Milyonlarca ele

fakat bir tek gönüle sahip; sevenlerin

hasret çekenlerin

kendi vatanında gurbet yaşayanların kaleminden çıkmış bir yazıdır bu. Kalemin cızırtısına hasret türkülerin

mürekkebine gözyaşlarının karıştığı bir yazı...
Zihinlerimizde kirletilmiş haziranların

buz gibi soğuk şubat aylarının acı hatıraları hep canlı olsa da

kaderin çizdiği bir yol vardır. Bizim bir yârimiz vardır

fakat burada değil

binlerce kilometre uzakta

aramıza; üzerine gönüllerimizdeki aşk u iştiyaktan köprüler kurup aşmaya çalıştığımız derin suların

karanlık okyanusların girdiği

çok uzaklarda bir yerde...
O yerin isminin ‘kestane’ye izafe edildiğini duyarız da

hiç de yabancısı olmadığımız bu kelimeler birden sıcacık olup içimize akıverir. Sonra

gidip görenlerin anlattığına göre; o yerde ağaçlar

çiçekler çok farklı açar

yaz mevsiminde semadan

bardaktan boşanırcasına rahmetler yağar

cırcır böcekleri boğazlarını yırtarcasına gece–gündüz tesbîhat yapar

kelebekler nazarlara rengin ve desenin bin türlüsünü sunarmış. Bir de ceylanlar

masum gözleri ve titreyen yürekleriyle gözlerinizin içine içine bakar

sonbaharda ağaçlar hayallerinizin kucaklayamayacağı renklerle kuşanır ve sadece yapraklar değil

bütünüyle bir hazan yağarmış. Kış bütün vakarıyla gelip kapıya dayanınca da

toprak uzun bir istirahata çekilircesine bembeyaz ve kalın bir örtünün altına kapanırmış.
Küçük bir göle doğru uzanan ince yol ve yolun bir tarafında

sönmeye yüz tutmuş ideoloji ve sistemleri akla getiren

kurumuş ve yapraklarını dökmüş

diğer tarafında da yeşeren düşüncelerin timsali

alabildiğine yeşil ağaçlar varmış. Bir de o küçük gölün kenarından zaman gibi

hislerimiz gibi kendi mahviyeti ölçüsünde akıp giden bir çay varmış. Yine anlatılanlara göre

o çay misali mütemadiyen çağlayan ve muttaki nübüvvet varisinin arkasında saf bağlayanları bulanık duygulardan arındıran

miraçlar yaşatmaya namzet namazlar varmış. Gecenin karanlık bağrına yakılan bir mumu hatırlatan teheccüdler

teneffüs edasıyla îfâ edilen kuşluklar varmış. Duya duya

doya doya yaşanan pazartesi ve perşembeler

tariflere sığmayacak kadar engin

bir o kadar da renkli mübarek Ramazanlar varmış. Kâinata eşlik edercesine gürül gürül tehliller

tekbirler

tesbihler olurmuş o yerde. Sûre–i Fetihler

hacet duaları

Efendiler Efendisi’ne salât ü selâmlar okunur ve Edîb–i Lebîb'in mübarek dudaklarının arasından dökülen nur damlaları gönül kâselerinde toplanmaya çalışılır

sonra da harman yapılırmış.
Orada mukîm üç–beş münzevînin hakkı her zaman mahfuz

birkaç günlüğüne oraya uğrayanlar bile sükûtun ve sükûnetin münzevî sesini gönüllerinde duyar

üzerlerine sağanak sağanak sekîne yağdığını hemencecik anlar ve orada geçecek bütün anlarını ibadet ü taata ve Yüce Yaratıcı’yı evrâd ü ezkârla yâd etmeye adarlamış. Adeta öteler için pratik yaparcasına kime karşı olursa olsun

hasbe’l–kader gönüllerine bulaşmış kini

nefreti atmayı ve herşeylerini O’na nezretmeyi bir kere daha kendi iç dünyalarında kurar ve ahd ü peymanlarını hep canlı tutmaya çalışırlarmış.
Bu anlatılanlar hayal dünyalarımız için her zaman ter ü taze

ümitlerimizi ve hamd duygularımızı coşturan

içimizdeki hislerin binbir türlüsünü köpürten

biraz da hasret duygularımızı kabartan şeyler olsa da

katiyyen biliriz ki

orada bir yer ve bir yâr vardır. Hiç gitmemiş

görmemiş

bilmemiş

hattâ duymamış olsak bile; o göl bizim gölümüz

o çay bizim çayımız

o ev bizim evimiz

hattâ kelebekler de bizim kelebeklerimizdir. Ve oradakiler düşünce ve gâye–i hayallerini paylaşmaktan sadece şeref duyduğumuz yol arkadaşlarımızdır.
Bizde oraya dair acı–tatlı rüyalar

yaşanmamış hatıralar

yazılmış fakat atılamamış

ya da hiç yazılamamış kucak dolusu mektuplar

sadırlara mahbus kalıp da satırlara yol bulamamış nice yazılar

içerisine aşklarımızı doldurduğumuz

ama bir türlü gönderemediğimiz

‘her ne kadar biz gönderememiş olsak da oraya ulaşmıştır’ düşünceleriyle müteselli olduğumuz sevgi yüklü paketler vardır. Bizde hasret hasret büyüyen sevgiler ve gayretler vardır. Bizde orası için açılmış eller

yarin ellerinden tutarcasına okşanan güller

bütün samimiyetiyle ortaya konulan gönüller

sadece o yâr için yazılmış

güftesi

bestesi meçhul türküler vardır. Bizde akıtılmış

belki çoğu da akıtılamamış

yüreklerimizde birike birike dağlar kadar olmuş gözyaşları vardır.
Orada

çok uzaklarda bir yer vardır. O yerde hiç değişmeyen

gözü

gönlü dolu bir yâr vardır. Sadece

rahatsızlığının arttığı haberleri gelse de kulaklarımıza

zihinlerimizdeki tebessümleriyle içimize inşirah ve azmimize ümit veren

hüznüyle sinelerimize nübüvvet soluklarını zerkeden bir yâr vardır. O yâr

koşuşturup dururken önümüzde

daralıp terlediğimizde de arkamızda vardır. O yer uzakta

lâkin o yâr yakındadır. O hep bizim dualarımızda

gönüllerimizin tahtındadır. O yer bizim yerimizdir. O yâr bizim yârimizdir

gitmesek de

görmesek de