Ders saati yaklaşıyordu.içinde tarifi imkansız bir sevinç ve heyecan vardı.çaycı bardağı küçük sehpaya bırakırken,
_afiyet olsun hocam,dedi.
_sağ ol,dedi öğretmen.sehpanın üstündeki siyah çantasını aldı.akşamdan hazır ettiği notlarına bakarken bir yandan da
demli çayını yudumluyordu.

çayocağının önünden geçen otobüslere gözü takıldı.insanlar yığınlar halinde oradan oraya kısa göçler yapıyorlardı.otobüsün içinde belli belirsiz gördüğü insanlar ve yüz ifadeleri hakkında düşünmeye başladı.kederli ,uykulu öfkeli yüzler...uyuyan insanlar...

bütün bu evren ne karmaşık bir yapıydı.aynı aynı anda farklı ya da çapraşık düşüncelere gark olan insanlar...muaazzam bir tiyatroydu bu ve herkes kendini oynuyordu.

tekrar saatine baktı.birer ikişer çocukları önünden geçiyor,günaydın öğretmenim diyordu."öğretmenim"...ne güzel bir yakıştırmadır bu insana.benim öğretenim anlamında...o an bir kez daha sevdi kendini öğretmen.bencil egolarından dolayı değil,birilerinin "öğreteni" olduğu için...

karmaşık düşünceleri sabah buğusundan kurtulur kurtulmaz,tekrar ders notlarına bakarak,çantasına yerleştirdi.bugün hayat bilgisi dersinde hayatı anlatacaktı..kendisinin derinlemesine girdabında döndüğü bu hayatı en yüzeyselinden o küçük beyinlere nasıl anlatacağını düşündü.acıyı bilir miydi çocuklar,geçimi savaşları....savaşlar nasıl anlatılırdı çocuklara...kimin haklı kimin haksız olduğunu nasıl anlatacaktı.

sınıfında çok çeşitli etnik ve kültürel farklılıklar taşıyan ailelerden gelmiş onlarca temiz dimağ vardı.ne yazık ki bir çoğunun beyninde kalem ucu kadar lekeler belirdiğini fark ettiğinden üzüntüsü tarifsizdi.ailelerin,kendi kültürel mirasçısı olarak gördükleri çocuklarının beyinlerine bu kalem uçlarını batırmalarından çok kere rahatsızlık duymuş,bunu velilere münasip bir dille anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamamıştı.çocukların yaşları büyüdükçe o kacaman ve tek olan oyun grubu,yerini küçük masum ama ilerisi için tehlikeli öbekleşmelere bırakmıştı.bu yüzden aile ortamında lekelenmeya başlayan beyinleri bir derste nasıl durulaştıracağını sezemiyor,sıkıntısı kalbinden taşıyordu..

ama baş koyduğu bu yolda,yılmamaya kararlıydı.sürekli okuyor kendini geliştirmeye gayret ediyordu.ev içinde pek arayanı soranı olmadığı için kendini bu davaya vakfetmişti.ama zaman zaman kendini sonsuz bir yanlızlığın içinde hissediyor,tek başına yel değirmenleriyle savaşan Don Kişotu daha iyi anlıyordu.

bir öğretmen de olsa onun da acıları hüzünleri vardı.dünyası sadece okuldan ibaret değildi elbette.ama okul onun yegane sığınğıydı.dünyadaki tüm kederlerden uzak, bir kaçış, bir kurtuluş,bir var oluş yeriydi...çocuklar içinde,çocuklar gibi geçirdiği saatler ne yazık son zilin çalmasıyla yerini yetişkin olmanın sonsuz boğuculuğuna bırakıyordu.o vakitten itibaren yaralarını hissediyor,acıyan yanlarını sahte gülücüklerle gizlemeye çalışarak evinin yolunu tutuyordu...

kendince buna da bir çare bulmuştu.okuldan geri kalan zamanın büyük bölümünü çocuklara yeni birşeyler anlatabilmek için araştırmalara ayırıyordu.kimi zaman köşedeki kitapçıdan aldığı kitaplardan,kimi zaman internet ve gazetelerden öğrendiği yaşama dair ilginç konuları not ediyor, son dersin yarım saatini bu konuya ayıryordu.

bugün anlatacağı konuyu gazeteden okumuştu.bilim adamlarının dünyaya benzer yenibir gezegen bulduğunu,içinde hayat olup olamayacağını,canlıların yaşaması için neler gerektiğini anlatarak tartışmaya açacaktı.

bu konu ile ilgili çalışmalarını hazırlarken eşi çalışma odasının kapısını hafif aralayarak içinde iyi kötü hi bir duygu barındırmayan bir ses tonuyla
_yemeğe gel,seni bekliyoruz , dedi
öğretmen bu ifadesiz sesle daldığı alemden sıyrılıp,
_başlayın geliyorum,dedi.yarım bıraksa tekrar toparlaması zaman alabilirdi.sırtı kapıya dönük halde,kapının kapanma sesini bekliyordu.bir müddet geçti kapanma sesi duyulmadı.öyleyse muhtemel bir savaş onu bekliyordu.günün bu saatinde buna hiç gücü olmadığını anladığından masadan kalktı ve eşinin ardından yemek masasına yöneldi.

neredeyse askerliği gelen oğlu kulağındaki müzik çaların sesini sonuna kadar açmış masadaki sandalyesinde hop oturup hop kalkıyordu.ne dediği anlaşılamayan bir acayip müzik nedense masada öğretmenden başka kimseyi rahatsız etmiyordu.çünkü herkes kendi aleminin yükünü sırtlamış gidiyordu.kızına baktı.cep telefonuyla mesaj yazıyor düşünme molalarında burnundaki acaip halkayla oynuyordu.yazarken gah gülüyor,gah değişik argolarla yüz ifadesini şekilden şekile sokuyordu.

eşi de sofraya oturduktan sonra bu saadet yuvasının yemek resitali başlamış oldu.hem yemeklerini yiyor,hem az önceki hallerine kaldıklrı yerden devam ediyorlardı.eşi acele ile bir dizi açmış gözlerini televizyondan ayırmadan yemeğini kaşıklıyordu.

iştahı kesildi.yediği her lokma boğazında zehir oluyordu.az önce kendini dünyayı kurtaracak kadar bilgili ve cesur hissedeken şimdi acizliğinin en son noktasında yüreği yanıyordu.
bu yuva benim.ama ben bu insanların hayatında neredeyim.hani onlara çocukken öğrettiğim güzellikler,hani bu sofranın aşkı ,diye ağlamaklı oldu.

daha dün anlat baba diye dizinin dibinde tepinen çocuklar şimdi anlattıklrına deli saçması,giden gören var mı,biz çocuk muyuz,off baba sıktın gibi tepkiler vermeye başlamışlardı.sokak,ortam,çağ çocukalrı hızla değiştirmiş,ne anlattıysa ne yaptıysa bu döngünün önüne geçememişti.çok kere kendini suçladı.ama aslının öyle olmadığını içten içe kendi de biliyordu.çünkü onlara baba,öğretmen arkadaş olmak en büyük zevkiydi bir zamanlar.

ya eşi...çoktandır kendi aleminde yaşamaya başlamıştı.kendine bir küme çizmiş,öğretmeni bu kümenin dışında bırakmış gibidi.arkadaş toplantıları,çarşı pazar,ev işleri,hele hele televizyon onun dünyasının vazgeçilmezleri olurken,gittikçe yanlızlaşan öğretmen,bu evde istiridye gibi yaşamayı kabul etmek zorunda kalmıştı.

hadi çocukları bir derece anlayabilirdi.gençtiler ve bir süreçten geçiyorlardı.mayalarının temiz olduğuna gönülden inanıyor,günde beş vakit
rabbine onlar için dua ediyordu.düzeleceklerine emindi,ya da emin olmak istiyordu.ama ya eşi...ona ne oluyordu.severek evlenmişler birlikte pek çok zorluğa katlanmışlar yıllarca bundan dert yanmamışlardı.iyi kötü idare edip,kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorken,ne değişti de,aldığı paranın yetmezliği,kılık kıyafeti,yıllardır onay gören düşünceleri eski kafa görülüp münakaşa sebebi olmuştu.

kırk yaş aşkın yük gemilerine doldurulup,sonsuza gönderilmesine sebep sayılabilir miydi.hayır...dokunmanın,sarılmanın,eş olmanın hazzını hangi dizi,kıyafet yada kaç para verebilirdi.aynı yatakta yastıklarının en uzak iki noktasında çukur açan iki eş...öpmeyen dokunmayan,ısısı sıfıra inmiş iki beden, iki yabancı..oysa o eşini seviyordu,herşeye rağmen,sevmeye devam etmek için de olağanüstü bir savaş veriyordu kendiyle.

nasıl olurda bir zamanlar sevdalı bakan bu gözler artık karşısındakini görmez,sorunlarına bu kadar duyarsız olur.hadi gün içindeki telaşı anladık.ya tüm evrenin kapının ardında kaldığı odalarına girdiklerinde...gözler gözlere hiç mi takılmazdı...çarçabuk giyilen pijamalar ve dudaklardan gelişi güzel dökülen "allah rahatlık versin "cümlesi..ve sönen ışıklar...sönmek zorunda olan aşk ateşi..ne çabuk yaşlanmıştı bedenler ve yürekler.bir kaç kez sırtını dönüp yatan eşiyle konuşmak istemiş ama her seferinde "allahını seversen başka işin yok mu..."çıkışmalarıyla başlayan kavgalar ptlak veriyordu.bir iki bu halden sonra artık öğretmen konuşmaya davet etmeye bile utanıp sıkılır olmuştu.çünkü ne yapsa, kadın, altında nefsani bir dürtü aramakta türlü bahanelerle kavga zemini yakalamaktayı.o yüzden konuşmaktan da, arzulamaktan da vaz geçti bir süre sonra...ama sevmekten vaz geçmek istemiyordu.damı çöksün,yuvası dağılsın istemiyordu.içinde zerre huzuru olmasa bile..

aynı odada,aynı noktaya bakarken apayrı şeyler düşünen dört kişi...

kalbi daralmış tabağını alıp sofradan kalkmıştı.ne acıdır ki kimse sofrdan birinin kalktığını farketmemişti bile.

derinden gelen bir zil sesiyle irkilip kendine geldi.gözlerindeki nemi ve ruhundaki kederi silip,bardağında kalan son yudum çayıda içtikten sonra,ÖĞRETMEN ÇANTASI nı alarak okulun yolunu tuttu.
ya rabbi çok şükür,hayat yeniden tüm güzelliğiyle okul bahçesinde ona kollarını açmış bekliyordu...

Aynur Engindeniz