Bir süredir evdeki sivrisinekler onda paranoya duygusu yaratıyor. Sanki dünyadaki tüm sivrisinekler birleşip tüm kanını emecekler. Vücudunun milyonda biri kadar olan bir canlıyla resmen savaşıyor. Sivrisinek kovucu tableti fişe takıyor, yine sivrisinek kovucu spreyi evin tümüne sıkıyor. Ara sıra azaldığını fark edip süper markette en iyisini almak için bir saat kadar tüm spreylerin kutularını okuyor. Ama hala istediği sonucu alamadığı kesin. Bunun dışında gözleri sürekli duvarları, havayı tarıyor uçan bir yaratık görme umuduyla. Görünce deli gibi peşinden koşuyor, çok sinirleniyor kaçırınca. Muharebe kaybetmiş komutana benziyor bu anlarda. Sinirli, üzgün ve hatasını fark etmiş olmanın utancını yaşıyor. Belki iki elini çırpıp sivrisineği öldürecekken acele ettiğini fark ediyor,belki de duvara sert vurmayıp elinden kaçırıyor avını.
Peki, ben bunları nereden biliyorum?
Bu eve geçen yıl taşınmıştı. Bir yatak, bir sandalye ve masadan oluşan odasındaki eşyalar gün geçtikçe arttı. Önce bir bilgisayar geldi, sonra TV, müzik seti derken doğru dürüst bir görünüme kavuştu evi. Buradan sadece kendi odası görünüyor. Perdeleri çok güzel, en azından dürbünden bakınca transparanlığı iyi yakalamış.
Daha önce bu evde iki bayan oturuyordu. Akşama kadar izleyebiliyordum onları. Önceleri lezbiyen zannediyordum ama sonra eve erkek arkadaşları gelince durumu anladım. Akşamları güneşlikleri kapatıp dışarıdan izleyenleri engelliyorlardı.Bilirsiniz; bir binada iki genç kız aynı evi paylaşıyorsa,mutlaka ne yaptıklarını merak eden komşuları vardır.
Yalnız yaşayan dostumun üst katında yaşlı bir amca oturuyor. Hayatı rutine bağlamış. Tek yaptığı sabah kalkıp dişlerinin kestiği kadar bir şeyler yiyip ardından TV’nin karşısına oturmak. Prostatı var sanırım, bu kadar başından ayrıldığına göre TV’nin başka bir olasılık gelmiyor aklıma. Üzerinde gazete serili olan masada birkaç parça esmer ekmek, domates, salatalık gibi hafif yiyecekler, bir sahan ve bir de demlik var. Ara sıra oğlu geliyor ziyarete. Oğlu gelince bir anda dili açılıyor, vır vır bir şeyler anlatıyor. Anladığım kadarıyla oğlunun işleri yoğun, tornacı olabilir, en azından emek yoğun çalışanların yorgun yüzünü taşıyor. Oğlu hiç gülmüyor, az konuşuyor, ilgisiz, biraz TV izliyor, elindeki poşetleri masaya bırakıyor ve :-):-):-)tir olup gidiyor. 30–35 yaşlarında ve hala babası sigara içtiğini bilmiyor. Evden az uzaklaşınca hemen tellendiriyor bir tane.
3. katta yeni evli bir çift var. Terapi yetmemiş gibi, hala açlıkları dinmedi. Evliliğin bir kutsallığı vardır, ne bileyim. Paylaşımdır, ortaklıktır, yoldaşlıktır. Bunların paylaşımı tek yönde; ----. O kadar aynılar ki röntgenlemeye bile deymez.
4. katta sabahtan akşama kadar bilgisayarın başında oturan 15–16 yaşlarında bir genç var. ----- siteler, bilgisayar oyunları, Chat, sörf derken çocuğun günü bitiyor. 20 saat aralıksız -çiş molaları dışında- bilgisayarın başından kalkmadığı oluyor. Perdesi de annesinin tercihlerine göre açık veya kapalı. Gencin etrafındaki hiçbir şey umurunda değil. Annesi sürekli meyve suları, sandviçler getiriyor. Çocuk arada acıktığını duyumsayınca birikmiş nevaleyi midesine indiriyor. Çok fazla mastürbasyon yapıyor. Bu kadar saat internette Chat yapıp bir kız arkadaş bulamamış olması düşündürücü. Niye vaktini bu kadar boşa harcıyor anlayabilmiş değilim.
Son katta yaşlı bir aile oturuyor. Onlar da rutin. Sabah birkaç gazeteyi kapıcı evlerine bırakıyor, kahvaltı ve evin beyinin gazete faslından sonra iki kahve içiliyor. Kadın yemek yapıyor, bey dışarı çıkıp gereken malzemeyi alıyor. Sonra yemek yeniyor ve TV’nin karşısında geçen boş saatler. Hafta sonları çocukları torunlarıyla beraber ziyarete geliyor. Torunlardan küçüğünü buraya bırakıyor çocukları. Çocukları orta sınıftan anladığım kadarıyla. Küçük çocuk evde olduğu zamanlar hayatlarında ki griliğin tonlarında değişmeler oluyor. Yüzler gülüyor, şakalaşılıyor, koşuşturuluyor. Ama artık izlemeye değmez.
Son gözdem bu çocuk. Bir şeyler var bunda. Eve, ilk geldiği zaman sersem tavuk gibiydi. Şehrin bu yakasına ilk defa gelmişti anlaşılan. Yalnızdı, ruh sağlığı yerindeydi. En azından uğraşları vardı. Gitar çalıyor, kitap okuyor ve kâğıt üzerinde bu mesafeden anlayamadığım bir takım işler yaparken bir şey bularak seviniyordu. Belki edebi bir şeyler belki de bilimsel bir takım çalışmalardı yaptığı. Ara sıra içiyor sigara kullanmıyordu.
Sonra bir gün evde deli gibi ağladığını gördüm, hüngür hüngür ağlıyordu. Neye ağladığını anlayamıyordum. Çünkü ağlanabilecek bir durumu yoktu. Sadece ağlıyordu. Onu ağlatabilecek bir şeyler düşünmeye çalıştım önce. Kız arkadaşı yoktu, ailesi yoktu, arkadaşı yoktu. Tamam, ara sıra evden çıkıp bir yerlere gidiyordu ama bugün evden de hiç çıkmamıştı, telefonla da konuşmamıştı. Sadece kâğıtlarını açıp birkaç saat bir şeyler yaptı ve mutlu da oldu. Sonra CD’den film izledi. Komediydi anladığım kadarıyla, gülüyordu paso. Sonra nedenini anlamadığım bir şekilde ağlama krizine girdi. Kendini duvarlara vurmaya başladı bir ara. Dehşete kapılmıştım. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Fakat gidip de “Ben seni karşı binadan röntgenleyen pezevengim” diyemezdim. İzledim sadece, tarafsız kaldım ve taraf oldum. Salak çocuk hala bitmedi ağlaması, bozuk p:-):-):-)oloji durumları. Elimde lanet dürbünüm, hiçbir şey yapamamanın ve gizli kalması gerekli olan hislerini kamuya açmış olmanın utancını yaşıyorum. Daha doğrusu adını sanını bilmediğim ama hakkında çok şey bildiğim, hayatını nasıl sürdürdüğünü hayatındaki insanlardan daha çok bildiğim dostum; bunları bana sen yaşatıyorsun. Büyütüyorsun beni ve büyüyorsun gözümde biraz daha.
Bir şeyleri kafasına takmaya başladığının miladı olarak o deli gibi sebebini bilmediği zırladığı günü verebilirim. Sonraki birkaç günü odasına getirdiği birkaç parça ekmek biraz su ve az biraz hazır yiyecekle geçirdi. Yatağın içindeydi ve hiç durmadan tavana bakıyordu. Bir ara göz göze geldik. Uzun süre benim bulunduğum tarafa baktı. Bende uzun uzun onun yorgun gözlerine baktım. Tekrar aynı senaryo; ağlama krizi. Sinirlerim yıpranıyordu. Gözümün önünde gencecik bir insanın yitip gitmesine dayanamıyordum. Sinirleri artık ağlamaktan tamamen boşalınca o normal hayatına döndü bende rutin seyirlerime başladım. İçim rahattı. İntihar etmeyecekti. Uzun süre beynimi kurcalayan bu olasılık ortadan kalkmış gibi görünüyordu. Ben de sıkılmıştım artık gözümün önünde cereyan eden depresif ruh halinden ve gözümü üst katlara çevirmiştim.
Bakışlarımı 4. kattaki çocuğa çevirdim. Bilgisayar denen çağımızın sessiz devriminin içinde yaşayan aptal insanlardan biri daha. Bilgisayarın içindeyiz. Gerçi görsel elektronik cihazlar çoğumuzu esir aldı ancak bu muydu? Bu kadar mıydık?
Eleman daha heyecanlı bu aralar. Chatte vakit öldürmüyor gibi. Daha doğrusu Chat yapıyor ancak daha verimli sanki daha bir heyecanlı. Bilgisayarın sağ üst köşesinde seçemediğim bir görüntü var, hareket ediyor, film gibi. İlk önce görüntüyü film zannettim. Anlamalıydım onun sarışın, kendi yaşlarında bir kız olduğunu. Görüntülü Chat olayı. Annesi odaya zırt diye girince kovmasından belliydi özel bir haltlar karıştırdığı. Sabah kalkıp saçını başını yapıp oturuyor bilgisayarın başına. Ruh ikizini buldu anlaşılan. Ulan birbirinize dokunmadan ne bok yemeye… Of of… Aşka bak!
Artık seni izlemeyeceğim, boş teneke. Çık şu aptal kutusunun içinden. Birde TV’ye laf söylerler aptal kutusu, klişe bilmem ne diye. Nasıl aptal kutusu bu alet? TV bunun yanında misk-ü amber kalır.
Yaşlı çift hep aynı tempo, slow motion, koyun gibiler. Her şeyleri aynı, heyecanları, yedikleri, içtikleri, konuştukları ve izledikleri. Demek ki bu kadar yaşlanmamak lazım. Hayattan zevk almak giderek zorlaşıyor bu yaşlarda. Kabak tadı vermez mi bu kadar aynılık anlamam.
Genç çiftimiz terapi sonrası kavgaya başladı. Ben bıkmıştım sizin sevişmelerinizden. Siz de tükettiniz sonunda birbirinizi. Son olarak erkeğin evden ayrılmasıyla sonuçlandı bu süreç. Tabi arada yaşanan erkeğin kadına uyguladığı şiddetin tek canlı tanığı olmak ayrı bir utanç.
Röntgencilik hoş bir uğraş olmaktan çıktı artık. Şiddet, manik depresif hezeyanlar, erkek egemen toplum, yaşlılık sendromu, tüketen bireyler derken kabak tadı verdi.Kısaca karşımdaki bina yaşadığımız toplumun bir panoraması…
Yine zemin kattayız…
Gencin duvarında artık kült hale gelmiş filmlerin afişleri vardı. Pulp fiction, fight club, trainspottig gibi. Gerçi adını buradan seçemediğim birkaç film afişi daha vardı bir zamanlar. Yeraltı kültürünün kla:-):-):-)leri de diyebiliriz. Şimdi duvarda beyaz kocaman kâğıtlar var. Beyazın üzerine koli bandının o iğrenç bok rengi kalıntıları var. Öncelikle bu bok rengi kalıntılara anlamlar yüklemeye kalktım. Dürbünle duvardakilere bakıp bir yandan da resimlerini yapmaya çalıştım. Öküzlük bende çocuk afişleri ters yapıştırmış. Hangi arada yaptı çözemiyorum bir türlü!
Artık hiçbir hareketini kaçırmamak için camın önünde yatıp kalkıyorum. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak içinde gidip küçük çapta bir teleskop aldım kendime. Meret de ne pahalıymış. Benim emektar dürbünün gözünden kaçıyordu artık bir takım olaylar.
Neyse geri dönersem eğer konumuza; vicdan azabı çekiyorum. Çocuk tozutuyor. Teleskopumun bana sağladığı nimetlerin sayesinde izlediğim görüntüler beynimde daha kalıcı hale geliyor ve bu durum rahatsız ediyor uykularımı.
Duvarların üzerinde görülmeyen bir takım canlılara saldırıyor. Kendini yatağın üzerinden aşağı atıyor, gülme krizlerine giriyor sonra bir duruluyor. İki günü hareketsiz geçiriyor. Hareketsizliğini yine hiperaktivite takip ediyor. Elektrik süpürgesini fişe takıp her yeri temizliyor. Duvarları bile süpürüyor. Tavanı süpürmede bayağı zorlanıyor. Posterlerin tersliği yetmedi. En büyüğü el kadar olacak şekilde, öklidyen geometriye aykırı olan şekillerde kesip hepsini karma karışık yapıştırdı odasına. Arada gözüken duvar boyasını da bıçakla kazıdı. Leğen satın alıp odasına koydu ve tüm boşaltım sisteminin ürettiklerini leğene boşaltmaya başladı. Leğen bir ara taştı. Sonra yeni bir leğen sonra bir tane daha, bir tane daha… Derken göt kadar odası boklu çişli leğenlerle doldu taştı. Leğenlerin tamamının çöpe atılmasıyla bu sorun çözüldü. Tabi o arada oluşan sinekler vardı odasında ki şimdide odaya sinmiş olan leş gibi kokunun dayanılmaz cazibesine kapılıp evine dolan sineklerle uğraşıyor.
Leğen vakasından sonra aklı başına gelmiş gibi. İlk ağlama krizinde duvara atıp parçaladığı telefonun yerine gidip yenisini aldı. Arada uzun telefon görüşmeleri yapıyor. Bu telefon görüşmeleri su içindeyken şnorkellerle alınan nefeslere benziyor. Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra yine kendi dünyasına hapsoluyor. Telefonda ne konuştuğunu anlamasam da, birilerine bir dünya dert yanıyor, çok sinirleniyor. Yakın ancak uzakta olan arkadaşları olmalı konuştuğu kişiler. Bağırıp çağırıyor, telefon kapanıyor ve aynı hezeyanlar gelip buluyor onu.
Leğenlerin yaratmış olduğu pis koku, uzun zaman değişik yaratıkların eve doluşmasına yol açtı. Bok sinekleri, bok böcekleri, sivrisinekler vs… Duvarlarda cinsini seçemediğim envai çeşit böcek dolaşmaya başladı. Tam düzeldi derken, tüm beynini meşgul etmeye başladı Allah’ın belası böcekler. Hadi uğraşma artık şu sineklerle ne gereği var. Bırak ısırırlarsa ısırsınlar sağını solunu. İki tane kıçı kırık sinek yüzünden depresyondaki arkadaşım iyice dibe batar hale gelmiş durumda.
Yok, bu böyle olmayacak. En iyisi gidip onunla konuşmak. Ama nasıl? Ona bütün gördüklerimi olduğu gibi itiraf edemem ki! Tamirci diye gitsem acaba kabul eder mi? Yada başka bir şey. Neden aklıma gelmedi ki daha önce?
Çalışma masasının çekmecelerinde ki kâğıtlarını çıkarıp uzun süre sevgiyle okşadı, seyretti onları. Sonra sakin sakin ağlamaya başladı; yavaş yavaş ve hıçkırmadan. Hani gözyaşlarınız kirpiklerinizde kalır, birikir, büyür büyür ve büyür. En sonunda artık alt kirpikleriniz taşıyamaz hale gelir üzerlerindeki yükü. Aslında ruhunuzda kaldıramıyordur gözlerinizden akan damlaları. Sonra damlar, şıp diye ve kâğıt üzerine düşerse eğer, boyundan daha büyük bir iz bırakır oraya.
Bu tempoyla uzun süre ağladı. Ben de ağlıyorum artık. Büyük geliyor bu durum. Bir ara üst katlara çevirdim teleskopumu. Hayatın şaşılmaz derecedeki garipliğini bir kez daha görüyorum orada. Bir bina düşünün ve benim gözetleyebildiğim beş dairenin tümümde o kadar abuk sabuk şeyler dönüyordu ki... Genç bir kadın eşi tarafından terk edilmenin acısını çekiyordu, 16–17 yaşlarındaki bir çocuk annesinin masasına bıraktığı sandviçleri tıkınıyordu, bir yandan da Internet üzerinden konuştuğu kıza davetkâr bakışlar atıyor. Yaşlı, ömrünün son anlarını yaşayan amca televizyonun karşısında elma yiyor. Rendelenmiş meyveleri kaşıklıyor daha doğrusu. Yaşlı çift, TV’deki sanattan yoksun içinde Anadolu esintileri olan diziyi izliyor. En alttaki arkadaşım sessiz sessiz ağlıyor. Beş daire ve birbirinden farklı, bir o kadar da aynı yaşamlar.
Buldum! Evet çocuğun evini ilaçlamaya gideceğim! Sabah erkenden, apartman yöneticisinin beni gönderdiğini ve her evi haşere ve böcek vs. için ilaçlamamı emrettiğini söyleyeceğim. Zaten eve kapağı attım mı gerisi kolay. Bunca yılın tecrübesiyiz elbet konuşuruz, ikna ederiz. Belki benim eve getirebilirim.
Çocuk hala yerde aynı pozisyonda ağlıyor. Bağdaş kurmuş, dizlerine o değerli çalışmalarını almış ağlıyor. Benim ağlamaktan gözlerim kapanıyor ve cidden sıkıldım bu durumdan. Yarın erkenden gidip çözerim.
Koltukta uyumak iğrenç bir his veriyor sabahları. Sırtım, boynum, belim, kolum, başım –her yerim- zonkluyor. Sancılarla uyanıyorum. Öğlen olmuş. Gecenin bir yarısına kadar karşımdaki dostumla ağlayınca gözlerim kapanmış ve anca şimdi uyanabildim. Ilık başlayıp soğuk biten bir duş, mısır gevreği ve koyu bir kahveden oluşan sabah terapimi bitirince gelip yine kuruldum koltuğuma.
Gördüklerim ilginç. Odanın ortasında etrafa düzenli sayılabilecek şekilde yayılmış beyaz dosya kâğıtları, bir kupa, yatağın üzerine çıkarıp fırlatılmış bir tişört... Dağınık bir görüntü ve arkadaşım odasında değil. Seyretmeye devam ediyorum, pek geleceğe benzemiyor. Bende kapıcının bıraktığı gazetelere dalıyorum.
Yine iğrenç politikacıların yuvarlak lafları, gasp, cinayet, soygun, tecavüz gibi adli vakalar. İkinci sayfada kim kimi beceriyor haberleri. Arada bir yığın reklâm, seri ilan... Spor sayfasında asparagas haberler ve en arkada yarı çıplak bir manken. Bir iki karikatür, köşe yazıları, gerekir-cilik, determinist, amprist yorumlar, terör saldırıları. İnsanın içinde umut uyandıracak hiçbir şey yok hiçbir yerde. Hiç.
Dostum hala görünmüyor ortalıkta. Dün gece onu öyle ağlarken görünce bir anda nasılda cesaret doldu içim. Ama bir türlü gidemiyorum. Yine aynı kırılganlık. Eminim gitmeye kalksam sürüyle neden bulurum gitmemek için. Olur ya hani; herkeste de vardır: bir şeyi yapmaya karar verirsiniz ama yapmamak için iki dakikada türlü nedenler bulursunuz kendinize. Benimki de o hesap.ilaçlama maskesi, elimde raid sinek savarla gidecek değilim, zaten çocuk kullanıyor onlardan. Sonra iş kıyafeti, önceden tasarlanmış cümleler ve hesaba katılmamış olan aksilikler. Hayır, şu kıç kadar sokaktan karşı binaya gitmeye kalksam Londra asfaltına döner geçemem karşıya. Hem ayaklarımın ileriye doğru gideceğini kim söyledi?
Yada başka birini yollayayım evine. Mesela yumurta isteyen komşusu gitmiş olsa. O arada içeriye göz atıp bir konu bulup konuşsa. Hiçbir şey yapmasa da ağzından bir iki laf alsa olmaz mı? Olmaz tabi öküz! Hala yok. Saat dört olmuş endişelenmeye başlamalı mıyım?
Bugün 3. gün ve dostum hala ortalıkta görünmüyor. Sadece banyo olduğunu düşündüğüm, odasının hemen antreye açılan yerin sağındaki kapıdan bir ışık huzmesi yayılıyor. Oda dar geldi banyoya geçti anlaşılan. Işığı da odasının kapısının küçücük kalmış aralığından görebiliyorum. Lanet olsun! Ya çık artık ortaya!
4. günün sabahı artık yeter deyip dayanıyorum kapısına. Yumruklamaya başlıyorum kapıyı ve gürültü koparıyorum. Karşı komşusu bana dört gündür dışarı çıkmadığını söylüyor. “Biliyorum” diyemiyorum. Diyebildiğim: “Benden bilgisayar satın aldı ama üç aylık taksiti birikmişti bir bakayım” oldu. Kadın da meraklı bir şey, komşular olur ya hani evinizde karıştırdığınız her halttan haberleri vardır; o cinsten. “Çıkmadığına göre evdedir herhalde” diyorum. O da “Bilmem ki olabilir” diyor. Salakça diyaloglar. Zili birkaç defa daha çalıp gidiyorum. Muharebe kaybetmiş komutan benim şimdilerde.
Dördüncü ve sonrası günlerde ciddi anlamda bir umursamazlık ve boş vermişlik sardı etrafımı.Ne gözlediğim evler ne de başka bir şey ilgimi çeker oldu. Rehavet çöktü üzerime. Ama yanından geçerken yine de bir göz atıyordum genç dostumun odasına doğru. Tabi bunca yaşanmışlık var. Bir anda sırtını dönemiyor insan sevdiklerine.
5, 6, 7, 8... derken sessizce ağladığının ertesinde ki 12. günde eve birileri giriyor.Tesadüf eseri camın önünden geçerken karşı binanın kapısının önündeki kalabalığı fark ettim. Ve yine teleskopumla olanların canlı tanığıyım. Korktuklarım bir bir başıma geliyor. Ambulans, polis arabası ve resmi giyimli birtakım görevliler dostumu ziyarete gelmişler. Önce odaya giriyorlar, maske takmışlar ve yüzleri ekşimiş gibi. Aklıma o olasılığı getirmek istemiyorum ama öyle bir yerleşmiş ki çıkmıyor.
“Hayır, olamaz” diyorum. Banyo kapısının önündeler şimdi. Bakıyorlar, kapıyı açmaya çalışıyorlar. Son olarak omuzlanıyor kapı. İçeriye kapıyı kırıp giren görevli kendini dışarı atıyor. Küfürler ediyor, bağırıyor çağırıyor. Ambulanstan bir sedye giriyor binaya. Sedye üç kişiyle dışarı çıkıyor. Polisler odayı araştırıyor. “Orası ölmüş birine ait bir oda ve karıştırmamanız gerekli” diye bağırmak istiyorum olmuyor.
Ambulans gidiyor. Şimdi evde benim eski meslekten birileri var; ilaçlamacılar. Evdeki eşyalar boşaltılıyor, ev ilaçlanıyor. Her şey bir kamyonete dolduruluyor. Kamyonetteki yüke ilaç püskürtülüyor.
Ortam sakinleşince binaya gidiyorum. Karşı komşusu yine açıyor kapıyı. Çok fazla çaba harcıyor üzüntülü görünmek için. Çocuğun bileklerini kesip, klozetin içine soktuğunu, sifonu çektiğini ve bu zamana kadar evde çürüdüğünü anlatıyor. Sinirlerim alınmış gibi. Şaşırmıyorum, üzülmüyorum, hatta içten bir sevinç duyuyorum. İstediği oldu sonunda. En büyük özgürlüğünü kullandı ve gitti.
Arkasından bıraktığı notu ertesi günkü gazeteler yazıyor. “Çok klişe bir durum insanı intihar etmeden önce not bırakması. O olmadan da olmuyormuş. Gidiyorum. Umarım hayat orada da devam ederse sizin gibi pisliklerle karşılaşmam. H.O.Ç.”
İnanın hala “H.O.Ç.” ne demek onu araştırıyorum. Ama bir bulguya rastlayamadım. Tek düşündüğüm “pislik” diye benden söz etmediği. Tek ortağı bendim çünkü.

(alıntıdır)