29 Ocak 2001 Pazartesi günüydü. Cep telefonuma bir mesaj geldi. İstanbul’dan bir arkadaşım yazmıştı. ‘Kazadan haberin var mı?’ diyordu. Ne kazası diye yanımdaki arkadaşlarıma sordum. Karadeniz’de bir geminin battığını

Kırım Türk Koleji mezunlarından ve şimdi Türkiye’de okuyan dört öğrencinin de gemide olduğunu söylediler. Televizyondaki haberler de

Ukrayna uyruklu bir yük gemisinin battığını doğruluyordu. Bütün bildiğimiz buydu. Öğrencilerimizi merak ediyor

ne durumda olduklarını öğrenmek istiyorduk.
Âlim ve Ahmethan İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyorlardı. Yarıyıl tatilinde Kırım’a gitmek

aileleriyle hasret gidermek istiyorlardı. Babasıyla telefonda görüşmüşler; babası

“yol parası göndereyim

uçakla gel” diye ısrar etmişti. Babasının maddî durumunu iyi bilen Âlim bunu kabul etmemiş

gemi yolculuğuna karar vermişti. İstanbul’da limana geldiklerinde arkadaşları Viktor ve Aleksi de oradaydılar. Kırım Türk Lisesi mezunu dört arkadaş

bu küçük yük gemisiyle Kırım’a gitmek için biletlerini almışlar

anne babalarına kavuşacakları ânı düşünüyorlardı. Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde okuyan Ruslan Settarov da aynı duygularla bu gemiye binmişti.
Gemi limandan yetmiş ton yük almıştı. Küçük bir gemiye göre bu yük fazlaydı ve dengeli de yüklenmemişti. Ukrayna kanunlarına göre

bu tip gemiler sahilden 30 km kadar açılabilirler ve ancak sahili takip ederek yüzebilirler. Aç gözlü ve hırslı kaptan ise

biletsiz yolcuları gemide çalışan mürettebat gibi göstermişti. İstanbul’dan 51 kişi ile hareket eden bu gemi

sahili takip ederek Kırım’ın Yevpatorya liman şehrine doğru yol almak üzere demir aldı. Fakat kaptan kendinden emin bir şekilde Karadeniz’i ortalayıp gitmeyi tercih etmişti. Gemi 26 Ocak Cuma günü Sivastopol şehrinin 160 km açıklarına kadar gelmişti. Akşam vaktiydi ve hava çok soğuktu. Saatler 18.52’yi gösteriyordu. Mürettebat ve yolcular

geminin içinde masalarda oturuyorlardı

bir ara küçük bir sarsıntı ile irkildiler. Bunu

normal bir sallanma zannettiler. Aradan çok zaman geçmeden

gemi yan yatmıştı. Herkes can havli ile güverteye fırlamış

panik hâlinde

ne yapacaklarını bilmeden koşuşturuyorlardı. Havanın çok soğuk olduğunu gören Ahmethan

o telaş anında gemiye girip montunu

ayakkabılarını

şapkasını aldıktan sonra tekrar güverteye çıkmıştı. Diğerleri filikaları denize indirmiş

can simitlerine sarılarak kendilerini denize atmışlardı; herkes kendini kurtarmaya çalışıyordu. Ahmethan da diğerleri gibi kendini Karadeniz’in engin sularına bırakmıştı. Gemi on dakika gibi kısa bir süre içinde denizin dibine gömülmüştü. Ahmethan yüzerek

ters dönmüş bir filikaya yanaşmış ve arkadaşlarının da yardımıyla filikaya binmişti. Normalde bir filikaya ancak 10 kişi sığabilirken

Viktor'un binebildiği diğer bir filikada 23 kişi vardı. Âlim ise bir filikaya dördüncü kişi olarak bindi. Aleksi’nin gemiden atlayıp atlamadığını

bir filikaya binip binmediğini kimse bilmiyordu. Ruslan Settarov yüzerek Viktor’un bulunduğu filikaya gelmişti. Ruslan’ı filikaya almak için tam 40 dakika uğraşmışlardı. Ruslan kendinden geçip bayılmışken filikadakiler onu

ispirto koklatarak ayıltmışlardı. Fakat buz gibi dondurucu suyun içinden çıkan Ruslan’ın artık mecali kalmamış

gözlerini kapatıp ebedî uykuya dalmıştı. Belki de deniz şehidi olayım diye Hakk’ın kendisine yapmış olduğu bu daveti kabul edip ruhunu teslim etmişti. Ruslan’ın cesedini suya bırakarak filikaya bağlamışlardı. Ruslan’ın cesedi 23 kişinin bulunduğu

filikayı dibe doğru çektiği için

mecburen onu Karadeniz’e veriyorlardı. Kader kendisine izin verseydi Ruslan

Türkiye’de İlâhiyat Fakültesini bitirecek

tekrar vatanına döndüğünde halkına dinin özünü öğretecek

zor şartlar altında yaşayan ailesine yardımcı olacaktı. Ahmethan’ın filikasında ise 9 kişi vardı ve gemiden atlamadan önce şapkasını

ayakkabılarını ve montunu aldığı için üzeri diğerlerine göre sıkıydı. Gece donmamak ve ısınmak için birbirlerine sarılıp yatıyorlardı. Fakat uyuyup donabilecekleri akıllarına geliyor

uyanık kalmaya çalışıyorlardı. Ahmethan

filikasında bulunan hanımların çoraplarını göğsünde ısıtıp ısıtıp onlara veriyor ve onlar da bu ısınmış çoraplara sımsıkı sarılıyorlardı. Filikaları ters döndüğü için rüzgâr alıyor ve soğuk dalgalar üzerlerine geliyordu. Ahmethan rüzgârın ve dalgaların geldiği tarafa bir kalkan gibi uzanıyor

diğerlerini dalgalardan korumaya çalışıyordu. Kendinden çok filikadaki insanları düşünüyor

hayatta kalmaları için var gücü ile gayret ediyordu. Filikalar birbirine 200–300 metre uzaklıkta yüzüyor ve içindekiler birbirlerini görebiliyorlardı. Herkes bu can pazarında hayatını kurtarmaya çalışıyordu.
Viktor ve arkadaşları Hazreti Yunus (as)'un zor durumu gibi bir durumda idiler ve herşeye hükmü geçene müracaat etmekten başka yapabilecekleri birşey yoktu. Boş bir filika bulmuşlar ve hemen 13 kişi bu boş filikaya geçmişlerdi. Tecrübeli bir yolcu

kontrolü eline almış

görev taksimi yapmış ve dengeyi sağlamak için herkesi filikanın bir köşesine oturtmuştu. Onları hayatta kalmak için konsantre etmeye çalışıyordu. Filikalar birbirinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. Ellerindeki ikaz fişeğini havaya atıyorlar. Bu imdat işaretini gören ve yardıma koşan civardaki bir geminin yetişmesi ile bu filikadakiler kurtuluyorlardı. Ahmethanlar da uzaktan bu gemiyi görmüşlerdi

fakat imdat isteyecek fişekleri yoktu

kimse onları duymuyordu. Viktor’ların soğuktan ayakta duracak hâlleri kalmamış

diğer filikadakiler hakkında onları bulacak kadar malumat verememişlerdi. Ahmethanların filikasında birinci gün iki kişi soğuktan ölmüştü. Bir hanım da ayakları donduğu için filikadan düşmüş ve kurtarılamamıştı. Pazar günü iki kişi daha ölmüştü. Pazar gecesi karla karışık yağmur yağmaya başlamıştı. Ahmethan inancından hiçbir şey kaybetmeden dua ederek Hak’tan yardım diliyordu. İnsanların akıllarını oynattığı

soğuktan donup gittiği o hengâmede

hayatta kalmasının sırrını

ziyaretine gittiğimizde

okul müdürümüz Mehmet Bey’e; “hocam bana bu yaşama gücünü

bu inancı

bu sabrı sizler öğrettiniz ve ben bu sebeple yaşıyorum” diye anlatacaktı. Ahmethanların filikasında üçüncü gece iki kişi daha ölmüştü. Dokuz kişiden sadece iki kişi kalmışlardı. Bu arada Ahmethanların 500 metre ilerisinden bir gemi geçmiş

fakat onların haykırışlarını duymamıştı. Pazartesi günü sabah saat altıda Omega adlı gemi bu yerden geçiyor ve Ahmethanları görüyor. Ve kurtuluş... Ahmethan

üç gece iki gün

ölümle hayat arasında gidip gelmişti. Viktor’u hastanede ziyaret ettiğimizde söyledikleri yine çok ilginçti: “Sizlerin bana vermiş olduğunuz terbiye ve öğretmiş olduğunuz değerlerden güç aldım ve Allah'ın yardımıyla hayatta kaldım.”Alim'in bindiği filikaya geç ulaşıldığı için yolcuların tahammülleri kalmamış ve birer birer donmaya başlamışlardı. Sonunda Alim de ruhunu teslim etti.
Çarşamba günü öğle vaktinde Âlim’in cenaze namazı kılınıp defin işlemi yapılacaktı. Bir minibüs dolusu öğretmen ve arkadaş

çok değerli bir öğrencimizi böyle elim bir kazada kaybetmenin verdiği hüzünle yola koyulmuştuk. Bilgisayar mühendisi olmak üzere yola koyulan Âlim

bu mücadelede soğuktan donarak ölmüştü. Cenaze evine geldiğimizde kalabalık bir toplulukla karşılaştık. Kırım Tatarları'nın lideri Mustafa Cemiloğlu

müftü

arkadaşları

akrabaları

altı yıl ona kol kanat geren öğretmenleri ve kalabalık bir topluluk son vazifeyi ifâ etmek için oradaydılar.
Ey acılı anne

baba! Sizler meğer ne kadar sabırlı

ne kadar yürekleri deryalar gibi geniş müminlermişsiniz. Sürgün yediniz yıkılmadınız; bundan iki yıl önce hamile kızınız öldü yıkılmadınız ve Âliminiz Hak’ın rahmetine kavuştu yıkılmadınız. İşte iki evlâdını yitirmiş

sürgün yemiş ana babadaki inanç. Baba Şevket Ağa

yaşadıklarının kendini yoğurmasıyla ayaktaydı. Oğlunun mezarının başında

“Evlâtlar namazınızı kılın

ana ve babanıza hürmet edin

Allah’a hayırlı bir kul olmaya çalışın” diye sesleniyordu biz gençlere. Şevket Ağayı ayakta tutan sırrı

az çok anlamıştım. Hepimiz içimizden

“İnşaallah deniz şehidi olmuşsundur Âlim!" diyorduk

Aleksi ise hâlâ bulunamamıştı. Annesi

“hiç değilse cesedini verin bana” diyordu.
Evet çok yolculuklar yapıyoruz; bizi nereye çıkaracağını bilmediğimiz...
Sahi yolculuk nereye?...