![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Deneme, Hikaye Burada deneme ve yazıları paylaşabilir ve bulabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
1953 yılında Watson ve Crick tarafından DNA molekülünün yapısı ve fonksiyonunun ortaya konulması başta olmak üzere
moleküler biyoloji ve biyokimyadaki gelişmeler hücrenin mükemmel bir plan ve programa sahip olduğunu gösterdi. Materyalistlerin ilk atmosfer ve yer yüzü şartlarında tesadüfen kendi kendine oluştuğunu iddia ettikleri hücrenin zannından çekirdeğine kadar müthiş bir ilim ve kudretin tecellisi olduğunu çok açık gören birçok bilim adamı zihinlerindeki tabiat tesadüf ve evrim gibi kavramları sorgulamak mecburiyetinde kaldılar. Aynı zamanda fosillerle ilgili çeşitli sahtekârlıkların ortaya çıkarılışı çok bol fosil bulunmasına rağmen ara fosillerin bulunamayışı ve bilim felsefelerinde Kuhn Popper ve Feyerabend gibi kişilerin bilime getirdikleri yeni bakış açıları paradigma ve bilimin yanlışlamaya açık olması gibi düşünceler evrim teorisini çok derinden sarstı. Fakat evrim teorisini ayakta tutan ve evrimin mekanizmaları olarak nitelenen bazı biyolojik kanunların işleyişini gösteren olayların haddini aşacak şekilde yorumlanması ders kitaplarında evrim teorisinin bir kanun gibi takdim edilmesine sebep oldu.Evrime karşı olan bazı bilim adamları evrim teorisini çürütmek ve yanlışlığını göstermek için fosil kayıtlarının tutarsızlığı ihtimal hesaplarıyla bir tek protein molekülünün bile tesadüfen meydana gelemeyeceği gibi bilgileri kullanarak evrimin sadece bir teori olduğunu kanun olmadığını kesin olarak pozitif bilim ölçüleri içinde ispatlanamayacağı şeklinde çok ciddi ve tutarlı iddialarını ortaya koydular. Ancak bu arada evrim teorisini çürütüp reddederken bazılarınca şöyle vahim bir hata yapıldı: biyolojinin temel bir kanunu olan değişim ve bu değişimin ortaya çıkışındaki biyolojik sebep olarak görülmesi gereken mekanizmaları da toptan reddetme şeklinde bir tutum ortaya çıktı. Bunun sebebi ise tabiata bakış açımızın yanlışlığı idi. Materyalist bir evrimi reddederken imanımıza zarar gelecek diye tabiatta câri olan değişim çeşitlilik ve zenginlik gibi aslında Allah’ın isimlerinin tecellisi ve canlılar üzerindeki tasarrufuna birer perde olan kalıtım adaptasyon izolasyon ve seleksiyon adını alan mekanizmaları da reddetme durumuna gelenler oldu. Biyolojiyi anlamadan sadece bir tepki olarak evrime karşı çıkarken canlıları değişmez ve statik olarak görmenin hem biyoloji biliminin bulgularına ters hem de yaratılışı savunalım derken Allah’ın ilim ve kudretine acziyet izafe etmek olduğunu bazı kişiler göremediler. Hâlbuki hem yaratılışa inanmamız hem de tabiatta asıl fail olan Allah’ın icraatında sebep olarak kullandığı mekanizmaları gerçek ilmi değerleriyle ve makul yorumlarıyla kabul etmemiz mümkündür.Ayrıca genel bir kaide olarak hiçbir yanlış görüş yoktur ki içinde bazı hakikat tanecikleri bulunmasın. Bu yüzden evrim teorisi içindeki varyasyon adaptasyon seleksiyon ve mutasyon gibi biyolojik vakaların gerçek mahiyetleri ile ideolojik yorumları birbirinden iyi ayrılmalıdır. Milyonlarca yıllık bir geçmişe ait müze hükmündeki kehribarlar içine hapsedilerek kalmış olan böcek fosilleri bugün yaşayan hemcinslerinden farklı olmadıklarını ve böceklerin değişmeden günümüze kadar geldiklerini apaçık göstermektedir. Evrim kelimesini bugün kazandığı ve ifade ettiği mana sebebiyle kullanmayıp bunun yerine kullandığım “biyolojik değişim” tabiri öncelikle bizim kabul ettiğimiz mânâda (canlılar âlemindeki hiyerarşik yaratılış zenginlik ve çeşitlilik anlamlarında) varlıklar âleminde görülen değişimler veya varyasyonlar ve bu değişimi ortaya çıkaran genetik ve çevreye bağlı faktörlerin incelenmesi olarak tanımlanabilir. Bu durumda bizim hiçbir zaman canlıları katı sabit ve değişmez yaratıklar olarak görmediğimiz anlaşılmalıdır. Zaten böyle bir iddia Allah’ın ilim ve kudretini sınırlamak olur çünkü Allah değişik isimlerinin tecellileriyle her an kâinata nazar etmekte ve her an yeni yeni yaratışlarla kâinatı şenlendirmekte ilim ve kudretinin cilvelerini yeni yaratışlarla göstermektedir. Eğer Allah’ın her yarattığı bir öncekinin tıpatıp aynısı olsaydı o zaman Allah’ın gücüne sınırlama getirilmiş olurdu. Mesela sanat kabiliyeti az olan bir marangozun hep alıştığı tipte masa imal etmesi gibi. Hâlbuki biraz kabiliyetli bir marangoz aynı malzemeden 8–10 çeşit değişik tipte masa imal edebilir. Sınırsız kabiliyeti varsa sınırsız sayıda birbirine benzemeyen masalar yapabilir. İlmi ve kudreti sonsuz olan Allah da dünyadaki aynı malzemeleri kullanarak genetik mekanizmaları sebepler olarak takdir edip sayısız isimlerinin sonsuz tecellilerini her an milyonlarca çeşitlilikte yaratışlar halinde göstermektedir. Bir elma ağacındaki yüzlerce elmanın hiçbiri diğerinin aynısı olmadığı gibi seneler boyunca o ağaçtan hâsıl olan elmaların da hiçbiri diğerinin tam olarak aynısı değil sadece biraz benzeridir. Demek ki evrimde bizim kastettiğimiz tanımın birinci vurgusu değişim ve bu değişimin ekolojik çeşitliliğin ve dengenin meydana gelmesinde oynadığı rolün önemi üzerinedir. Allah varlıkları ve hayatı değişim gelişme ve tekâmül kanunlarına bağlamıştır. Bu kanunların işleyişinde Allah’ın zıtları yaratması ve dolayısıyla değişimi kâinata temel bir prensip kılması görülür. Kâinatın hamuru içinde bu zıt şeyler birbirleriyle hikmetli şekilde karıştırılıp her varlığın özüne bu hamurdan konmuştur. Böylece kâinatın ilk yaratıldığı andan beri zıtların birbiriyle sürekli etkileşmesi neticesinde değişime bağlı tekâmül ve dinamik denge sağlanmaktadır. Bizim biyolojik değişim kavramı bağlamında gördüğümüz ölçü ve denge içindeki çeşitlilikle beraber değişime karşılık ideolojik evrim bu değişimin tesadüflerle şans eseri hikmetsiz kontrolsüz ve gayesiz olduğunu iddia ederek kâinattaki İlâhi hikmet ölçü ve gayelere gözünü kapatmaktadır.Evrimin ikinci vurgusu ise canlılarda değişimi ortaya çıkaran mekanizmalar üzerinedir. Bugünkü bilgilerimiz ışığında değişimi ortaya çıkaran zahiri sebepler genetik bilgideki değişiklikler olan mutasyonlar birbirinden uzun müddet ayn kalan (izolasyon) popülasyonların kendi içinde üreyerek görünüş bakımından önceden ayrıldığı ata popülasyonundan farklılık kazanması bulunduğu çevreye uygun özelliklerin ortaya çıkması (adaptasyon) bazı zayıf bünyelerin ve üreme başarısı gösteremeyenlerin nesillerinin azalması ve kaybolması (tabii seleksiyon)’dır. Evrimi yönlendirdiği iddia edilen mekanizmalar yanlış yorumlandığında yukarıdaki 25 metrelik dinazorun zaman içinde adaptasyon ve tabiî seleksiyonla aşağıdaki kertenkeleye dönüştüğü iddia edilir. Halbuki dinazorlar nesli tükenmiş sürüngen türleridir. Geetik ve moleküler biyoloji böyle bir tesadüfî dönüşümün mümkün olmayacağını göstermektedir. Allah’ın yaratırken sebepleri uygun yer ve zamanda uygun dozda uygun sırada ve kombinasyonda ardarda ortaya çıkarması O’nun izzet ve azametine bir perdedir. Bu açıdan tabiat sahnesinde gözlediğimiz yaratma fiilen ısı rutubet hava kimyevi elementler çeşitli radyasyonlar gibi sayısız sebepler uygun şekilde bir araya getirildiğinde ortaya çıkmaktadır. O halde zahiri birer perde olarak sebepler kabul edilir ve her iş için onların doğru sırada bir araya getirilmesi fiili dua olarak görülürse ve hakiki tesir Allah’tan bilinirse canlılardaki hadiseleri izah etmede ve anlamada sebeplere ait değişik mekanizmalar gözlem ve deneyle doğrulandığı sürece kabul edilebilir ve biyolojik olaylar sebepler dairesinde izah edilebilir.Bizler canlılardaki tür içi değişimlerin canlıların genetik programında kudret eliyle gerçekleştirilen planlı hücre bölünmeleri (mayoz bölünme) esnasında ortaya çıktığını görüyor ve biliyoruz. Cinsiyet hücrelerinin meydana gelişi sırasında kromozomlar arasındaki parça değişimleri ve çeşitli gen hareketlerinin ortaya koyduğu sonsuz çeşitlilik hiçbir zaman tür sınırlarını aşmayan fakat tür içinde varyasyonları ortaya çıkaran mekanizmalardır. Hâlbuki “mutasyonlar tesadüfîdir şansa bağlı olarak faydalı değişiklikler ortaya çıkabilir ve canlıyı geliştirebilir. Bir türden diğerine sıçrama şeklinde ani geçiş için birçok tesadüfî ve şuursuz mutasyon birikebilir” şeklindeki evrimci düşüncenin bugün deney ve gözlemle doğrulandığı görülmemiştir. Çünkü mutasyonları kurulu genetik nizama gelişigüzel tesadüfî müdahale olarak kabul etmek çok mükemmel bir jet uçağının makineli tüfekle gelişigüzel taranarak ortaya bir füze çıkmasını düşünmek gibi akıldan uzaktır. Nitekim bilgisayarla yapılan ihtimal hesapları binlerce tesadüfî mutasyonun aynı canlıda birikerek yeni bir türe dönüşmesinin mümkün olamayacağını göstermiştir. Herhangi bir değişiklik bütün olarak ortaya çıkmadığı takdirde eksik mutasyonlar sebebiyledir ve hatalı olacağından canlının zararındadır ve ölümüne sebep olur. Nitekim bazı hamilelerin mutagenlere maruz kaldıklarında ölü doğum yapmaları veya hilkat garibelerinin meydana gelmesi böyle mutasyonlar sebebiyledirBugün gen mühendisliği çalışmalarıyla gerçekleştirilen bazı bakterilere insülin senaaaleme kabiliyetinin kazandırılması da bir nevi planlı mutasyondur. Bu gibi küçük bazı özelliklerin genetik materyal transferiyle kazandırılması çalışmaları insanlığın binlerce yıllık bilgi birikiminin meydana getirdiği ilim ve teknoloji ortamında ilim adamlarının kasıt ve iradesiyle ortaya çıkarken milyonlarca gene sahip canlıların birbirinden tesadüfî mutasyonlarla türediğini iddia etmek ilim adına cahillikten başka bir şey değildir.Adaptasyon dediğimiz hadise de canlılara hayatlarını sürdürebilmeleri ve nesillerini muhafaza etmeleri için onların genetik programlarına tür sınırları içinde ve esnek olarak çevre şartlarını da nazara alarak bir ilim ve kudretle kodlanmış bilginin biyolojik olarak aaaahürüdür.Çevre şartları değiştikçe canlının genetik potansiyelinin esnekliği nispetinde ve tür içinde kalmak kaydıyla bazı değişiklikler olur; renginin koyulaşması kıllarının sıklaşması kulaklarının küçülmesi gibi. Onun türünü değiştirmeyen bu tip değişiklikler neslin korunmasına matuftur. Eğer çevre şartları çok aşırı derecede değişirse ve canlının türünü belirleyen genetik potansiyel de gereken esnekliğe sahip değilse canlının türü değişmez ve nesli yok olur. Mesela dinozorların yok oluşunu onların değişen çevre şartlarına tür sınırları içindeki müsbet bir genetik değişimle cevap verememeleriyle izah ederiz. Dinozorların uygun adaptasyonu gösteremedikleri için yok olmalarını kabul ederiz zira elimizdeki fosiller bunu göstermektedir fakat dinozorların tesadüfen kertenkeleye veya kuşlara dönüştüğünü söyleyemeyiz zira hem böyle bir olayı gösteren hiçbir ara fosil yoktur hem de türden türe geçmek için gerekli değişiklikler çok büyük ve radikal olduğu için genetik sistemin bu derece bir değişikliğini tesadüfî mutasyonlara yüklemek mümkün değildir. Adaptasyonla mevcut anatomik yapıya ve organlara yeni bir organ ilave olmaz yani pullu kertenkelenin kolu tüylü bir kuş kanadına dönüşmez sadece o canlının değişen farklı bir ortamda hayatta kalmasına yardımcı küçük değişiklikler olur. Mesela kutup tilkisinin kulaklarının ekvator tilkisinin kulaklarından daha küçük olması gibi bir değişiklik hiçbir zaman kulaksız bir hayvanın aniden yeni ve orijinal bir plana sahip bir kulağa sahip olması demek değildir.İnsan ırklarının meydana gelişi de insanın değişik coğrafi bölgelerdeki farklı iklim ve çevre şartlarına karşı insanlık tarihi boyunca ve tür sınırı içinde kalmak kaydıyla genetik potansiyellerinin esnekliği içinde izah edilir. Fakat bu farklı ırkların hepsi insan türü içinde kaldığından birbirleriyle evlenmelerde melez yavrular yine insan olarak meydana gelirler ve farklı bir tür ortaya çıkmaz. Hayvanlarda ise aynı mekanizma alt türlerin ortaya çıkışını netice verir.Aynı şekilde DDT başta olmak üzere üretilen çeşitli zehirlere karşı hamam böceği gibi dayanıklı zararlı böceklerin nesillerinin kurutulamaması patogen bakterilerin nesillerinin tükenmeden antibiyotiklere karşı direnç kazanması onların yine tür sınırları dahilindeki geniş adaptasyon kabiliyetleriyle izah edilir. Böcek veya bakterinin dayanıklılığı artar ama başka bir türe dönüşmez. Kaldı ki bu kabiliyetler potansiyel olarak bu varlıkların yaratılışında onların genetik materyaline kodlanmıştır. Bugün bazı bakterilere karşı antibiyotik üretmekte aciz kalınmasının arkasında bu mekanizma yatmaktadır. Bizim kullandığımız antibiyotikler belli bir bakteri popülâsyonunu öldürse bile sağ kalanlar bir nesil sonra daha dirençli fertlere sahip yeni popülâsyonlar meydana getirmektedir. Ama neticede yine bakteri olarak kalmakta başka bir seviyedeki canlı olmak üzere sıçrama yapamamaktadır. Vücudumuzun immün sistemi de devamlı olarak değişen bakterilere karşı yeni yeni antikorlar üreterek mücadele eder. Böylece bizim hastalıklara karşı direncimiz artarken diğer taraftan bakterilerin de kendi nesillerini korumak için sadece güçlerinin arttığını fakat yeni bir anatomik yapıya sahip farklı bir canlı türüne dönüşmediği unutulmamalıdır. DDT 1874 yılında ilk defa senaaalendikten sonra yaklaşık 100 senedir böcekler üzerinde kullanılıyor fakat her nesilde birçok hamam böceğini öldürmemize rağmen meydana gelen yeni nesil yavrular arasında dayanıklı böcekler yaşayarak nesillerini sürdürmekte olduğundan bugün bazı böceklere DDT tesir etmez hale gelmiştir. Ancak böceklerde tür değişikliği adına en küçük bir belirti ve yeni anatomik özelliklere sahip yeni bir tür ortaya çıkışı görülmemektedir.Tabii seleksiyon dediğimiz biyolojik kavramı da tamamen reddetmemiz mümkün değildir. Ancak evrimcilerin ona atfettikleri mübalağadan da kaçınmak gerekir. Her şeyden önce tabiatta tamamen güçlülerin hâkim olduğu acımasız bir rekabet ve gıda kavgası için rakiplerini yok etmeye dayanan merhametsiz bir seleksiyon yoktur. Daha çok karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya dayalı dinamik bir denge hâkimdir. Kısmet katı ve acımasız gibi görünen güçlülerin zayıfları ortadan kaldırması şeklindeki tabii seleksiyon ise zahiren gelişigüzel görünse bile çok hassas hikmetlerle yüklüdür. Hastalıklı ve zayıf hayvanların onlarla beslenen yırtıcılara daha kolay av olması sayesinde nesillerin sıhhatli gelişmesi hastalıkların yayılmaması sağlanır. Hepsinden önemlisi gıda zinciri ile hayvanlar birbirini dengeli şekilde tüketerek ekosistemin dengesi kurulur. Şayet bütün hayvanlar güçlü olsaydı kim kimi yiyecekti? Hâlbuki bir aslanın hastalıklı zebrayı yakalayıp parçalamasıyla kendisinden başka sırtlanlardan çakallara kutlardan böceklere ve bir hücreli canlılara kadar yüzlerce türün rızkı temin edildiği gibi tabiat da çöplük olmaktan korunur.Tabii seleksiyona tesir eden diğer faktör de üreme hızlarının farklı oluşudur. Bir bakteriden 24 saat içinde milyonlarca bir sinekten iki günde binlerce kendi benzeri meydana gelirken balıklar ve amfibiler dışındaki omurgalı hayvanların daha az yavru meydana getirmeleri besin piramidinin tabandan tepe noktasına doğru gittikçe kalitesi yükselen fakat kitlece azalan miktarda gıda üretilmesi yani birçok küçük canlının toplu olarak büyük bir canlıya gıda olması içindir. Aynı türün değişik fertleri arasındaki üreme hızlarının farkı ise belli bir soyun daha hızlı çoğalmasına sebep olsa da bu onun türünün değişmesine sebep olmaz. Sadece yavru sayısı çok fazla olan canlının yavru sayısı az olana nispetle değişen çevre şartlarında soyunun devam etmesi şansı yükselir. Çünkü yavru sayısı arttıkça mayoz bölünmeye bağlı olarak yavrular içinde çeşitli karakter kombinasyonları da artar ve çevre şartları çok aşırı şekilde değişse bile bu yavrular içinde hiç değilse birkaç tanesinin yaşayarak türün neslini devam ettirmeleri mümkün olur.Buraya kadar saydığımız biyolojik hadiseleri izah adına isim verilen kavramlar sebepler planında ancak hadiselerin nasıl ortaya çıktığı hususunda bazı fikirler verir. Kesinlikle bu olayları gerçekleştiren hakiki güç ve nihai sebep değildirler. Gerçek dünyadaki hadiselerin zihinlerde oluşturduğu kavramlara ilâhî birer güç vermek Yaratıcı’nın ilmini kudretini ve sonsuz hikmetlerini gözardı etmek tabiat ve şirk bataklığına düşmektir. Zaten evrim teorisini biyolojik sınırlarından çıkararak haddini aşacak tarzda ve ideolojik olarak yorumlayanların asıl maksadı da budur. Allah’ın tabiat kitabına koyduğu kanunlar olan biyolojik mekanizmalar yukarıdaki şekilde kabul edilirse hem bilim adına ateizm ve inkâra sapılmamış hem de tabiatta câri olan kanunları reddederek bilim düşmanlığı yapılmamış olur. Bu açıdan bakıldığında bir zamanlar yaratılışı savunmak için canlılarda görülen sınırlı değişimi bütün bütün reddedenler aslında bilemeden evrim teorisine destek olmuşlardır. Zira biz kabul etsek de etmesek de canlılarda bir değişim vardır ve bu değişim hiçbir zaman yaratılışa ters başıboş bir değişim değildir. Tam aksine genetik mekanizmalarla işleyişi büyük ölçüde belirlenmiş değişikliklerdir. Nitekim yaratılışın kanunlarına riayet edildiğinde bu potansiyelden faydalanarak canlı türlerin ıslah edilmiş ırkları üretilmektedir fakat bunu saptırarak yoktan kendi kendine meydana gelişi veya tesadüfen bir türden diğer türün oluşacağını iddia etmek yanlıştır. Mutasyonların tesadüfen yeni bir organ geliştirdiklerini söyleyenlere veya basit inorganik moleküllerden tesadüfen bir hücre oluşabileceğini iddia edenlere karşı ileri sürülen bir benzetmede bilgisayarın tuşlarına rastgele basan bir maymunun milyarlarca sene sonra tesadüfen Dante`nin İlahi Komedya'sını yazma ihtimalinin hesabı yapılır ve böyle bir ihtimal hesabının neticesi de sıfırdır. Bizim evrim teorisine karşı çıkışımızı bazıları kasıtlı olarak bilim düşmanlığı olarak takdim etmektedirler. Aslında bilim düşmanlığı evrim teorisinin kendi içinde vardır. Kendi kabullenmeleriyle tasarladıkları ilkel atmosferden tesadüfî reaksiyonlarla önce aminoasitlerin daha sonra sırasıyla proteinlerin enzimlerin ve DNA moleküllerinin hücre organellerinin ve tam teşekküllü bir hücrenin kendi kendine oluşacağını ve evrimleşerek bütün canlıları meydana getireceğini iddia edenlerin bugün bütün imkânlar ellerindedir. Güçleri sınırlandırılamayan ultraviyole yanardağ patlamalarının ısısı ve yıldırım enerjisinden miktarı belirsiz elementlerden tesadüfen kendi kendine hücre oluşacağını iddia edeceklerine; bugün her türlü teknik donanıma ve teknolojik imkâna sahip laboratuarlarda her türlü şartı kontrol ederek kuracakları deneylerle niçin bir hücreyi yoktan meydana getirememektedirler? Fosil kayıtlarında hergün yeni revizyonlar yaparak durumu kurtarmaya çalışmalarına rağmen yapılan sahtekârlıklar ve yeni bulunan umulmadık fosiller durumu güçleştirip içinden çıkılmaz bir hale getirdiğinden artık evrimcilerin çoğu fosillerle evrim teorisini ispata girişmemektedirler. Özellikle moleküler biyoloji ve genetikteki gelişmelerin ortaya koyduğu hücrenin mükemmelliği karşısında tesadüflere dayanan evrim teorisinin çıkış aramak için girdiği çetrefilli ve zorlama yorumlar kendilerini zora sokmuştur. Buna rağmen bilimsellik kılıfı ve medya ile güçlendirilmiş belli mihrakların desteğini alarak tamamen bir inanç sistemi ve dünya görüşü olarak eğitim sistemlerine ve ders müfredatlarına ustaca sokulmakta ve kesin bir kanun havasında empoze edilmektedir.Popper ve Kuhn gibi bilim felsefecilerinin bilime getirdikleri bakış açılarıyla incelendiğinde aslında evrim teorisinin kendisi “bilimsel” değildir. Zira sınamaya tekrarlanabilir deneylerle gösterilmeye ve yanlışlanabilmeye açık değildir. Kâinatın dünyanın ve yeryüzündeki canlıların ilk yaratılışına hiç kimse şâhit olmadığına göre kontrollü deneylerle gösterilmediği takdirde bu hususta söylenecek her şey sadece birer “inançtan” veya felsefi görüşten ibarettir. Evrime inananlar bunu bir inanç olarak veya bir din gibi ediyorlarsa saygı duyarız.Fakat bilimsellik maskesi altında kesin olarak ispatlanmış bir kanun gibi eğitim sistemine sokarak materyalist felsefelerine destek yapıyorlar ve karşı çıkanları da gericilik ve antibilimcilikle suçluyorlarsa bu yanlıştır ve bilim etiğine de aykırıdır. Bu felsefi görüşlerin tartışılacağı yer orta öğretim ve lise seviyesindeki biyoloji dersleri değil “biyoloji felsefesi” adı altındaki doktora seviyesindeki dersler olmalıdır. Felsefi düşünce ağırlıklı tartışmalarla biyolojik kavramların dünya görüşüne varan neticelere ulaşması ise ancak her türlü fikirlerin serbestçe gündeme getirildiği öğretim üyelerinin gericilikle ve özlük haklarıyla tehdit edilmediği demokratik bir ortama sahip ülkelerde mümkün olabilir.
|
|
|
|