştı. Hatta hatırını kırdığı zamanlar olmuştu. Av konusunda kendini uyaranların ne derece haklı olduklarını anladı.

    Avcılık hakkında bir şeyler yapılması gerektiğine kanaat getirdi. Keyfi avcılığa son verilmeliydi. Bu fikrini imama açtı. Ayrıca ondan özür diledi. Haklılığını dile getirdi. Hoca da durumdan çok memnun oldu. Yardımcı olacağını söyledi.

    Ali Bey bu olaydan sonra bir hayvan sever olup çıktı. Ceylan yavrularını büyütüp ormana saldı. Ali Beyin ve imamın sayesinde avcılık yapılmaz oldu. Keyif için, zevk için hayvan vurulmadı. Bir musibet bin nasihatten iyidir sözü bir kez daha gerçekleşmişti.

  9. #19

    Standart

    [ Susuzluk ]


    Yıllar önce köyünde sakin bir hayat yaşayan, küçüklerini seven, büyüklerini sayan, iyilik yapmaktan hoşlanan, büyük sözü dinleyen Mahir isminde bir çocuk vardı. Mahir, küçük yaşta bu olumlu ve güzel davranışları sergilemiş, ama nedense daha sonraki yıllarda ele avuca sığmayan biri olup çıkıvermişti.

    Bunun sebebini, ne annesi, ne babası, ne de çevresi çözemedi. Onun bu davranışları yüzünden kalbi kırılanlar çok oluyordu. Kimi bu davranışların yanlışlığını anlatmaya çalışıyor, o da dinliyor görünüyor, kimilerine de söz hakkı vermiyor, dediğim dedik, bildiğim bildik diyordu.

    Mahir, bazen arkadaşlarıyla oyunlar oynar, onlara haksızlık yapardı. Onun katıldığı oyunlarda mutlaka bir tatsızlık çıkardı. Çünkü o, kurallara uymayı sevmiyor, kendi kural koymaya çalışıyordu.

    Hatta bir gün arkadaşlarıyla çelik çomak oynarken rakip ekipteki arkadaşlarıdan birine kızmış, fırlattığı çelik ile başından yaralanmasına neden olmuştu. Bir defasında da futbol oynarken arkadaşına attığı tekme ile üç ay yatmasına, uykusuz gecelerde ağrılar içinde kalmasına neden olmuştu.

    Yıllar birbirini takip etti. Mahir hırçınlaştıkça hırçınlaşıyor, anne babasını saymıyor, söylediği laflarla onların kalbini kırıyordu. Öğretmenlerini de kızdırıyordu. Mahir’deki bu değişimin sebebini kimse anlayamıyordu. Mahiri böyle asi bir çocuk yapan ailesi mi, arkadaşları mı, yoksa başka bir şey miydi?

    Ortaokul yıllarında çok iyi, saygılı olan, derslerinde dört dörtlük olan Mahir, lisede tamamen değişmişti. Dersleri kötü gidiyor, zayıflar birbiri üstüne geliyordu. Liseyi yatılı okuyordu, onun bu değişiminin sebebi acaba bu muydu?

    Okulda geçen günlerinde birçok anısı oluyordu. Bunların birçoğu tatlı olmayan, tartışmalı, kavgalı anılardı. Bu tatsızlıklar genelde tutumsuz biri olmasından kaynaklanıyordu. Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyor, har vurup harman savuruyordu.

    Ailesinin durumu iyi olmamasına rağmen ellerinden gelen fedakârlığı gösterip arkadaşları içinde mahçup olmaması için çabalayıp duruyordu. Ama o, okula gelip giderken giymesi gereken ayakkabıları iki-üç ay giyebiliyordu. Anne babasının bu konudaki ikazları fayda vermiyordu. Annesiyle bu konuda sık sık tartışıyordu.

    Bir gün yine Mahire ayakkabı alınmıştı. Birkaç gün ayakkabılarını itina ile giydi. Fakat arkadaşlarının futbol oynadıkları bir anda yine isteklerine yenildi.

    Hava güzeldi ve arkadaşları ders bitiminde futbol oynayacaklardı. Bir gün öncesinden de haberleşmişlerdi. Çoğu hazırlıklı gelmiş, birkaçı bu randevuyu unutmuştu. Bu yüzden hazırlıksız gelmişlerdi. Bunlardan Necdet diğer sınıftan bir arkadaşından malzeme bulup oyun için hazırlığını tamamlamıştı. Mahir, Arif ve Nail ise sorunlarını çözememişti. Gerçi Mahir bunu sorun olarak görmüyordu. Öyle de oynayabilirdi. Arif ve Nail ayakkabı ve kıyafet hazırlamak için çaba gösterirken, Mahirde hiçbir hareket yoktu. Mahirin durumunu merak eden Nail sordu:

    – Sen oynamayacak mısın?

    – Oynayacağım, neden sordun?

    – Kıyafetin yok da!

    – Önemli değil, bunlarla da oynarım!

    – Ama ayakkabıların karşındakileri sakatlayabilir, hem ayakkabıların da pantolonun da yeni, zarar görebilir.

    – Boşveeer, bir daha aldırırım!

    – Ama yazık be Mahir! Senin baban ne iş yapıyordu?

    – Çiftçi.

    – Zengin bir çiftçi mi?

    – Sayılmaz, dört ineğimiz, birkaç da tavuğumuz var. Onlarla geçinip gidiyoruz.

    – Yani onların sütünü, yağını, yumurtasını satıyor öyle geçiniyorsunuz.

    – Evet öyle.

    – Öyleyse neden bunların kıymetini bilmiyorsun?

    – Ben biliyorum, sen boş ver.

    – Ama Mahir...!

    – Offf, sen de uzattın Nail! Şurada beş kuruşluk keyfimiz var, onu da sen bozma. Böyle oynayacağım işte

    – Oyna, oyna! dedi Nail.

    Nail arkadaşlarının çoğunun bahçede toplanmış olduğunu gördü. Kıyafet aramaya devam etti. Bu sırada Mahir konusu aklını kurcalamaya devam etti. Kendi kendine hem kıyafet aradı, hem de düşündü. Aslında Mahirin babasını biliyordu. Ama Mahirin sadece babasının kıymetini bilmesi için ne iş yaptığını sormuştu.

    Ara sıra Mahirin babası Hüsnü Bey okula gelirdi. Başında şapkası, eski kıyafetliydi, fakat temiz bir giyimi vardı. Öğretmenlerinden oğlu hakkında bilgi alırdı. Öğretmenleri oğlu hakkında pek de hoş olmayan şeyler söylerlerdi. Boyun büküp giderdi. Bir onu, bir de oğlunu düşündü. Babası çalışıp çabalıyor, oğlunu okutmaya çalışıyor, o ise bunun kıymetini bilmiyor, har vurup harman savuruyordu.

    Nail ile Arif spor kıyafeti bulamadıklarından oynamaktan vazgeçtiler. Mahir ise arkadaşlarının arasına katılmış, çoktan ısınma hareketlerine başlamıştı.

    Mahir hem ısınma hareketleri yapıyor, hem de Nail ile Arif in oynaması yönünde istekte bulunuyordu. Onlar ise oynayamayacaklarını bildiriyordu. Oynamaları yönünde istekte bulunurken kendini örnek olarak gösteriyordu. Hatta onları sözünde durmamakla itham ederek şöyle diyordu:

    – Erkek sözünde durur, siz erkek değilsiniz!

    – Erkeğiz, sözümüzde dururuz, ama anne babamıza karşı da sorumluluklarımız var, giyeceklerimizi iyi kullanmamız gerekiyor. Bunlar bedava alınmıyor, dedi Arif.

    Mahirin ısrarları sürünce onları dinleyen Ali söze karıştı:

    – Mahir! Arkadaşlarımızı zorlama, maçımızın hayati önemi yok, noksan oynarız, olur biter. Diğer arkadaşları da onları zaten anlayışla karşılamışlardı.

    Oyun birer kişi noksan olarak başladı. Mahir beton zemin üzerinde, yeni ayakkabılarıyla oyunun heyecanıyla kendini yerden yere atıyordu.

    Oyun tüm hızıyla devam ederken, oynamayan arkadaşlarıyla Arif ve Nail de oyunu izliyordu. Nail hem onları izliyor, hem de bir şeyler düşünüyordu. Arif ile Mahiri ve arkadaşlarını karşılaştırdı:

    Arif; her şeyiyle dört dörtlük biriydi. Ailesi de varlıklıydı. Varlık bakımından belki de Mahiri yüze katlıyordu. Ama o, giydiği kıyafetinin, ayakkabısının kıymetini biliyordu, "Eskirse eskisin, babam yine alır" demiyordu.

    Oysa Mahir tam tersiydi. Ailesi onu fedakârlıklar göstererek okutuyor, o derslerine doğru çalışmıyor, giydiklerinin kıymetini bilmiyordu. Arif’ten daha dikkatli olması gerektiği halde tam tersi bir durumu vardı. Oysa ailesi ondan çok şey bekliyordu, okuyup adam olmalıydı. Anne babası yaşlanınca onlara bakabileceği güzel bir işi olmalıydı. Yaşlandıklarında kendilerine bakmalarını istemeleri de en tabii haklarıydı.

    Nail, bu düşüncelerini sürdürürken maç bitti. Mahir’in oynadığı takım yenilmişti. Sadece oyun kaybedilmişti, ama esas kaybeden biri vardı, o da Mahirdi. Mahir’in ayakkabılarının kenarları açılmış, pantolonunun dizleri yırtılmıştı. Soluk soluğa Nail, Arif’in yanına geldi. İkisi de ayakkabılarını ve pantolonunu görünce babası adına çok üzüldüler. Onun da üzüleceğini sandılar. Mahir soluklanmadan konuşmaya başladı:

    – Siz de oynasaydınız, oynamadınız da ne oldu? Bakın ben oynadım, dedi. Nail cevabı yapıştırdı:

    Ne olacak, oynasaydık ayakkabılarımız, pantolonumuz eskiyecek, parçalanacaktı. Babamıza yeni masraflar açacaktık!

    Mahir aldırmaz bir tavırla:

    – Boşveer. Bir daha aldırırım, dedi. Nail de zaten öyle bir cevap vereceğini tahmin ediyordu.

    Arif Mahirin durumuna hayret ediyordu. Nasıl bu kadar düşüncesiz olunabilirdi. Ama oluyordu. Bir şeyler söylemeyi düşündü, ama fayda vermeyeceğini tahmin ettiği için söylemedi.

    O gün hafta sonuydu, akşam da yaklaşmıştı. Arif izin isteyip oradan ayrılmayı düşündü. Naile "Haydi gidelim!" dedi. Mahir bu sırada dışlanmış olma hissine kapıldı. 0 da hafta sonu olduğu için köyüne gidecekti:

    – Beyler! Beni beklemiyor musunuz?dedi. Arif:

    – Sen elini yüzünü yıkayacaksın, kitaplarını getireceksin, geç gelirsin dedi. Mahir espri yapıyorum düşüncesiyle:

    – Kitapları götürmeyeceğim, sırayı bekleyecek, ben hamal mıyım? dedi. Onun bu cevabı üzerine Arif çok güzel bir cevap verip taşı gediğine koydu:

    – Okulda iken kitap hamallığı yapmayan, büyüyünce yük hamallığı yapar. Bu söz Mahir’i biraz sarstı, ama yine de aldırmadı.

    Mahir’i hafta sonu eve vardığında annesi karşıladı. Hasretle sarıldı oğluna. Oğlunu yanında görmekten dolayı çok mutluydu. Birkaç dakika sohbetten sonra Mahir annesinden bazı isteklerde bulundu:

    – Anne, valizimde çamaşırlarım var, ayakkabılarım boyanacak, onları bir hallediver, dedi.

    Annesi:

    – Tamam oğlum! dedi. Ama bir gerçek vardı. Çamaşırların yıkanmasını anlamıştı, fakat ayakkabıların boyanması neydi? 0 kadar işin içinde bir de ayakkabılarını mı boyayacaktı. Halbuki boyayı kendi de yapabilirdi. Yine de ses çıkartmadı. Çamaşırları zaten o demese de yıkayacaktı.

    Valizi açınca dizi parçalanmış pantolonu, parçalanmış ayakkabıyı görünce:

    – Ne yaptın oğlum bunları? diye bağırdı. İçerde oturduğu yerde radyo dinleyen Mahir anlayamadı ve seslendi:

    – Ne dedin anne anlayamadım?

    – Bunların hali ne oğlum, parçalamışsın hepsini!?

    – Top oynarken oldu,dedi gayet sakin bir şekilde Mahir.

    Annesi hayreti artmış bir şekilde:

    – Daha yeni almıştık oğlum, dedi.

    Mahir aldırmaz ve sorumsuz bir tavırla:

    – Bir daha alırsınız!

    – Almak kolay mı? Bak benim üzerimdekilere, iki yıldır ayağıma çorap bile almadım. Baban ayağına beş yıldır ayakkabı alamadı. Dört hayvanla, bahçe ile ne oluyor ki?

    – Amaan, alırsın anne! Babama söyleme sakın!

    – Söylemeyince nasıl aldıracağım? Benim param mı var?

    – Vardır, vardır. Sen işini bilirsin.

    – Oğlum senden adam olmaz. Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorsun.

    – Olur, olur!

    Annesi Hacer Hanım uyarılarının etkili olmadığını anlayıp çamaşırlarını yıkamaya koyuldu.

    O hafta sonu bu mesele yüzünden babasıyla da tartıştı Mahir. Kırgın bir şekilde pazartesi günü okuluna döndü.

    Mahir okulda da arkadaşlarını kırıyor, yararlandığı şeylerin kıymetini bilmiyor, tutumluluktan uzak bir tavır sergiliyordu. Devletin kendine verdiği imkanları insafsızca kullanıyordu. Sıraları, masaları çakı ve iğne ile çiziyor, yazı yazıyor, duvarların güzelim badanalarına zarar veriyordu. Tebeşirleri gereksiz yere kullanıyor, defterlerini karalıyor, kitaplarını korumuyordu.

    Özellikle su kullanımında çamaşır yıkarken, diş fırçalarken çok israf yapıyordu. Bu konuda duyarlı olan arkadaşlarından sık sık uyarı alıyor, fakat bunlar fayda vermiyordu.

    Özellikle Nail bu israfçı tutumuna çok kızıyordu. Lavaboda yanında olduğu anlarda morali bozuluyordu. Bir defasında yine yan yana diş fırçalıyorlardı. Mahir de, suyu sonuna kadar açmış, dişlerini temizlemeye çalışıyordu. Nail, Mahire dikkatlice bakmaya başladı. Kendi de diş fırçalamayı bıraktı. Bakışların kendi üzerinde olduğunu fark eden Mahir Nail’e sordu:

    – Ne bakıyorsun öküz trene bakar gibi?

    Nail imalı bir sözle Mahire karşılık verdi:

    – Trene değil öküze bakıyorum!

    – Sen bana şimdi öküz mü diyorsun?

    – Yoook!

    – Diyorsun, neden bana öyle bakıyorsun?

    – Anlayamamışsan ne yapayım? Beş dakikadır dişini fırçalıyorsun, su şırıl şırıl akıyor. Yazık boşa akan suya. Biliyorsun sık sık sular kesiliyor. Tasarruflu olmak zorundayız.

    Mahir, ters bir cevap verdi:

    – Sana ne! Su senin mi? İstediğim gibi kullanırım

    – Bir düşün, herkes senin gibi kullansa, bir diş fırçalamak için onlarca litre su harcar. Bu, sadece diş fırçalamak için. Diğerlerini sen düşün. Temizlik iyi, ama böyle olacaksa hiç olmasın daha iyi. Peygamberimiz de israftan kaçınmamızı istiyor.

    – Offf! Amma uzattın. Bana karışma, istediğim gibi kullanırım.

    – Sen öyle bir su sıkıntısı çekmelisin ki, bunun değerini anlamalısın. Yoksa sana nasihat fayda vermez.

    – Senin nasihatine ihtiyacım yok

    – iyi, o zaman suyu boşa akıtmaya devam et, dedi ve sinirle yanından ayrıldı.

    Mahir tutarsız, saygısız, tutumsuz hareketlerine hız vererek devam ediyordu. Bu hal ve hareketleri etrafındakilerin gözünden düşmesine, sevilip sayılmayan birisi olmasına neden oluyordu. Mahir ise kendi çalıp kendi oynuyordu adeta. Gün geçtikçe arkadaşları tarafından da dışlanmaya başlamıştı.

    Bir eğitim dönemi daha sona ermiş, tatile girilmişti. Bu tatilden yararlanarak Mahir köyüne anne babasının yanına gitti. Mahir yemekleri beğenmiyor, bu konuda da saygısızlık ediyordu. Annesinin eve kovalarla getirdiği suyu israf ederek harcıyor, elektriğin kıymetini bilmiyordu. Bunlar hep ailesinin ve kendisinin zararınaydı. Ama o bunu idrak edemiyor, anlayamıyordu.

    0 yıl yaz ayında müthiş bir kuraklık yaşandı. Sular akmaz, elektrikler yanmaz oldu. Hayvanlar da süt vermiyordu. Ailesinin ve kendisinin durumu daha da kötüye gitti. Boşuna harcadığı elektrik yerine mum ışığında yaşamaya, boşa akıttığı suyun yerine dereden getirdikleri bulanık ve pisli suyu içmeye başladılar. Süt ve yoğurtla destekledikleri sofralarında artık kuru ekmekten başka bir şey de yoktu. Artık israf yapamıyordu.

    Yokluğun ne olduğunu, ailesinin fedakârlığını yıllarca anlamamıştı. İçinde bulunduğu şartlar ne kadar yanlış hareketler yaptığını anlamasına neden oldu. Artık elektriğin, suyun, sütün, ekmeğin, anne babasının kıymetini daha iyi biliyordu.

  10. #20

    Standart

    [ Beyaz Ölüm ]


    Beş yaşlarında, üç çocuklu bir ailenin küçük çocuğuydum. Annem, babam, ablam, ağabeyim ve ben mutluluk içinde yaşıyorduk.

    Mutluluğumuzu paylaştığımız, Fino adında sevimli mi sevimli bir de köpeğimiz vardı. Zamanımın çoğunu küçük bahçemizde, ağaçların altında köpeğimizle oynayarak geçirirdim.

    Sabah olunca babam işine, ablam ve ağabeyim okula giderler, ben evde annemle yalnız kalırdım. Akşamın olmasını, ailemin bir araya toplanmasını dört gözle bekler ve okula giden çocukları pencereden imrenerek izlerdim. Benim okula gitme çağım daha gelmediği için gidemiyordum. Ama büyüyüp okula gitmeyi çok istiyordum.

    Akşama doğru eve ablamla ağabeyim gelirdi. Derslerini yaptıktan sonra bahçeye iner, çok güzel vakit geçirirdik.

    Akşam olunca babam işten gelir, huzur içinde yemeğimizi yer, sohbet eder, televizyon izler, sonra da yatardık.

    Günler böylece akıp gidiyordu. Aradan yaklaşık iki yıl geçmiş, benim de okul çağım yaklaşmıştı.

    Bir gün babam işten geldi. Her zamanki gibi birlikte yemeğimizi yedik. Annem o akşam babamda bir farklılık hissetmiş olacak ki sordu:

    – Ahmet Neyin var durgun gibisin?

    – Size bir şey söyleyeceğim, çok önemli, hepinizin de fikrini almak istiyorum.

    – Söyle bakalım seni dinliyoruz?

    – Bu gün bir iş teklifi aldım, ama henüz karar vermedim. Eğer kabul edersem evimizi değiştirmek gerekecek. Maddi yönden de durumumuz daha iyi olacak.

    – Baba, okulumuz ne olacak?

    – Sizleri daha iyi okullara göndereceğim.

    Ablam ve ağabeyim daha iyi bir okula gitmenin heyecanıyla, sevinç içinde gitmek istediklerini bildirdiler.

    Babam anneme dönüp düşüncesini sordu:

    – Hanım sen ne diyorsun?

    Annem biraz kararsız görünüyordu. Yıllarca yaşadığı evinden, çevresinden ayrılıp uzak yerlere gitmek annem için zor görünüyordu. Değişik bir yere ayak uyduramayacağımız konusunda endişeleri vardı.

    Babam bana bakıp

    – Songül sen bir şey söylemedin, ne düşünüyorsun? dedi.

    Benim o anda aklıma güzel bahçemiz, çok sevdiğim köpeğimiz geldi:

    – Köpeğimizi de götürebilir miyiz?

    – Kızım! Gideceğimiz yerin bahçesi olmayabilir. Apartman dairesinde zor olur. Bu yüzden götüremeyiz. Onu bir tanıdığımıza bırakırız. Özlediğin zaman geliriz, seversin.

    Babamın cevabı oldukça canımı sıkmıştı. Fazla söz hakkım yoktu, bunun da farkındaydım. Köpeğimden, oyunlar oynadığım bahçemizden, mahallemizden, arkadaşlarımdan ayrılacağım için üzülüyor, ama kimseye bir şey söyleyemiyordum.

    Uzun konuşmalar sonunda taşınmaya karar verildi. Taşınacağımız gün gittikçe yaklaşıyordu. Ablam ve ağabeyimin okulları tatil olmuştu. Günümüzün çoğunu bahçede Finoyla oynayarak geçiriyorduk. Fino, sanki onu bırakıp gideceğimizi hissetmiş gibi siyah gözleriyle yüzümüze bakıyor, yanımdan ayrılmıyordu. Bizi eğlendirmek için her türlü oyuna başvuruyordu.

    Taşınacağımız gün gelip çatmıştı. Bütün eşyalar önceki günlerde paketlenmiş, taşınmak için hazır hale getirilmişti.

    Babamın çağırdığı kamyon geldiğinde bahçede Finoyla birlikteydim. Fino çok sessiz ve neşesiz görünüyordu. Sanki için için ağlıyor, "Gitmeyin!" dercesine yüzüme bakarak yalvarıyordu. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Fino’yu komşumuz Elif teyzeye bırakıp gidecektik.

    Artık eşyaların son kısmı da yüklenmiş ve yeni eve gitmek üzere bizleri bekliyordu. Sıra Fino’yu Elif teyzeye bırakmaya gelmişti. Ama içimden köpeğimden ayrılmak gelmiyordu. Babam, ben bu duygular içindeyken bana seslendi:

    – Songül! Fino’yu artık bırakmalıyız, beraber mi bırakalım, yoksa ben bırakıp geleyim mi?

    Biraz düşündükten sonra gitmemeye karar verdim. Babamın yanında gidersem Fino beni suçlayacakmış gibi bir duygu vardı içimde. Onu son bir kez daha okşadım, sevdim. Ağlayarak bizi bekleyen kamyona koştum. Bir daha arkama bakmadım.

    Babam bir süre sonra köpeğimizi bırakıp geldi. Hepimiz kamyona bindik. Güzel mahallemizden, sevdiğimiz komşularımızdan, alıştığımız yerlerden ayrılıp hiç bilmediğimiz bir semte, tanımadığımız insanların yanına gidiyorduk.

    Giderken son bir kez etrafıma baktım, bir de annemle babamın yüzüne baktım. Annem de belli etmemeye çalışarak için için ağlıyor, babam hüzünlü bir şekilde etrafına bakıyordu. Kardeşlerimse yeni semtin heyecanıyla sanki yerlerinde duramıyorlardı.

    Artık gideceğimiz yere yaklaşıyorduk. Etrafta büyük apartmanlardan, vızır vızır işleyen arabalardan, koşuşturan insanlardan başka bir şey görünmüyordu..

    Sonunda yeni evimizin önüne gelmiştik. Burası on katlı bir apartmandı ve biz beşinci kattaki dairelerden birine taşınacaktık.

    Son eşyalar yukarı çıktığında akşam olmak üzereydi. Bütün eşyalar ortalıkta olduğu için oturacak yer bile yoktu. Annem, babam ve kardeşlerim yatacağımız yerleri hazırladılar. Yorgun bir şekilde yatıp uyuduk.

    Sabah olunca taşıtların gürültüleriyle uyandım. Alışık olmadığım bu sesler beni rahatsız ediyordu. Ama alışmak zorundaydık hepimiz de.

    Aradan günler geçti, yeni evimize, çevremize, mahallemize alışmıştık. Babam her zamanki gibi işine gidiyor, ama daha çok çalışıyor, eve geç geliyordu. Yorgun olduğu için yemeğini yedikten sonra hemen yatıyordu. Babamı daha az görür olmuştuk.

    Annem, babamın yorgunluğundan dolayı bizimle ilgilenmemesinden şikâyetçiydi. Ablam ve ağabeyim sık sık dışarı çıkıyor, yeni yeni arkadaşlar ediniyorlardı. Bazen arkadaşlarıyla evimize geliyorlardı.

    Son zamanlarda gelen arkadaşlarından ben hiç hoşlanmıyordum. Hepsi de kendini beğenmiş, ukala tipli kişilerdi. Annem kardeşlerimi sık sık uyarıyor; iyi, saygılı, dürüst, aile terbiyesi almış kişilerle arkadaşlık etmelerini istiyordu. Ama sözünü dinletemiyordu.

    Yeni evimizde günlerimizi su gibi akıp gidiyordu. Okulların açılma zamanı da gelmişti. Ben de ilk defa okula gidecektim. Çok heyecanlıydım. Güzel kalemler, silgiler, defterler, çanta ve önlük alındı. Annem, beni okula götürüp öğretmenime teslim etti. Okulumu ve arkadaşlarımı çok sevmiştim. Öğretmenim de beni çok seviyordu.

    Okulda bir dönem geçmiş, yarıyıl tatili gelmişti. 0 gün karnelerimizi alacaktık. Sabah erkenden her zamanki gibi okula gidecektim. Bu arada ablamın neşesizliği dikkatimi çekmişti. Annem de bunu fark ederek, "Neyin var kızım?" diye sordu. Kahvaltısını yapmakta olan babam, annemin sorusunu duyunca lafa karıştı:

    – Hanım! Ne olmuş, neyi varmış Nurgülün?

    – Bilmiyorum bey!

    Ablam biraz kekeleyerek:

    – Hiçbir şeyim yok, iyiyim baba! dedi.

    Babam üstelemeyince de bir şey söylemedi. Okulda o gün karnelerimizi aldık. Bu benim ilk karnemdi. Bütün derslerim pekiyi idi. Çok sevinçliydim.

    Eve gelince hemen karnemi anneme gösterdim. Annem çok sevinmişti. Beni öperek başarılarımın devamını diledi.

    Eve ilk olarak ben gelmiştim. Akşama doğru ağabeyim geldi. Onun bir zayıfı vardı. Bu yüzden biraz üzgündü. Annem, üzülmemesi gerektiğini, yıl sonunda düzeltebileceğini söyledi. Biraz daha çok çalışması gerektiğini hatırlattı.

    Aradan birkaç saat geçmesine rağmen ablam eve hâlâ gelmemişti. Merak etmeye başlamıştık. Bazı arkadaşlarına telefon açıp sorduk. Kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu.

    Akşam olmuştu. Her yer kararıyordu ki kapının zili çaldı. Gelen ablamdı. Başı öne eğik, elindeki karneyi masanın üzerine koyup bir şey söylemeden odasına geçti.

    Annem karneyi alıp bakınca derslerinin çoğunun zayıf olduğunu gördü. Üzüntüsünün nedeni anlaşılmıştı.

    Biraz sonra babam işten geldi. Annem olanları babama anlattı. Babam da çok şaşırmıştı. Çünkü ablam önceleri çok başarılı bir öğrenciydi. Hiç zayıf getirmemişti. Babam sinirli bir şekilde zayıfları görünce ablama seslendi:

    – Nurgül buraya gel!

    Ablam, babam tekrar seslendikten sonra geldi. Babam biraz da öfkelenerek sordu:

    – Kızım bu karnenin hali ne!?

    Ablam umursamaz bir tavırla cevap verdi:

    – İkinci dönem düzeltirim baba!

    – Düzeltebileceğinden emin misin?

    – Evet, düzeltirim!

    Babam ablamı fazla zorlamadı. 0 akşam sessiz bir şekilde yemek yendi. Herkesin morali bozuktu.

    O geceden sonra ablam günden güne değişti. Zamanının çoğunu dışarıda geçiriyordu. Bize karşı tavrı da değişmişti. Gittiği yerler sorulduğunda bir şeyler uyduruyordu. Anlamadığımız bazı argo kelimeler söylüyor, anlamayınca da bizi aşağılayarak gülüyordu. Bu davranışlarına annemin çok canı sıkılıyor, sık sık ikaz ediyordu.

    Annem yine bir gün ablamı uyarmaya çalışmıştı ki, sert bir şekilde karşılık verdi. Anneme hakaret ediyordu:

    – Ben uygar bir insanım, istediğimi yaparım. Siz ne karışıyorsunuz, uygarlıktan ne anlarsınız, geri kafalısınız!

    – Kızım uygarlık böyle olmaz, senin yaptığın saygısızlık. Sen her şeyden önce büyüklerine saygılı olmayı öğren. Ondan sonra uygarlığı bana öğret!

    Annem duyduğu sözler karşısında donakalmıştı. Ablam kapıyı çarparak odasına girdi.

    Bu annemle yaptıkları ilk kavga değildi. Annem; babam gelince olanları anlattı. Babam anlatılanları dinleyince çok kızdı.

    Annem yine de anne yüreğinin ne kadar sevgi dolu olduğunu gösteriyor, babamdan kızının üstüne fazla gitmemesini de öğütlüyordu.

    Babam annemim sözünü dinliyor, ablama nazik bir uyarıda bulunmaya çalışıyordu:

    – Kızım! Annene söylediklerin hiç doğru değil. Senin böyle sözler söylemeye hakkın yok. 0 senin annen. Ona nasıl hakaret edersin?

    – Neden hakkım olmasın? Ben özgür bir insanım, bana kimse karışamaz. Ne istersem yaparım!

    Babam duydukları karşısında şoke olmuştu. Öfkeyle kendine hakim olamayarak ablama bir tokat attı. Bir hafta evden dışarı çıkmama cezası verdi.

    İki gün sonra annem evde yokken bir telefon geldi. Telefonu ben açtım. Telefondaki Nur diye birini soruyordu. Ben, Nur diye biri olmadığını söyledim. Ablam telefonu aniden elimden çekerek aldı. Kısa bir konuşmayla randevulaştılar. Ablama:

    – Senin adın Nur mu? dedim. Ablam öfkeli bir şekilde:

    – Evet Nur! Nurgül eskidendi. Nurgül ismini sevmiyordum. Bu yüzden kısalttım,dedi.

    Dışarı çıkmak için hazırlık yapmaya başladı. Ben şaşırmış bir halde çıkmasının yasak olduğunu hatırlattım. Nereye gittiğini sordum. Nereye gittiğini söylemedi. Annemin çantasından da bir şey aldı. Biraz sonra dönerim diyerek çıkıp gitti.

    Annem gelince olanları anlattım. Annem hemen çantasına baktı. Biriktirdiği paralar ve altınları yoktu. Babama telefon açıp olanları anlattı. Babam telefon görüşmesinden sonra eve geldi.

    Akşam olmuş, hâlâ ablam gelmemişti. Bütün tanıdıklarımızı, ablamın gidebileceği yerleri aradık, ama nafileydi. Sanki yer yarılmış, içine girmişti. Polise haber verilmesine rağmen aramalarımızdan sonuç alamamıştık.

    Sabah oldu, ablamdan bir haber alamadık. Umudumuz gittikçe azalıyordu. Aradan üç gün geçtikten sonra polisten bir telefon geldi. Babamı arıyorlardı. Babam telefonda kısa bir görüşme yaptı. Morali bozulmuştu.

    Annem merakla babama ne olduğunu sordu. Babamın gözleri yaşlarla dolmuştu. Çok üzgün görünüyordu. Annemin ısrarları üzerine:

    – Yüksek dozda uyuşturucudan ölen bir genç kızın cesedini bulmuşlar bakmamı istiyorlar. Ben biraz sonra gelirim, dedi.

    Babam telaş içinde evden çıkarken, annem hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

    Babam gittikten sonra ağabeyim annemi teselli etmeye başladı. Ben ise ilk defa adını duyduğum uyuşturucunun ne olduğunu bile bilmiyordum. Bir saat sonra babam geri geldi. Ağzını bıçak açmıyordu. Anlaşılan ceset ablama aitti.

    Annem, babama soru soruyor, hem de yavrusunu kaybetmenin acısıyla gözlerinden yaşlar akıyordu.

    Evet ablam ölmüştü, o artık yoktu. Bir daha gelmeyecekti. Hepimiz de son derece üzgündük. Ablam yanlış arkadaş seçiminin sonucu hayatından oldu. Hayatının baharında bu dünyadan ayrıldı.

    Uyuşturucuyu yapanlara, satanlara, insanların hayatını karartanlara lanet ediyorum. Uyuşturucu bir zehir. Onu, biraz zevk alabilmek için sonlarını düşünmeden kullanıyorlar. Sonunda da hayatları feci bir şekilde bitiyor.

    Şimdi ben ölen ablamın yaşlarındayım. Bu kötü olayı hiç unutmadım, unutmayacağım da.

    Ablam kötü arkadaşlarının, uyuşturucunun kurbanı oldu. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Tüm gençlerin ailelerine saygı göstermelerini, onları küçük görmemelerini, uyarılarını dikkate almalarını istiyorum.

    Ablam annemin uyarılarına uysaydı, babam bizimle biraz daha ilgilenseydi şu anda belki hayatta olacaktı.

Sayfa 2 Toplam 3 Sayfadan BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu

Benzer Konular

  1. Bayram ve Bayram Namazları
    By EXiR in forum Dini Bilgiler
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 06-12-2007, 02:05 PM
  2. Aşk Hikayeleri
    By HeLiN in forum Deneme, Hikaye
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 03-21-2007, 07:46 PM
  3. Aşk Hikayeleri
    By SiyaH in forum Aşk Hikayeleri
    Cevaplar: 87
    Bölüm Listesi: 03-14-2007, 04:58 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]