![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Deneme, Hikaye Burada deneme ve yazıları paylaşabilir ve bulabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
Bir mayıs gününün sabahıydı. İnsanın içini ürperten ılık hava günün saçlarını okşar gibiydi. Havada bahar kokusu vardı. Doktor İhsan bahar seslerinin ortasında kalmışlığın verdiği sevinç-heyecan karışımı bir duyguyla hastahanenin yolunu tutmuştu. Evden ayrılır ayrılmaz bahçe duvarlarından sarkmış ağaç dallarıyla karşılaşmıştı. Dipdiri bir yeşillikle sarınmış dallar hafif esen rüzgârla salınırken onun da kalbi kıpırdanmıştı; bir umut yeşillenmişti içinde. Ölümle sonuçlanan ameliyatların kalbine bıraktığı yorgunluk yeşillenmiş ağaçların fısıldadığı dirilişle erimişti.İçlerindeki çatışmayı gidermiş insanların iyimserliğiyle yürüyor bir son olarak görmediği ölümün en çok yaşandığı hastahanelerin vazgeçilmez elemanı olmanın şuuruyla bakınıyordu. Tazelenmiş bir hayat sayfasından taze düşünceler devşirmek ister gibi baharı içine çekiyordu. Kuşlar bahar senfonisine çoktan katılmış gökyüzü berraklığıyla bu senfoniye eğilmiş börtü-böcek ise solist olarak iştirak etmişti. Senfoniyi gözlemleyecek/dinleyecek insanlar bekleniyordu.Bir bulvardan geçiyordu yolu. Yürüdüğü kaldırımlar bir insan seli tarafından çiğneniyordu. Yüzlerce ayağın bastığı taşlardan yükselen patırtı insanın kaygılarını duyuruyordu. Hayatın yeni bir yüzle ortalıkta dolaştığı günün bu ter u taze vaktinde insanlar kaderini yaşıyor kaderlerine gidiyordu.Doktor İhsan kalabalık selini ve zihnine doluşan düşünceleri aralaya aralaya yürüyordu. Hem içinde hem de dışında yolculuk yapıyordu. Önünde yürüyen bir anne ve çocukları dikkatini çekti. Orta yaşlarda üzerindeki kıyafetle diğer insanlardan ayrışan annenin iki yanında çocukları vardı. Bir kız ve bir erkek çocuğu annelerinin elinden tutmuş adımlarına eşlik ediyordu. Varacağı hastahaneyi muayene edeceği hastaları düşünürken bir yandan da bu anne ve çocuklarını merak ediyordu. Kimdi bunlar nereye gidiyorlardı? Dahası nasıl bir tarihin içinden çıkıp varmışlardı bu sabaha? Çocuğunun elinden tutan anne ve annesinin elini bırakmayan çocuk görüntüsü insana neler düşündürtmez ki!...Anne ve çocukları o kalabalık içinde eriyip giderken mesafe de tükenmişti. İhsan şimdi odasında hastalarını bekliyordu. İnsana coşku yaşatan hayatın zor bir sayfasında görev yapmanın ve hastalıklara şifa oluşa vesile olmanın duygusu içinde görevliye hazır olduğunu söyledi. Şimdi yabancısı olduğu insanların dertlerine derman olmanın gereğini yaparak bir yerden hikâyelerine girecekti. Sadece sevinçler değil demek ki acılar da insanları buluşturuyormuş. O halde acı; insanı insana yardıma götürüyorsa insandaki iyiliği yeşertiyorsa bütünüyle kötü bir şey olabilir mi?Görevlinin araladığı kapıdan bir anne ve iki çocuğu girdi. İhsan bunları görür görmez gayri ihtiyari ayağa kalktı. Bu da neydi? Daha bu sabah kalabalıkta dikkatini çeken anne ve çocukları şimdi karşısında duruyordu. Kısa süren bir şaşkınlıktan sonra:—Oturun lütfen dedi.Çocuklarıyla birlikte üçlü koltuğa yerleşen anne:—Teşekkür ederim evladım.Anne devam etti: —Oğlumun bazı rahatsızlıkları var. Uzun süren bir tedaviden çıktı. Onu muayeneye getirirken kızımın da kontrolünü yapayım dedim.İhsan bu insanların 'hasta' oluşlarından çok 'kim'liklerini düşünüyordu. Bu sabah karşısına çıkışlarını onları merak edişini sonra şimdi burada oluşlarını... 'Sıradan bir hâdise değil!' dedi kendine. İçindeki merakı dindirmek istiyordu:—Çocukları biraz dışarıda bekletebilir miyiz? Sizinle biraz konuşmak istiyorum. Anne çocuklarını dışarı çıkardıktan sonra gelip yerine oturdu. İhsan hemen söze girdi: —Sizi bu sabah hastahaneye gelirken gördüm. İlgimi çektiniz. O kalabalık içinde sizi çocuklarınızı kim olduğunuzu merak ettim. Şimdi de karşımdasınız. Lütfen anlayışla karşılayınız. Kimsiniz siz?Anne farkında olmadan doktorun hayatına girişlerini düşündü. Dışında gelişen bu buluşmayı anlamlı bularak hikâyesini anlatmakta beis görmedi:—Bu benim için de ilginç. Daha şimdi karşılaştığım birine hikâyemi anlatmanın zorluğunu hissetsem de içimden anlatmak geliyor. Gördüğünüz iki çocuğun da öz annesi değilim. İlk evliliğimden çok istememe rağmen çocuk sahibi olamadım. Nasip değilmiş demek ki. Bu boşanmayı getirdi. İkinci kez evlendiğimde eşimin bir önceki evliliğinden şimdi dışarıda bekleyen kız çocuğu vardı. Muayeneye getirdiğim erkek çocuğunun hikâyesi ise daha farklı... Emekli öğretmenim... Bir gün arabamla işe giderken hiç âdetim olmadığı halde canım simit istedi. Bu kadar küçük bir ayrıntının hayatıma yeni bir şey taşıyacağını nereden bilecektim. Simidi alıp arabama dönerken yanından geçtiğim çöp bidonundan bir ağlama sesi duyar gibi oldum. Arabaya geçecekken ses tekrarlandı. Geri dönüp çöp bidonuna baktım. Daha yeni göbeği kesilmiş bedeni morarmış bir bebek duruyordu karşımda. Bebeği alıp yakındaki hastahaneye götürdüm. Bedenî arızaları olan bir erkek çocuğuydu; ağız biçimi çarpıktı bir ayağı ise altı parmaklıydı. Ciddi bir tedavi görmesi gerekiyordu. Ancak ilk önce annesinin bulunması gerekiyordu.Bebeği bulduğum yerin yakınındaki hastahane kayıtlarından annesine ulaştım. Meğer doğurulmak istenmeyen bir bebekmiş bulduğum şey. Doğum öncesi bebeği düşürmek için başvurulan ilkel usuller bebeğin bedeninde arızalar oluşturmuş. Annesi bebeği almak istemeyince resmî işlemlerden sonra üzerime aldım. Uzun bir tedaviye soktum çocuğu. Yüzündeki iz de bu tedaviden kaldı. Evet bu iki çocuğun da biyolojik annesi değilim. Ancak yıllardır gönlümün rızasıyla bunları çocuğum biliyorum. Şimdi de bu sebeple karşınızdayız.Doktor İhsan bu hikâyeye çarpılmıştı. Anlaşılan bugün bir başka gündü. Sabah evden çıkar çıkmaz hissettiği şey baharla kalbine doluşan diriliş sözleri ve dahası önüne düşen bu kadının hikâyesi... Hikâye ki her karesi mânâ yüklü: Hayatın sokaklarında 'düşen' bir kadın bu kadına çocuğunu çöp bidonuna bıraktıran bir gerçeklik ve çocuğu olmayan ama yolu hep çocuklara varmış fedakâr bir kadın daha... Hayatın ellerinde pişirilen hikâyenin sonraki bölümlerinde kendisinin de bir vesileyle hikâyeye dahil olması... Hayır öylesine geçiştirilecek bir gün değildi bu geniş bir zamanda düşünülmeliydi.Çocukları tekrar içeriye aldılar. İhsan muayenelerini incelikle yaptı. Hikâyedeki rolü sebebiyle kadına teşekkür etti fedakârlığının altını çizdi... Bu çocuklar için kapısının kendilerine her zaman açık olduğunu belirtti. Kadın yüzü aydınlanmış öylece çıktı odasından...İhsan iş çıkışı omzuna binen yorgunlukla eve gitmek istemiyordu. Bir de sabahtan beri olagelenler... Bunları bir yere oturtmak gerekiyordu. Toprağa düşmüş bir yağmur gibi olmalıydı yaşadıkları; içine süzülmeli orada yeni şeylerin yeşermesine vesile olmalıydı.Sık sık oturduğu mekâna yöneldi. Kıyıdaki bu çay bahçesi onu dinlendiriyordu. Bir çay istedi. Masasına bırakılan çaydan bir iki yudum aldı. İçi ısındı. Bakışları denizde kıyıya çarpıp dağılan dalgalarda koca mavilik üzerinde çığlık çığlığa uçuşan martılarda gezindi. Çay bahçesini çevreleyen salkım söğütlere aralara serpiştirilmiş gül fidelerine masalara doluşmuş insan yüzlerine baktı. Her bir şey bir sözü ve hikâyeyi saklar gibiydi. Her şey bir dildi sanki; çözsen konuşacaklardı. İçinde bir ses kımıldandı: Hayır hiçbir şey tesadüfî değil en küçük bir şeyin dâhi mânâsı var; hayattan hayata dair olandan haber veriyor.Daha önceleri bir yerden okuduğu ama şimdi hissettiği şeyi hatırladı: Kelebeğin kımıldanan kanatlarının bile hayatta bir karşılığa sahip olduğu... Öten kuşun musluktaki damlanın neyden çıkan nefesin ovaya düşen kar tanesinin dağa doğru tırmanan patikanın patikadan çıkan keçinin keçiyi kovalayan çobanın bakışın dokunuşun her şeyin hayatın yenilenişinde rol aldığını hissetti. 'Evet' dedi 'hayat muhteşem bir senfoni...’Günü masaya yatırdı dinlediği hikâyenin karelerine eğildi. Sabah sabah bahar vesilesiyle hissettiği diriliş onu bu hikâyeyi anlamaya hazırlamıştı. Gözlerini alışkanlıklarının uyuşukluğuna açsaydı kalbine diriliş sözleri konmasaydı belki de bu anne ve çocuklarını fark etmeyecekti. Ama öyle olmamıştı işte; önce kendisi dirilmişti şimdi de yaşadıkları başka yüzlere bürünüyordu.Sebep-sonuç açısından baktı: Hikâyenin kahramanı kadının çocukları olsaydı yanındaki kıza ve çöp bidonuna bırakılmış çocuğa sahip olmayacaktı. Çöp bidonuna çocuğunu bırakmak ayrı mesele ama böyle olmasaydı bu kadın karşısına çıkmayacak ve böyle bir hikâye yaşanmayacaktı. Bu hikâye yaşanmasaydı o şimdi bu çay bahçesinde böylesine uyarılmış olmaz hayatın derinliğine dalmazdı. Sebepler açısından durum buydu ama hayatın sadece sebeplerle ikâme edilmediğini de biliyordu.Hikâyenin kahramanı kadını düşündü. Arkasından sorular geldi: Anne olmak neydi? Biyolojik imkân birini anne ve baba kılmaya yeter miydi? Çocuğu doğurmak mı çocuğa 'ev' olmak mı önemliydi? Çocuklar kimin çocukları? Doğuranın mı yetiştirenin mi?Şunu fark etti: İyi-kötü çirkin-güzel eksik-tam acı-sevinç karşıtlığıyla harmanlanan hayatın bize ağır gelen dokunuşlarından sonra kendisi hakkında söylediğimiz kem sözler olsa olsa bakışlarımızın 'kem'liğine işarettir. Çünkü hayatın kendisi 'kem' değildir; her şeyiyle ya bizzat veya netice itibariyle güzeldir. Senfoni dediğimiz şey ayrıntılardan küçük parçalardan oluşur. Sadece küçük bir şey senfoninin bütününü ele vermez. Ancak senfoni bir bütünlük içinde dinlenildiğinde küçük şeylerin sahici sesleri anlaşılabilir. Hayat da bir senfonidir; hayatı oluşturan parçalar bütünden kopuk anlaşılmazlar hayatın bütünlüğünde oynadıkları rol ile anlaşılabilirler. Yalnız başına bir şey 'kötü' olarak algılanabilir; ama hayatın içinde oynadığı role bakıldığında o şey yeniden düşünülür.
|
|
|
|