
Her gece bir kervan geçer ömrümden

başımı secdeye koyduğum yöne doğru. Her gece beklerim onu

elimde çıkınım. En Sevgili'nin kervanıdır

bilirim. Yârenler Yâri'nin denklerini taşır katarlar.
Kardelen tohumu oldum

kolladım zamanı bilmem kaç bin gece. Zamanı kolladım

kum saatinin en üstündeki kum taneciği gibi. Zamandan geçip an olabilmek için... O an

ayağının bastığı olabilmek için yaratılmışların arasında.
Sen'i arıyorum Ey Sevgili! Gözümün iliştiği

düşüncemin geçtiği

yüreğimin eriştiği her yerde

Sen'i arıyorum. İkliminde bestelenmiş her notada

vuslatına göçen kervanının izlerini haritalaştırıyorum özlem coğrafyalarında. Yedi iklim tam yedi bahar

gözlerimde güneşin rengi. Adı konmamış diyarlarda bile ararım Sen'i. Bu arayış; bazen güneşlerin çarpışmasıdır debdebeli. Bazen küçük bir derenin en durgun yerinde

kıyısında su içen karıncanın ayaklarını ıslatması oluverir köpük dalgacıklarıyla. O kadar naif

tılsımlı bir o kadar da...
Bebeklerin avuçlarındaydın Sen. Fırtınada ve sonrasındaki dingin havada söylenir adın. Ay her gece şâk olurken şehadet parmağınla. Bana düşen hep husûf (Ay tutulması)... Zaman

sensiz Kenan olur; mekân bin kuyu. Her kuyuda ben

bin Yusuf... Bastığım taşlardan silinmiş

sularda şimdi ayak izim. Suyun sırrını ateşe sormalı

ateşin sırrını pervaneye. Ya pervanenin sırrı? Dönmek olsa gerek

hep Sana dönmek. Yıldızlar

güneşler gibi döne döne yanmak. An döner

ömür döner

âlem döner... Her şey olursa

durmaz başım dâim döner. Dillerde adın gibi döner. Ellerimi açmışım Rahman'a

Sen'i arıyorum ey Sevgili. Sen'i arıyorum...
Menekşe yaprağında meltem olur nefesim Sen'i söylerken. Kelebeğin kanadına nakşedilmiş rengarenk toz gibi serpilir Sen'i aradığım geceler ömrüme. Yıldızların geçtiği çizgide koşuyorum

ben bir karınca...
Yeşil kuşlara bakarak koştum hep asumanda. Onlara özendim; kanatlarını açtılar onlar

ben yanık ellerimi. Takıldım çölde Sen'i özleyen kuşun peşine. Zümrüdüanka dedim... Kafdağı dedim... Efsanelerdeki sevda ülkesinde bulmaktı hayalim efsununu. Ey Yâr! Sen'in diyârında bülbül

ikliminde açan gonca olabilmek hulyasıyla gözyaşlarımda dualarımı

dualarımda hep Sen'i istedim. Beyt'ine damladı yanaklarımdan süzülen hasret. Kevser'le suladım gülünü

neredesin?...
Bir yağmur taneciğiydin düşen alnıma

kırk değil kırkbin ikindide. "Sen!" deyip yürüdüğüm yollarda saçlarım

omuzlarım

bir de yüreğim ıslandı çağlar ötesinden türkünü söyleyen sağanaklarda. "Ümmetî!..." deyip döktüğün incileri topluyorum şimdiki zamanda. Hızır-İlyas seherindeki gül tomurcuğunda şekillenir

çiy tanesi oluverir incilerin. Gözlerime sürerim... Sücûdta ıslatır denizleri gözlerim.
Yıldızların arasındaydı sanki gözlerinin ışıltıları

en parlak yıldızdı. Burak'ın ayak izlerine basarak dolaştım Âlemler'i... Yine böyle bir seyerânda; pınarların çağladı

Cemâlin'e âşinâ bir çift zümrüt çekti beni sadağımdan. "Yağma! Servetim yağma!" deyip dönen Selahaddin'in gerçek hazineleri buluşuydu âdetâ. Cennet rengi zümrütlerin çektiği yöne doğru sürükleniyor canım döne döne. Şems-i Tebrîzî'nin peşinden gidercesine... Gökler ötesinde aradım hep tebessümünü. Ve nihayet

solunmuş bir nefesten de yakın

bir yürek atımlık benden de ben... Ve Gökçen bir bakışta buldum Sen'i...
Ne Ankâ kaldı gözümde

ne korktum Kafdağı'ndan. İnsan dünyaya bir kere gelir. Öyleyse

yaşamamış olmalıyım bunca zaman. Her şeyim O'na ayak uyduruyordu

kalbimin tıp tıpları bile...
Ne var ki; hazan kıskandı gülleri. Yaprakları savurdu Karayel. Büktü boynunu kardelen. Bana mevsim yine sonbahar... İmbatın estiği memleketteyim

üşüyorum. Şimdi ne Sen varsın En Sevgili

ne de Sen'i görür gibi olduğum cennet rengi. Kervan

katarlarını toplar oldu bu diyardan. Mus'ab utancında saklıyorum yüzümü....
Her şeye rağmen

hiç tükenmedi yüreğimin orta yerindeki ümit. Ateş böceği aydınlığıyla düştüm kör karanlıktaki yollara. Kör ufkunda vuslat çırağı bir ümid.
Kaldırmadım başımı Efendim

koyduğum yerden...
Aradığım yine Sen!...