1 den 2´e kadar. Toplam 2 Sayfa bulundu

Konu: Sera Etkisi

  1. #1

    Standart Sera Etkisi



    SERA ETKİSİ-GENEL ISINMA

    Isı iletimi iki yoldan olur.Bunlar iletim ve konveksiyon yoludur.Konveksiyon yalnızca sıvı ve gaz ortamlarda oluşabilir,Katı ortamda ısı iletim ile yayılır.Konveksiyon ile ısının yayılması iletim yoluyla yayılmasından daha etkin ve hızlıdır.Çekirdekte ısı konveksiyon ile yayıldığından sıcaklık çok az değişir.Mantoda ise ısı iletim ile olduğundan soğuma söz konusudur.
    Yüzey sıcaklığını meydana getiren ısının büyük bölümü güneş tarafından sağlanır.Dünya yüzeyindeki sıcaklık 288°K 'dir,bunun 253°K 'si dünyamızın öz sıcaklığı,35°K sera etkisinin neden olduğu sıcaklıktır.Sera etkisi atmosferin yoğunluğuyla artar,atmosferdeki CO2 miktarı yoğunluğun artmasına neden olur buda hava kirliliğiyle orantılı olarak artmaktadır.288°K'lik sıcaklığın sadece 1/5000'i merkezden gelen ısıdan kaynaklanır.
    Diğer gezegenlerdeki sera etkisine bakacak olursak,Mars'ta sera etkisi sadece 5K° dir.Venüs'te ise sera etkisi 500°K dir çünkü Venüs'ün atmosferi Dünya ve Mars'tan çok çok yoğundur.Marstaki sera etkisinin düşüklüğü ise atmosferinin çok ince olmasından kaynaklanır.
    Buradan şu gerçeği görebiliriz eğer hava kirliliği sürekli olarak artarsa, sera etkisi nedeniyle insanoğlunu çok sıcak günler bekliyor,fakat sıcaktan öleceğimizi düşünmeyin ilk önce kıtlık ile tanışacağız.
    Çevre konusuna ilginin çok kısa sayılabilecek bir sürede bu kadar artmış olmasının kuşkusuz önemli nedenleri var. Başlıca neden çevrede bir süreden beri açıkça görülmeye başlayan kirlenme ve bozulmanın son yıllarda büyük bir ivme kazanmış olması. Atmosferde “sera” etkisi yapan gazların artması sonunda yeryüzü sıcaklığı yükseliyor ve iklimler değişiyor; ozon tabakasının azalması sonucu ultra viyole ışınların zararlı etkisi artıyor; toksik kimyasal maddeler ve zararlı atıkların artması sonucu hava, su ve toprak kirlenmesi yüksek düzeylere çıkıyor; ormanların tahrip edilmesi, toprağın erozyonu, suların kirlenmesi ve kıyıların düzensiz kullanılması sonucu “ekosistemler” giderek bozuluyor; ve çevrenin devamlı tahribi sonunda bitki ve hayvan türleri bir daha yerine konamayacak şekilde kayboluyor.
    ÇEVRENİN NÜFUS ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
    Çevre ile nüfus üzerindeki karşılıklı etkileşimi bazı örneklerle göstermek yerinde olur. Geniş kapsamlı bir örnek verilmek istenirse, daha önce de belirtildiği gibi insan faaliyetleri hava koşullarını ve mevsimleri etkilemektedir. Sanayi, ulaştırma ve ısınmada kullanılan fosil kaynaklı yakıtlar atmosfere yaydıkları “sera” etkisi yaratan gazlarla atmosferin ısınmasına neden olmaktadır. Ormanlar yakıldığı ve tahrip edildiği zaman da bol miktarda karbondioksit gazı atmosfere yayılmaktadır. “Sera” etkisi yaratan bu gazlar aşağı atmosfer tabakalarında güneş enerjisini tutmaktadır. Bu yolla giderek havanın ısınması ve mevsimlerin değişmesi insan yaşamını etkileyen sonuçlar doğurabilecektir. İnsanların ancak bir yere kadar yaşamdaki bu değişikliklere dayanabilecekleri, gözönünde bulundurulmalıdır.
    Daha somut bir örnek vermek gerekirse, herhangi bir bölgede veya yerleşme yerinde nüfusun hızla artmasının içme suyuna olan talebi arttırması doğaldır. İçme suyu kaynaklarının artan talep karşısında düzensiz bir şekilde kullanılması, su kaynaklarının kirlenmesine yol açacaktır. Meydana gelen kirlenme, o bölgede yaşayan insanlar için ciddî sağlık sorunları yaratacaktır. Eğer aynı yörede kanalizasyon şebekesinde eksiklikler bulunuyorsa, içme suyundaki kirlenme daha da tehlikeli boyutlar kazanabilecektir.
    Bir başka örnek hava kirlenmesinden verilebilir. Yoğun yerleşme yerlerinde artan nüfusla birlikte hava kirlenmesi de artacaktır. Hava kirlenmesine bağlı olarak, solunum sistemi hastalıkları çoğalacaktır. Yoğun hava kirlenmesi, hele içme suyu kirlenmesi ile birlikte oluyorsa insanların bulundukları yeri terkederek başka yerleşme yerlerine göç etmesi sonucunu doğurabilecektir.
    ÇEVRE VE EKONOMİK GELİŞME İLİŞKİLERİ
    Sanayi devriminden bu yana bir çok ülkede birey başına tüketimin arttığını, beslenme koşullarının iyileştiğini, eğitim düzeyinin yükseldiğini, hastalıkların azaldığını ve insanların hayatta kalma olasılığının uzadığını görüyoruz. Bunların, insanların refah ve mutluluğunun arttığını gösteren gelişmeler olduğunu söylemek mümkün. Gerçi ekonomik gelişmenin nimetleri çeşitli toplumlar arasında eşit ya da âdil bir şekilde dağılmıyor. Bununla birlikte, özellikle 1950’lerden bu yana hemen hemen bütün ülkelerde gelişme yönünde önemli adımlar atıldığını ve başarılar kaydedildiğini görüyoruz.
    Ancak, daha önce de belirtildiği üzere bu gelişmelerde fosil kaynaklı enerjinin yaygın bir biçimde kullanılmasının payı çok yüksek. Böylesine bir gelişme beraberinde hava, su ve doğanın tahrip edilmesini, korkunç bir kirlenmeyi, bir çok bitki, böcek ve hayvan türlerinin kaybını da getiriyor. Özellikle yarı-tropik bölgelerde toprak erozyonu tarımsal alanların verimliliğinin devamını tehlikeye atıyor. Balık avlamakta kullanılan yöntemler deniz ürünlerinin geleceğini tehdit eder nitelikte.
    Yakın geçmişte ekonomik gelişme olarak gösterilen bazı şeylerin uzun dönemde geçerli olmadığı ortaya çıkmıştır. Bir çok teknolojik buluşun yalnız kısa dönemi kurtardığı ve uzun dönemde çevreye zarar verdiği görülmektedir. Örneğin 1950’lerde “yeşil devrim” diye anılan ve tahıl üretiminde büyük artışlara olanak veren uygulamanın tarım üzerindeki olumsuz etkileri fazla zaman geçmeden ortaya çıkmıştır. “Yeşil devrim” uygulamasında verim arttırmak için kimyasal gübre ve ilâçlara yüklenerek yılda birkaç ürün alınmaya çalışılmıştır. Ancak bir süre geçtikten sonra toprak erozyonu ve verim azalması olayı ile karşılaşılmıştır. Benzeri şekilde yoğun sulama ile verim artışları sağlanmış, fakat fazlasıyla sulanan topraklarda aşırı tuzlanma durumu ortaya çıkmıştır. Bu yüzden bugün Hindistan ve Pakistan gibi ülkeler tarımda ciddî bir verim azalması sorunu ile karşı karşıya bulunmaktadır.
    İleriye dönük bakıldığında, gelecekte de ekonomik büyümenin beraberinde enerji talebinde hızla artışlara sebep olacağı açıktır. Bu artışlar yine kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil kaynaklı yakıtlara bağımlı kaldığı sürece ekonomik büyümenin çevre üzerindeki tahribatı, artan biçimde karşımıza çıkacaktır. “Yenilenebilir” diye tanımlanan rüzgâr ve güneş enerjisi gibi kaynakların toplam enerji kaynakları içindeki payının görünür bir gelecekte %5’in üstüne çıkmayacağı anlaşılmaktadır. Bu durumda, ekonomik büyümeyle birlikte hava kirlenmesinin artacağını, “sera” etkisi yapan gazların yoğunlaşarak küresel hava ve iklim değişikliği sürecinin hızlanacağını söylemek kehanet olmayacaktır.
    Uzun dönemde ekonomik büyümeyi bugünkü teknoloji ve yaklaşımlarla sürdürmenin mümkün olmadığı anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, doğal kaynakların ve çevrenin sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasını sağlayacak yeni düzenlemelere gereksinim bulunmaktadır.
    SERA ETKİSİ-GENEL ISINMA
    Giderek ısınan dünyamızda buzulların erimesi ve deniz seviyelerinin yükselmesi kaplumbağalar açısından; -Doğduğu kumsala gelme durumu? Ve Sıcaklığa bağlı cinsiyet tayini? Yönünden çok önemlidir. Yine Atmosfer sıcaklık artışı kum sıcaklık artışı ve dişi ağırlıklı bir populasyon oluşmasına yol açabilir. Deniz seviyesinin yükselmesi sonucu küçük kumsallar yok olabilir, adalar küçülebilir, kumsalların genel şekli değişebilir. Bu durumda kaplumbağa kumsal mı değiştirecek? Yoksa nesil bitene kadar o kumsala gelmeye devammı edecekler? Tabii ki bunların tersine fırtına ve kötü hava şartları kumsallarda soğumaya da yol açabilir. Bu durumlara karşılık özellikle yuva yerlerinin değiştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bunun için su altında kalacak yıvaların daha güvenli yerlere taşınması, yuvaların kumsaldaki kuluçkalıklara transferi, kuluçkalıkların gölgelendirilmesi veya stryfoam kutularında yumurtaların geliştirilmesi gibi alternatif koruma yöntemleri ülkemizde başlatılmayı beklemektedir.
    KÜRESEL ISINMA
    Bu köşemizde dünyamızı tehdit eden en önemli çevre sorunlarından biri olan Küresel Isınma'dan bahsedeceğiz.
    Geçmişte iklimlerdeki tüm değişimler doğal olarak ortaya çıkardı. Endüstri devrimi sırasında değişen tarımsal ve endüstriyel uygulamalarımızla çevremizi ve iklimi etkilemeye başladık. Endüstri devrimi öncesi davranışlarımız atmosfere çok az sayıda gaz bırakırken, şimdi nüfus artışı, yakıt tüketimi ve ormanların yokedilmesiyle birlikte atmosferdeki gazların yapısını etkiliyoruz.
    Atmosferin kimyasal yapısını sera gazları adı verilen karbondioksit, :-):-):-):-)n ve nitrik oksit gazlarını atmosfere bırakan davranışlarımız sonucu değiştirerek dünyanın iklimini geri dönülmez bir değişime mahkum ediyoruz. Bu gazların ısıyı hapsedici özelliği biliniyor. Dünyanın ikliminin tam olarak bu gazlardan nasıl etkilendiği bilinmezken, küresel olarak ısının yükseldiği kesin.
    Güneşten gelen enerji dünyanın hava durumunu ve iklimini etkiler ve yeryüzünü ısıtır. Dünya bunun karşılığında uzaya bir miktar enerjiyi geri verir. Sera gazları (su buharı, karbondioksit vs.) dışarı verilen enerjinin bir kısmını aynı bir sera gibi içeri hapseder. Bu doğal sera etkisi olmasaydı dünyamızdaki ısı bugünkünden çok daha düşük olurdu ve hayat mümkün olmazdı. Sera gazları sayesinde bugün dünya yaşanabilir sıcaklıktadır. Fakat sera gazlarının atmosferdeki oranı arttıkça sorunlar ortaya çıkmaktadır.
    Endüstri devriminin başlangıcından bu yana atmosferdeki karbondioksit oranı % 30 oranında artmıştır, :-):-):-):-)n oranı iki katına çıkmıştır ve nitrik oksit oranı % 15 artmıştır. Bu artışlar dünya atmosferinin ısıyı hapsetme oranını yükseltmektedir. Son birkaç yüzyıldaki bu artışın nedeni taşıtlarda kullanılan benzin, ev ve işyerlerinde ısıtma amaçlı kullanılan yakıtlar ve enerji santralleridir. Eğer gerekli önlemler alınmazsa, 2100 yılında atmosferdeki karbondioksit oranının bugünkünden % 30 ila 150 oranında daha yüksek olacağı tahmin edilmektedir.
    19. yüzyılın son yıllarından bu yana yeryüzü sıcaklığı belli bir oranda artış göstermiştir. 20. yüzyılın en sıcak 10 yılı yüzyılın son 15 yılında yaşanmıştır. Kuzey yarıküredeki kar örtüsü ve Kuzey Buz Denizi'nde yüzen buz miktarı azalmıştır. Tüm dünyada deniz seviyesi son yüzyılda 10 ila 20 cm yükselmiştir ve kara üzerinde yoğuşma % 1 oranında artarken dünyanın birçok bölgesinde aşırı yağışlar sıklaşmıştır.
    Bazı sera gazları atmosferde doğal olarak bulunurken, diğerleri insanların davranışları sonucu oluşur. Doğal olarak oluşan sera gazları arasında su buharı, karbondioksit, :-):-):-):-)n, nitrik oksit ve ozon gazı sayılabilir. Hidroflurokarbonlar, perflurokarbonlar ve sülfür heksaflorit ise endüstriyel uygulamalar sonucu ortaya çıkan çok kuvvetli ve doğal olmayan sera gazlarıdır. Her sera gazının atmosferdeki ısıyı emme oranı farklıdır.
    Küresel ısınma sonucu deniz seviyesinin yükselmesi ve iklimde köklü değişiklikler beklenmektedir. Bölgesel iklimlerdeki değişimler ormanları, bitki örtüsünü, hasat verimini ve temiz su kaynaklarını etkiler. Ayrıca insan sağlığını, kuşları, balıkları ve birçok farklı ekosistemi tehdit eder.
    BİZ NELER YAPABİLİRİZ ?
    Sıradan bir ev bir arabadan daha çok hava kirliliğine neden olur. Hem su, hem de enerji tasarrufu sağlayan ürünler seçilmesi kirliliği azaltacaktır. Mümkünse fluoresan ampüller kullanılması bir yandan elektrik masraflarını kısarken, diğer yandan kirliliği azaltır. Evinizin iyi izole edilmesi de ısıtma ve soğutma masraflarınızı azaltır.
    Bahçeniz varsa bol bol ağaç ekin. Az su isteyen ağaçları tercih ederseniz, hem su tasarrufu yaparsınız, hem de ağaçlar her yıl atmosferden 25 kg. karbon emer. Bahçenizde elektrikli çim biçme makinesi yerine manuel bir makine kullanırsanız yıllık karbondioksit üretiminizi 40 kg. azaltırsınız.
    Yeni bir araba alırken az benzin tüketen markaları tercih edin. Arabanızın bakımlarını düzenli yaptırın ve lastiklerinizin havasını sık sık kontrol edin. Kısa mesafeler için arabanızı yola çıkarmayın.
    Geri dönüşümlü ürünleri kullanın. Kağıt ve kartonu plastiğe tercih edin. Kullanılmış kağıtları, plastik kutu ve şişeleri, cam şişe ve kavanozları atmayın, geri dönüşüm için biriktirin. Bitmiş pillerinizi ev çöpünüze karıştırmak yerine özel pil toplama kutularına atın. Günlük yaşamımızda daha az tüketerek ve daha az kirleterek yaşamayı bir ilke olarak edinirsek, dünyamız daha uzun yaşayacaktır
    Dünyanın ısı korunumu
    Dünyanın sıcaklığı, üzerine düşen güneş ışığının yansıtılırken tutulma derecesine bağlıdır. Atmosfer, yansıyan ışığın bir kısmını tutarak, belli bir sıcaklık derecesinin korunmasını sağlar. Uzay moleküler bir ortam olmadığından, soğuma sadece ışımayla mümkündür. Soğuyan bir cisim, soğudukça daha uzun dalga boylu ışık yayar. Soğuyan lav kütlesini ya da elektrik sobasının telini gözünüzde canlandırın. Yüksek enerjili, kısa dalga boylu gün ışığı, atmosferin aşağı tabakalarını geçerek dünyayı ısıtır. Dünya, kızılötesi, uzun dalga boylu ışık yayarak soğur. Atmosferin neredeyse tamamını dolduran nitrojen ve oksijen gün ışığına geçirgendir. Yeryüzünden yansıyan ışık, su buharı, karbondioksit (atmosferin %0.036'sı), :-):-):-):-)n, kloroflorokarbon (CFC), Nitrosoksit (N2O), ozon moleküllerinden oluşan azınlıktaki gaz kitlesi tarafından kısmen kısmen tutulur. En büyük pay, % 60-70 ile su buharınındır, ardından karbondioksit ve :-):-):-):-)n gelir. Su damlaları ya da buz parçacıcıklarından oluşan bulutların önemini beyaz renklerinden kestirebilirsiniz. Uzaydan bakıldığında da bulutlar beyazdır, üzerlerine düşen ışığı olduğu gibi yansıtırlar. Dünyaya yağan ışığın %70'ini bunlar alıkorlar. Dünyanın ısı dengesi, dolayısıyla iklim değişiklikleri atmosferdeki bu gaz ve bulut kitlesinin oranına bağlıdır. Dünya atmosferi, yeryüzünden yansıyan güneş ışığını tutamasaydı, ortalama 150C olan şimdiki sıcaklık, 330C daha dütük olurdu. Buna sera etkisi deniliyor. "Sera" ady sizi yanıltmasın, bildiğimiz serada sıcaklığın korunumu yatay ve dikey ısı akılarının engellenmesiyle sağlanır.
    Dünya Neden Isınıyor
    İşte bu doğal ısı korunumu dengesi, enerji üretimi sırasında salınan söz konusu ısı koruyucu gazların giderek birikmesiyle bozuluyor, dünya ısınmaya başlıyor. İnsan kökenli sera etkisinin yaratılmasında karbondioksitin payı %55'ten fazla, :-):-):-):-)nın %20, kloroflorokarbonun %18, Nitrosoksitin %5, ozonun ise %2. Problem özellikle su buharının zayıf bir soğurucu olduğu 8-18µm ısıl ışıma aralığında ortaya çıkıyor. Bu aralıktaki ışımayı büyük ölçüde karbondioksit tutuyor. Fosil yakıtlar denilen, karbon içeren orman kalıntılarının çökelip sıkışmasıyla oluşmuş petrol, doğal gaz, kömür gibi yakıtlar yakıldıklarında içerdikleri karbonun havanın oksijeniyle birleşmesiyle büyük oranda karbondioksit salıyorlar. Yanı sıra yanma esnasında :-):-):-):-)n ve nitros asit de salınıyor. :-):-):-):-)n ayrıca kömür ve kimi doğal gaz çıkarımı ve eldesinde salınıyor. Özellikle karbondioksit, fotosentezle dönüştürülene, yağmur ya da okyanuslarda soğurulana dek onlarca yıl atmosferde kalıyor. Ormanların hızlı tüketimi ve yok oluşu bu sürece katkıda bulunuyor. Bir hektarlık orman, havadaki 7.6 ton karbonu soğurabiliyor. Ama yılda 11.3 milyon hektarlık tropik yağmur ormanı telef ediliyor. Buna karşılık insan faaliyetiyle ortalama 30 milyon ton karbondioksit atmosfere bırakılıyor.
    Dünyada tüketilen toplam enerjinin yarısı kadarını petrol sağlıyor. Bunun büyük çoğunluğunu taşıtlar tüketiyor. Elektrik üretimi için kömür en gözde yakıt. Kömürün dünya elektrik üretimindeki payı % 39, nükleer reaktörlerin %17, gazın %15, petrolün %10, hidro ve diğer santralların %19. Doğal gaz giderek yaygınlaşan bir yakıt türü; global enerji tüketiminde dörtte bire yakın bir payı var. Bu denli yaygın kullanılan fosil yakıtlarının duman atıkları, içerdikleri aerosol denilen parçacıklarla sera etkisine katkıda bulunmakla kalmıyorlar asit yağmurlarına da yol açıyorlar. Yakınlarda yapılan bir çalışma bu asit yağmurları, toz ve dumandan, egzoz atıkları yüzünden yılda 64 000 kişinin öldüğünü ortaya koydu. Üstelik nitrojen geriçevrimi bozuluyor.
    Ayrıca kloroflorokarbon ozon tabakasının delinmesinde bir numaralı faillerdendir. Bu madde stratosfere kadar bozunmadan yükselir. Güneş ışığıyla tepkimeye girerek klor ya da brom moleküllerini açığa çıkarır. Atmosferde 400 yıla kadar varlığını sürdürebilen tek klor ya da brom molekülü zincirleme tepkimelerle binlerce ozon molekülünü çözebilmektedir. Tropik bölgelerin dışında ozon konsantrasyonundaki düşme hızından kaybetmeksizin sürüyor. Hemen tamamı ozon tabakası tarafından soğurulan morötesi B ışınlarının yol açtığı melanoma tipi deri kanserinin tedavisi hala bulunamadı. Ama bu kanser tipinde dünya ölçüsünde düzenli bir artış var. Denize dökülen petrol cabası. Denizler, nehirler kirleniyor, biyoçeşitlilik azalıyor. Yaşamak asap bozukluğuna indirgeniyor.

    Güneş Enerjisi
    Gün ışığı ışıma denilen bir enerji türü olarak yeryüzüne ulaşır. Işıma, her biri belirli bir miktar enerji taşıyan fotonlardan oluşur. Güneş ışıması, taşıdığı enerji miktarına (dalga uzunluklarına) göre üç farklı kategoriye ayrılıyor: görünür ışıma, kızılötesi ışıma (ısıl ışıma), ve morötesi, yüksek-enerjili ışıma.
    Solar termal sistemler binalarda su ve havayı ısıtmak için doğrudan ısıl ışımayı kullanırlar. Tatil yerlerinde düzlemsel güneş kolektörlerine rastlamışsınızdır. Yeryüzüne düşen güneş ışığı fazla yeğin değildir. 500 W'lık bir soba metre kareye 25 kW ışık yeğinliği gerektirirken, ancak metre kare başına yaklaşık 12 kW ışık düşer. Dolayısıyla güneş ışığının toplanması gerekir. Solar termal sistemler bunu havuzlarıyla ya da heliostat denilen ayna düzenekleriyle yaparlar. Toplanan enerji ısıtmak ya da elektrik üretmek için kullanılır. Ayna sistemiyle 30000C'lik sıcaklığa ulaşılabiliyor.
    Solar elektrik sistemler güneş ışığını, güneş ya da fotovoltaik hücreler denilen cihazlarla elektrik enerjisine dönüştürüyorlar. Fotovoltaik terimi oluşturan 'foto', Yunanca ışık anlamına gelen "photo" sözcüğünden geliyor. "Volt" ise elektrik potansiyeli birimi, ilk pili bulan Alessandro Volta'nın soyadından geliyor. Fotovoltaik (FV) hücre, diyot gibi yarıiletken bitişim yoluyla güneş ışığını elektriğe dönüştürür. FV hücresine çarpan her foton, kendi enerjisini yarıiletken atoma verirken, hücredeki elektronlardan birini koparır. Küçücük de olsa, tek hücreye çok sayıda fotonun çarpacağını hayal etmek zor değil. Bu elektronları bir telle yönlendirseniz elektrik akımını elde etmiş olursunuz. Çok sayıda hücreyi paralel bağlayarak, elde edeceğiniz akım miktarını, seri bağlayarak gerilim miktarını dilediğiniz kadar büyütebilirsiniz (Figüre 2.).
    Hesap makinesinden, koca bir elektrik santralına kadar çeşitli boyutlarda üreteç imal etmeniz mümkün. Bugün 400 Mw gücünde fotovoltaik elektrik üretilebiliyor. 10 Mw'lık enerjinin 10 000 hanenin ihtiyaçlarını karşılayabildiğine dikkat edilirse, gelecek açık görünüyor. 2003 yılında bunun ikiye katlanacağı, 2010 yılında 5 000 Mw'a çıkılabileceği kestiriliyor. Bu 7 milyon insanın ihtiyacına denk düşüyor.
    Güneş enerjisi bedavadır ama üretilmesi bir maliyeti gerektiriyor. Bireysel kullanım bakımından güneş elektriği üretmek pahalıdır. (50 W üreten bir sistem kurmak 300 Dolara mal oluyor.) Ama büyük santrallar, şu sırada kömür santrallarıyla yarışabilmektedirler. Giderek maliyetinin düşeceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Şimdilik güneş santrallarının kurulum maliyetleri yüksektir. Ama bunu bütün fosil yakıt kullanan otomobillerin elektrik kullananlarla değiştirilmesinin maliyetine benzetebilirsiniz. Oysa, verilen hasrın giderilmesi ve alınacak önlemlerin maliyeti de hesaba katılırsa, fosil enerjisi dünyanın en pahalı enerjisidir. Tertemiz bir havayı solumak, çeşmenizden güvenle içebileceğiniz tatlı bir suyun akmasını istemez misiniz. Her çeşit hayvan ve bitkinin tehdit altında olmadan yaşayabildiği yem yeşil bir dünya istemez misiniz. Çocukların yeşillikler içerisinde cıvıl cıvıl koşuşturmasını istemez misiniz. Sigara üreticileri, sigaranın sağlığa zararlı olduğunu kabul ettiler, aynısını otomobil üreticilerinden de beklemenin zamanı gelmedi mi sizce. Sistem bir kez kuruldu mu, elektrikli otomobilinizi, solar bir istasyondan bedava denilecek bir karşılıkla doldurabileceksiniz. Yeni bir kömür santralı kurmak yerine belki evinizin çatısına siz bir küçük santral kurabileceksiniz.
    Sadece birincil güneş enerjisiyle yetinmek gerekmiyor, çetitli enerji üreteçlerini bir tebekede birlettiren hibrid sistemler kurulabilir. Fotovoltaik üreteçler, rüzgar türbini, geotermal santral, gelgit santralı, biyomes dönüştürücüleri gibi, coğrafyanın koşullarınca belirlenecek diğer enerji üreteçleriyle birlikte çalıştırılabilir. Bu ikincil enerji kaynakları da güneş enerjisi kadar temiz ve güvenilirdir.
    7 Yeryüzünün iklimini belirleyen en önemli şey, sera etkisi diye bir olgu... Sera etkisi yeni bir olgu değil; dünyanın oluşumundan bu yana hükmünü sürdürüyor. Fosil yakıtları olan kömür, petrol ve doğal gaz onun yaratıcıları... Bu etkiyi doğuran atmosfer bileşimindekilerden birincisi su buharı. Fakat ikincisi yani en önemlisi karbon dioksit. Bir takım başka gazlar da var, tabii... Bunlar sayesinde dünyanın ısısı bir sera gibi muhafaza ediliyor... Sera etkisi olmadan dünyamız yaşayamaz... Olmasaydı ne olurdu?
    a. Ke sera sera?
    b. Dünyanın yüzey sıcaklığı -20 derece olurdu.
    c. Okyanuslar buz tutardı.
    d. Sonuçta dünyada yaşam olmazdı.

    8 Fosil yakıtını vahşice kullanmaya devam eden toplumların atmosfere salacağı karbon dioksit, sera etkisinde önemli bir değişiklik yaratacak mı? Fosil yakıtlarının insanlar tarafından kontrolsuz tüketimi küresel ısınmaya yol açıyor. Sera etkisi zorlanarak fazla ısınmaya neden olunuyor... Yani yararlı olan şey zarara dönüştürülüyor... Isı bölgelere göre 1-3,6 derece yükselecek. Böylece 21’inci yüzyıldaki ısı değişikliği gezegenin son 10 bin yıllık tarihinde meydana gelen rakamı aşacak. Deniz seviyesi 15-99 santimetre yükselecek. Bu durum dünyanın alçak bölgelerinde yaşayanları ciddi biçimde tehdit edecek. Peki, bilginlere göre küresel ısınma neye yol açacak?
    a. Krize
    b. Vurdumduymazlığa
    c. İktidarsızlığa
    d. El Nino gibi doğal afetlere

    SERA ETKİSİ
    Gerçekte Sera Etkisi doğal ve yararlı bir olgudur. Bugün bir tehdit oluşturmasının tek sebebi ise insan aktivitelerinin etkiyi arttırmış olmasıdır.Güneş ışınlarının büyük çoğunluğu atmosfere girer ve yerkürenin yüzeyine ulaşır, yerkürenin yüzeyi ısınınca bir ayna gibi bu ışınları yansıtır. Amosferde bulunan belirli gazlar bu yansıyan ışınları emer tekrar yeryüzüne doğru yansıtırlar ve böylece bir sera gibi ısının muhafaza edimesini sağlarlar. Bu özellikten dolayı yeryüzündeki ortalama sıcaklık 15 C derecedir, sera etkisi olamasa yeryüzündeki sıcaklık -18 C derece olacaktır.Mevcut durumda ise insanların aktiviteleri sonucunda özellikle de daha fazla CO2 gazı üretilmesinden dolayı, atmosferin yapısında değişiklikler meydana gelmiştir. Bu sebepten dolayı da Sera Etkisi artmış yerkürenin devamlı olarak daha fazla ısınmasına yol açmıştır. Sıcaklıkların yükselmesi ile kıtasal buzullar erimeye, deniz seviyesi yükselmeye, yerkürenin bazı bölgeleri sular altında kalmaya başlamış, ekolojik dengesizlik insan topluluklarının kültürlerini etkileyecek boyutlara ulaşmıştır. Karşı karşıya kalmış bulunduğumuz bu tehditin ortadan kaldırılabilmesi icin sera etkisi yaratan gazların yayılmasını engellemek zorunludur. Bir diğer gereklilik ise Peugeot nun katkılarıyla yapıldığı gibi karbon kuyularının oluşturulmasıdır.
    Ozon daha da delinecek
    Ozondaki açılma, sera etkisi yaratan gazlar nedeniyle aratarak sürecek.

    ENERJİ VE ÇEVRE
    Enerji üretiminin çevre etkileri değişik biçimlerde değerlendirilebilir. Bu değerlendirmeler, her bir kaynak için birim enerji üretimine karşılık gelen kirletici madde tip ve miktarları, bunların çevre ve atmosfer içerisinde dağılımları, çalışanların ve halkın sağlığı üzerine etkileri, atığın miktarı ve zehirliliği, uzun dönemde çevre ve ekolojik sistemler üzerindeki etkileri açılarından yapılabilir.
    Dünya elektrik üretim rakamları incelendiğinde %60 ile en büyük payı fosil yakıtlar almaktadır. Fosil yakıtlar (kömür, petrol ve doğalgaz), hemen hemen bütün ülkelerde temel enerji üretim kaynağı olarak karşımıza çıkarlar. Fosil yakıtların çevre etkileri göz önüne alındığında karşımıza sera etkisi asit yağmurları ve hava kirliliği çıkar. Bu tür yakıtlardan yanma sonucu enerji elde edildiğinde yanma ürünleri (CO2,NOx ve SO2 gibi gazlar), baca gazı olarak atmosfer içinde dağılırlar. Baca gazları ayrıca uçucu kül ve hidrokarbonları içerirler. Nikel, kadmiyum, kurşun, arsenik gibi zehirli :-):-):-):-)ller de fosil yakıtların yanması sonucu atmosfere atılan diğer maddelerdir. CO2, sera etkisi oluşumunda etkin rol oynamaktadır. Dünyadaki endüstriyel gelişme öncesi atmosferdeki CO2 konsantrasyonu 280 ppm (milyonda bir ) dolaylarında idi. Bu konsantrasyon, 1958'de 315 ppm ve 1986'da 350 ppm düzeyine kadar yükselmiştir. Artan CO2 miktarı, yerkürenin sıcaklığının artmasına neden olmakta, bu da iklim dengelerinin bozulmasına yol açmaktadır. SO2 ve NOx ise esas olarak asit yağmurlarına yol açmaktadır. Atmosferdeki su buharı ile birleşen SO2 ve NOx ise esas olarak asit yağmurlarına yol açmaktadır. Atmosferdeki su buharı ile birleşen SO2 ve NOx sülfürik ve nitrik asit oluşturmakta ve bu da dünyanın ekolojik dengesinin bozulmasına neden olmaktadır. Bütün fosil yakıt artıkları kış aylarında pek çok şehrimizi etkisi altına alan hava kirliliğine yol açtığını da unutmamalıyız. Fosil yakıtların çevre etkileri bunlarla da sınırlı değildir. Örneğin kömür madenciliği hem çalışanlara sağlık riski getirmekte, hem de ülkemiz için pek yabancı olamayan :-):-):-):-)n gazı patlamaları nedeni ile ölümlere yol açabilmektedir. Diğer bir sorunla da fosil yakıt taşımacılığında karşılaşılmaktadır. Petrol taşıyan tankerlerin neden olduğu kazalar yüz binlerce ton petrolün denize yayılmasına neden olmuştur. Bunun canlı bir örneğini geçtiğimiz aylarda İstanbul Boğazı'nda yaşadık.
    Çevre Uyumluluğu
    Nükleer enerji kesinlikle çevre ile uyumlu bir enerji teknolojisidir. Fosil kaynaklı teknolojiler atmosfere NOx, SO2, CO2 ağır :-):-):-):-)ller ve kül gibi çevreye zarar veren ve hiç bir şekilde denetim altına alınamayan atıklar bırakır. Ortalama 1000 MW gücünde bir kömür santralı bir yılda 2,6 milyon ton ısı değeri yüksek kömür yakar. (Ülkemizdeki kömürlerin ısı değerleri düşük olduğundan 3.5 milyon ton kömür yakarlar) Buna karşılık aynı enerjiyi üreten bir nükleer santral bir yılda sadece 27 ton yakıt tüketir. Nükleer yakıt bir kamyon ile taşınabilirken, aynı miktar enerjiyi 200 katar tren ile taşıyabilirsiniz. 1000 MW gücündeki kömür santralları atmosfere bir yılda 30.000 ton SO2, 4.000 ton NOx, 6,5 milyon ton CO2 salar. Ayrıca 300.000 ton kül ve 400 ton ağır :-):-):-):-)l atık üretir. SO2 ve NOx su buharı ile birleşmesi sülfürik ve nitrik asit meydana getirir ki, buna asit yağmurları denir. CO2 ise dünyayı bir yorgan gibi sararak sıcaklığın artmasına neden olur. Bu olay, son 30 senedir bilim ve siyaset adamları tarafından tartışılan sera etkisidir. Gerek asit yağmurları, gerekse sera etkisi çevre açısından ilerde onarılması mümkün olmayacak sonuçlar doğurabilecek boyutlara ulaşmıştır. Dünya sıcaklığının artması kutuplarda buzulların erimesine neden olmaktadır. Sera etkisi belirgin hale gelmeden 48. enlemden güneye geçen buz dağlarının sayısı senede 500-600 iken bu sayı günümüzde 1000'in üzerindedir. Bugünkü halin devamı varsayımı altında yapılan hesaplamalara göre 2050 yılında dünyamızın sıcaklığı, CO2 emisyonu nedeni ile 4-5 oC artacaktır. Böyle bir durum bir ülkeyi değil dünyayı bir çevre felaketiyle karşı karşıya bırakacaktır. Batı Avrupa'nın ılıman bir iklime sahip olmasına neden olan, Golfstream sıcak su akıntısının dahi yön değiştirmesi sözkonusudur. Deniz suyu seviyesi yükselecek, kıyılardaki pekçok verimli ova sular altında kalacaktır. Bu ise, açlık problemini beraberinde getirecektir. Bunun bilincinde olan uluslararası kuruluşlar ve siyaset adamları problemi bir bütün olarak çeşitli platformlarda tartışmışlar ve sonuç olarak 1997 yılında Kyoto Sözleşmesi ortaya çıkmıştır. (3) Buna göre CO2 emisyonu 2008 ve 2012 yılları arasında 1990'daki emisyon miktarı %5 kadar azaltılacaktır. (4) Her ülkenin bir CO2 emisyon kotası olacaktır. Bu kotayı aşan ülkeler fosil yakıt kullanımına vergi getirecektir. Dolayısıyla bugün ekonomik olan fosil kaynaklı enerji teknolojileri 2008 ve 2012 yılları arasında çekiciliklerini kayıp etmeye başlayacaklardır.
    SERA
    Bilindiği gibi, Cenova’daki zirveyle eşzamanlı olarak Bonn’da yapılan Birleşmiş Milletler Uluslararası Küresel Isınma Konferansı’nda sera etkisi yaratan zararlı gazların azaltılmasını öngören İklim Protokolü’nün uygulanmasıyla ilgili kurallar üzerinde - biraz güç de olsa - anlaşmaya varıldı. ABD’nin reddettiği Kyoto Protokolü üzerinde 4 yıldır süren tartışmalar bir uzlaşma ile noktalandı. AB önderliğindeki 20 zengin ülke iklim değişikliği ile mücadele için yoksul ülkelere 410 milyon dolar ayırmaya söz verdi.
    Sanayileşmiş ülkeler, 1997 yılında hazırlanan Kyoto İklim Protokolü’nde, dünya iklimine büyük zararı dokunan sera gazı salımını 2012 yılına kadar, 1990 yılına oranla ortalama yüzde 5,2 oranında azaltmayı öngörmüşlerdi. Ancak ABD geçen mart ayı içerisinde protokolü imzalamayacağını açıklamıştı. Aralarında karbondioksitin de bulunduğu sera etkisi yaratan gazlar fosil kaynaklı yakıtların tüketilmesi sonucu ortaya çıkıyor ve atmosfere karışıyor. Ve ne ilginçtir ki, yeryüzünden atmosfere salınan karbondioksit gazının dörtte birini ABD üretiyor. Bilindiği gibi, ABD de son yıllarda dünyada iklim değişiklinden dolayı yaşanan doğal felaketlerden en çok etkilenen ülkelerden biri. Öyleyse ABD Başkanı Georg Busch neden Kyoto Protokolünü imzalamaya yanaşmadı? Kimileri ABD kökenli çokuluslu petrol şirketlerinin buna engel olduklarını düşünüyor. Acaba bu sav doğru olabilir mi?
    DÜNYANIN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI ÖNEMLİ PROBLEMLERDEN BİRİ OLARAK GÖRÜNEN "SERA ETKİSİ" NEDİR?
    Dünya, enerjisinin büyük bir bölümünü fosil yakıtları yakarak sağlamaktadır - sadece petrol değil, kömür ve doğal gaz da dahil. Bu yanma sonucunda karbondioksit açığa çıkmaktadır. Karbon, yüz milyonlarca yıldır yeryüzündeki fosil yakıtlarda depolanmıştır. Özellikle son yüzyılda, büyük miktarlarda fosil yakıt yakılması sonucu, açığa çıkan karbondioksitte de artış olmuştur. Bütün karbondioksit atmosferde kalmaz; bir kısmı okyanus ve göl sularında çözünür ve bir kısmı da, kalsiyum ve magnezyum karbonat formunda kayaya dönüşür. Fakat ölçümler, atmosferdeki karbondioksit miktarının her yıl yavaşça arttığını göstermektedir.
    Atmosferdeki karbondioksit miktarının artışı, önemli bir problemi de beraberinde getirmektedir. Karbondioksitin görünür ışığa karşı geçirgenliği vardır, fakat kızıl-ötesi ışığı emer. Dünyanın güneşten aldığı enerji, çoğunlukla görünür ışık formundadır. Atmosferdeki karbondioksit, görünür ışığa karşı geçirgen olduğu için, enerji direkt olarak yeryüzüne ulaşır. Fakat yeryüzünden yansıyan ışık genelde kızıl-ötesi formundadır ve atmosferdeki karbondioksit tarafından emilir. Karbondioksit molekülü bu enerjiyi tutmaz ve bütün yönlere olmak üzere tekrar yayar ve böylece, bir kısmını yeryüzüne geri göndermiş olur. Karbondioksitin etkisi, güneşten gelen enerjinin yeryüzüne ulaşmasını engellemek şeklinde değil, fakat bu enerjinin bir kısmının uzaya geri gitmesini önlemek şeklindedir. Bu sürece, sera etkisi denmektedir.
    Atmosferdeki karbondioksit miktarının her yıl arttığı düşünüldüğünde, yeryüzündeki ortalama sıcaklıkta derece derece gerçekleşecek bir artış beklentisi ortatya çıkmaktadır. Dünyanın ikliminde ciddi etkileri olması için, sıcaklık artışının çok büyük olması gerekmez. Antarktika buzunun eriyerek, dünyanın kıyı şehirlerinde sel haline dönüşmesi için, yaklaşık 4°C' lik bir artış yeterli olacaktır. Ve 1975 yılından bu yana, ortalama sıcaklık yavaş yavaş artmaktadır.
    Enerji Krizi ve Fosil Yakıtlar
    Atmosferde normal olarak bulunan sera gazları (CO2,NO2,CH4,ve CFC) ortam sızaklığını dengede tutarak, güneşten gelen ışığı dengede tutar.Sera etkisi dünya üzerinde yaşamamızı olanaklı kılan doğal bir olaydır.H2O, C2O....gibi sera gazları olmasaydı Dünya’nın ortalama sıcaklığ şimdikinden 33 derece daha soğuk olurdu.
    1999 yılında sera gazlarının oranının değişmesinden kaynaklanan zararlar hakkında görüşmek üzere Rio’da toplanan 167 ülke,endüstrileşmiş ülkelerin yaydıkları CO2 miktarlarını 2000 de 90 yılı seviyesinde sabitlenmesi konusunda anlaşma imzaladılar.Ama hala küresel CO2 miktarı artmaya devam ediyor.Fosil yakıtların hala kullanılıyor olması,ormanların hızla yok oluyor olması,bu artışı her geçen gün hızlandırıyor.Ve bu doğal dengeyi bozup küresel ısınma ve iklim değişikliklerine sebep oluyor.Bu yakıtların yanmasıyla,havanın içinde bulunan azot gazı yanıyor.Ve oluşan NO gazları ozon ile etkileşime girerek ozon miktarını azaltıyor.İnsanların yaptığı CFC ler ozon tabakasına zarar veriyor ve böylece UV-B ışınları artıyor.Denizdeki besin zincirinin en altındaki mikroorganizmalar (plangtonlar)ın yoğunluğu azalıyor,ormanlar yok olduğu için O miktarı azalıyor ve yoğun sera gazı katılımıyla karbon çevrimi sekteye uğruyor.Ve ozon tabakasındaki delik ve sera etkisi her geçen gün artıyor.
    Güç santrallerinden ve taşıtlardan yayılan SO asit yağmurlarına yol açıyor,bitkilerin büyümesini etkiliyor ve ekosisteme zarar veriyor.
    Science et’Vie’nin Eylül verilerine göre,yeni doğmuş bebeklerin kordonundaki CO düzeyi son iki yılda maksimum düzeye ulaştı.Böylece kandaki homoglobinde O yerine CO bağlanıyor ve karboksi hemoglobin oluşuyor.Kanın temizlenmesine engel olan bu bileşik birçok sağlık problemine neden oluyor.
    Ayrıca enerji üretimi ve taşımacılık sektöründe kullanılan fosil yakıtların yarattığı kirlilik,azalan ormanlar ve insanların sebep olduğu sera gazlarının artışı son 1800 yılda ortalama sıcaklığı 0,6 derece arttırdı.
    Ekosfer
    · Bu sınır keskin bir sınır değildir.
    · 0.72 AU uzaklığındaki Venüs gezegeni Güneş'in ekosferinin içerisinde yer alır!
    · Fakat onun yüzey sıcaklığı 745 K kadardır!
    · Kaçan bir sera etkisi vardır.
    · Dünya normal bir sera etkisine sahiptir.
    Sera Etkisi
    · Güneşten gelen mavi fotonlar bu camı delerek içeriye girerler.
    · Kırmızıötesi fotonlar bu cam içerisinde hapsedilir.
    · Böylece sera etkisi artar.

    Dünya'daki Sera Etkisi
    · Güneşten gelen fotonlar Yer yüzeyine ulaşırlar.
    · Karbondioksit gazı kırmızıöte fotonların uzaya kaçmasını engeller.
    · Bu nedenle Dünya soğumaz.
    · CO2 gazının fazla olması Yer'in çok daha ısınmasına neden olur.
    Küresel Isınma Ne?

    Küresel Isınmanın nedenleri biliniyor bilinmesine ama sonuçları konusunda bilim adamları henüz tam bir fikir birliğine varmış değiller. Ormanlar ne olacak, rüzgar desenleri değiştiğinde dünyayı nasıl günler bekliyor, temiz su kaynakları sıcaklık artışından etkilendiğinde ne olacak. Bu yüzden savaş çıkar mi? Uzayıp giden bu soruların yanıtları değişik. Ama tüm bu anlaşamama durumu sonuçlara ilişkin. Yoksa yerkürenin gün geçtikçe ısındığı ve bunun da atmosferi ısıttığı konusunda tüm bilim adamları hemfikir.

    Nasıl Oluşuyor?

    Küresel Isınmaya yol açan şey sera etkisi yaratan gazların insanoğlu tarafından atmosfere daha çok verilmeye başlanmasıyla atmosferde oluşan sıcaklık artışıdır. Peki sera etkisi nedir? Aslına bakılırsa sera etkisi doğal bir süreçtir. Dünyada yaşamı sağlayan bir süreç. Ama doğanın kararında bıraktığı bu sistem insanoğlu tarafından bozuldu. Güneşten gelen ışınlar dünyayı ısıtır. Bunu hepimiz biliyoruz. Güneşten gelen bu ışınlar aynı zamanda yerküremiz tarafından gerisin geriye yansıtılır da. Ancak atmosferdeki su buharı, karbondioksit ve :-):-):-):-)n gazları dolayısıyla bu yansımanın bir kısmı önlenir. Bu gaz molekülleri ışınları tutar ve yeniden dünyaya yansıtır. Yani aynı bir serada ışının sera naylonu dolayısıyla dışarı çıkamaması gibi. Bu yüzden bu olaya sera etkisi adı verilir. Bu doğal süreç daha önce dediğimiz gibi dünyada yaşam döngüsünün kurulmasında önemli. Sera etkisi olmasaydı dünyanın sıcaklığı - 18 C (eksi 18) olacaktı.
    Ancak Sanayi Devrimi'nin başlamasıyla beraber durum bozuldu. İnsanoğlu fosil yakıtlar, yani kömür, petrol ve odunu uygarlığının yükselmesinde basamak olarak kullanmaya başlayınca atmosfere her yıl, önce binlerce sonra milyonlarca, günümüzde ise milyarlarca ton karbondioksit salmaya başladı. Karbondioksit doğal düzeyinde kaldığında yararlı bir gaz.
    İnsan bununla da yetinmiyor. Bir yandan da ormanları yok ederek karbondioksit emen sistemleri ortadan kaldırıyor. Yani CO2'nin artış hızını yükseltiyor.
    SERA ETKİSİ KİMİN SUÇU?

    İnsanların karbondioksit üreten faaliyetleri, atmosferin ısınmasına neden oluyor. Petrol ve orman kökenli yakıt kullanımı başlıca suçlu. Karbondioksit, ısının atmosferde hapsolmasına sebep olup dünyada adeta sera etkisi yaratıyor.

    Geçtiğimiz yüzyıllarda atmosferin ısınmasına güneşin faaliyetleri ve volkanik patlamalar neden olurken, 20. Ve 21. yüzyıllarda insani faaliyetler sonucu meydana gelen ısınma %75'lik bir pay aldı.
    Dünya endüstrisi sekiz sene öncesine kadar herhangi bir endişe duymaksızın ozon tabakasına zarar veren ve sera etkisi yaratan CFC (chlorofluorocarbon), halon (chlorobromocarbon) ve chlorocarbon gibi malzemeleri temizleme, soğutma, havalandırma, steril ortam yaratma elemanı olarak kullanmıştır. Bu malzemelerin kimyasal olarak asal, kolay buharlaşan ve iyi bir çözücü olmaları, zehirli, yanıcı ve elektronik malzemelere zararlı olmamalarının yanı sıra, kullanımlarını gün geçtikçe artırmıştır.
    Ancak daha sonra bu tür çözücü ve soğutucuların stratosferdeki ozon tabakasına zarar verdiği ispatlanmıştır.
    Ayrıca CFC'lerin, karbondioksit gibi, kızıl ötesi ışınımı emip; dünya yüzeyinden yayınan enerjiyi geçirmediklerinden dolayı, sera etkisi ile dünya yüzey sıcaklığını artırma tehlikesi de ispatlanmıştır.
    Sera etkisi ve ozon tabakasında oluşan hasar, bağışıklık sisteminin zayıflamasına, deri kanseri, katarakt gibi hastalıkların ortaya çıkmasına neden olacak, tarımsal ürünlere, doğa dengesine zarar verecek ve buzulların erimesi tehlikesini ortaya çıkartacaktır.
    a) Florokarbon kökenli temizleme:
    Florokarbon kökenli çözücüler değişik kombinasyonlarda karbon, klorin, florin ve hidrojen içerirler.
    HCFC'lerin (Hidrokloroflorokarbon) atmosferde kalma süreleri CFC'lere göre daha kısa olup ODP'leri daha düşüktür. Çözünebilirlikleri yüksektir ve sisteme tekrar kazandırılabilirler. Yeni temizleme ekipmanı ve buna karşılık minimum proses değişikliği gerektirirler. Ancak bu tür temizleme malzemelerine, kullanımları yakın bir tarihte yasaklanacağından dolayı, uzun vadeli bir çözüm olarak bakılmamaktadır.
    PFC'lerin (Perflorokarbon) ODP'leri sıfırdır, yanıcı değillerdir, zehirlilik oranları çok düşüktür ve durağan (inert) olduklarından çalışma alanında güvenli olarak kullanılırlar. Yıkama-temizleme özellikleri çok iyidir fakat çözücülük özellikleri yoktur. Alkol gibi organik bir çözücü ile kullanıldıklarında, alkol buharı üzerinde durağan bir atmosfer sağlayarak alkolün çözücülük özelliğinin güvenli olarak kullanılmasını sağlarlar. Bu tür sistemler temizlik ve güvenilirlik açısından tatmin edicidir. Ancak Perflorokarbonların atmosferde kalma süreleri uzundur ve sera etkisi ile dünya sıcaklığını artırma potansiyelleri (GWP) yüksektir. Ayrıca pahalı bir temizleme malzemesidir.
    HFC'lerin (Hidroflorokarbon) ODP'leri sıfırdır, yanıcı değillerdir, atmosferde kalma süreleri göreceli olarak kısadır, sera etkisi potansiyelleri (GWP) ve zehirlilik oranları düşüktür. Nüfuz etme özellikleri mükemmeldir ve hızlı kururlar. Ancak, temizleme gücü ve yıkanan elemanlara zarar vermeme gibi özellikleri geliştirilme aşamasındadır. CFC'lere mükemmel çözücülük özelliği kazandıran klorin, HFC kökenli temizleme malzemelerinde olmadığından, karışımlarını optimize etmek çok hassas ve kritik bir prosestir.
    Atmosfer
    Güneş sisteminde, Merkür dışındaki tüm gezegenlerde, hatta kimi gezegenlerin uydularında bile atmosfer bulunur. Bu atmosferlerin kalınlığı, içerdiği gazlar ve yapısı gezegenden gezegene değişir. Örneğin Mars'ta, karbon dioksitten (CO2) oluşan ince ve soğuk bir atmosfer vardır. Öte yandan Venüs'te başta yine CO2 olmak üzere, azot, kükürt dioksit ve su buharından oluşan çok yoğun ve sıcak bir atmosfer bulunur. Mars'ın yüzey sıcaklığı -130°C'ye kadar düşerken Venüs'te sıcaklık 500°C kadardır. Mars'ın atmosferi çok incedir ve Güneş'ten gelen yüksek enerjili morötesi ışınları engelleyecek bir yapıda değildir. Öte yandan Venüs'ün atmosferindeki bulut tabakası öylesine kalındır ki yüzeyden Güneş'i görmek olanaksızdır. Her iki gezegenin atmosferi de bugün için hem insanlar hem de Dünya'daki başka canlılar açısından -kimi mikroorganizmalar dışında- bu gezegenleri yaşanamaz kılıyor. Yeryüzünde yaşam, atmosferimizin oluşturduğu uygun koşullar sayesinde başlamış ve onun değişimleriyle birlikte evrim geçirerek biçimlenmiştir.
    Bilim adamları, oluşumunun ilk aşamalarında Dünya'nın bir atmosferi bulunmadığını düşünüyorlar. Tektonik hareketlerin sonucunda Dünya'nın iç kısımlarından gelen gazların zamanla bir atmosfer oluşturduğu var sayılıyor. Bu ilk atmosferin içeriği ve yapısı bugünkünden çok farklıydı. Örneğin oksijen yok denecek kadar azdı; bir ozon tabakası da yoktu.
    Günümüzde dünya atmosferim oluşturan temel gazlar azot (N2) ve oksijendir (O2). Bu iki gazın yanı sıra argon (Ar), karbon dioksit (CO2), :-):-):-):-)n (CH4), su buharı (H2O), eser miktarda başka gazlar ve havada asılı küçük parçacıklar, ayresoller, bulunur. Atmosferimiz, birbirinen farklı özellikler gösteren katmanlardan oluşur. Gazların, her katmandaki oranları değişiktir. Ama ilk yüz kilometre boyunca azotun (% 78) ve oksijenin (%20,5) oranları pek değişmez. Yükseklik arttıkça katmanlardaki gazların yoğunluğu (metreküpteki atom ya da molekül sayışı) da düşer.
    Atmosferin ilk ve en yoğun tabakası troposferdir. Troposferin kalınlığı yalnızca 10-15 km'dir ama atmosferdeki gaz kütlesinin % 85'i de bu katmanda bulunur. Burada yükseklik arttıkça sıcaklık azalır; en üst kısımları -60°C kadardır. Atmosferdeki su buharının hemen hemen tümü buradadır. Troposferin üzerinde yaklaşık 50 km kalınlığındaki, kuru ve daha az yoğun stratosfer yer alır. Stratosferin ilginç bir özelliği vardır; troposferin tersine, sıcaklık yükseklikle birlikte artar. Güneş'ten gelen morötesi ışınlar, stratosferin üst kısımlarındaki (35-48 km arası) iki atomlu oksijen moleküllerini parçalar. Ama oksijen atomları, bu kez ozon (03) oluşturacak biçimde yeniden birleşirler. Oluşan ozon tabakası, Güneş'ten gelen ve Dünya'daki yaşam için tehlikeli olan morötesi ışınların geçişini engeller. Stratosferden sonra sırasıyla mezosfer, termosfer ve iyonosferyer alır.
    Uzaydan bakıldığında, dünyamızın yaydığı enerjinin dalgaboyuyla, -18°C'deki bir cisimden yayılan enerjinin dalgaboyunun aynı olduğu görülür. Ne var ki Dünya'da ortalama yüzey sıcaklığı 15°C'dir. Bu durum, ısının yer yüzüyle atmosferin alt katmanları arasında tutulduğunu gösterir. Gerçekten de Güneş'ten Dünya'ya gelen enerji, troposferde tutulur. Atmosfer olayları diye adlandırdığımız rüzgar, yağmur, dolu, fırtına vb. olaylar hep bu en alt ve en yoğun tabakada olur.
    Sera Etkisi
    Güneş'in iç bölgelerinde oluşan füzyon tepkimeleri sırasında, çok büyük miktarlarda enerji açığa çıkar. Bu enerji yavaş yavaş Güneş'in yüzeyine doğru iletilir ve oradan da bütün dalgaboylarındaki elektromanyetik dalgalar biçiminde uzaya yayılır. Güneş sistemindeki gezegenler, büyüklüklerine ve Güneş'e olan uzaklıklarına göre, bu enerjinin küçük bir bölümünü paylaşırlar geri kalanı, uzayda yayılmayı sürdürür.

    Dünya'ya gelen ışınların yaklaşık dörtte biri, bulutlardan yansıyarak uzaya döner. Geri kalan enerjinin yaklaşık dörtte birini (% 28) stratosferdeki ozon tabakasıyla troposferdeki bulutlar ve su buharı soğurur. Atmosferin soğurduğu ışınların % 90'ı bizim göremediğimiz kızılötesi ve morötesi ışınlar, % 10'u da görünür ışındır. Bir başka deyişle atmosfer, Güneş'ten gelen görünür ışınların onda dokuzunun yeryüzüne geçişini engellemez. Yeryüzüne ulaşan bu ışınlar da onu ısıtır. Tropikal kuşaktan yükselen sıcak hava kutuplara doğru, soğuk kutup havası da yüzeye inip ekvatora doğru yönelir. Böylece atmosfer olayları, su çevrimi, karbon çevrimi vb. süreçler isteyerek dünyada yaşamın sürmesi sağlanır.
    Gelen ışınlarla ısınan Dünya, tıpkı dev bir radyatör gibi davranmaya başlar. Ancak bu ısıyı Güneş gibi tüm dalgaboylarında yayamaz; yalnızca kızılötesi ışınlar biçiminde yayabilir. Ne ki yüzeyden yayılan bu ışınların yalnızca küçük bir bölümü uzaya gidebilir. Çünkü atmosferdeki su buharı, karbondioksit ve :-):-):-):-)n molekülleri bu ışınları soğurur; sonra da yüzeye doğru yansıtır. Böylece Dünya'nın yüzeyi ve troposfer, olması gerekenden daha sıcak olur. Bu olay, Güneş ışınlarıyla ısınan ama içindeki ısıyı dışarıya bırakmayan seraları andırır ve bu nedenle de doğal sera etkisi olarak bilinir.
    Bu sürecin başlıca aktörleri olan, su buharı, karbon dioksit ve :-):-):-):-)n da sera etkisi yapan gazlar ya da kısaca sera gazları olarak anılırlar. Bunların yanı sıra azot oksit (N2O) ve kloroflorokarbonlar (CFC) da sera etkisi yapar. Ancak bunların atmosferdeki oranları çok küçüktür.
    Dengeli bir sera etkisinin Dünya'daki yaşam için büyük bir önemi vardır. Çünkü dünyayı sıcak ve yaşanabilir kılar. Eğer bu etki olmasaydı yeryüzünde ortalama sıcaklık -18°C dolayında olurdu. Tıpkı Mars'takine benzer bir durum. Öte yandan şiddetli bir sera etkisi de Dünya'yı çok sıcak bir gezegen yapabilir; tıpkı Venüs gibi. Sera etkisinin, Dünya'yı olduğundan daha sıcak yapmasının yalnızca insan için değil tüm canlı türleri için yaşamsal bir önemi vardır. Hatta Dünya'da yaşamın başlamasının bile sera etkisiyle belki bir ilişkisi olabilir.
    1970'li yılların başında ABD'deki Corneli Üniversitesi'nden iki bilim adamı, Cari Sagan ve George H. Mullen, ilginç bir düşünce ortaya attılar. Dünya'da okyanusların yaklaşık 3,8 milyar yıldır var olduğu ve en basit yaşam biçimlerinin de bu okyanuslarda yaklaşık 3,5 milyar yıl önce ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Ayrıca aynı dönemde oluşumunun ilk aşamalarındaki Güneş'in, bugünkünden % 30 daha sönük olduğu ve çevresine daha az enerji yaydığı da biliniyor. Sagan ve Mullen'in düşüncesine göre, o dönemde Güneş'ten gelen enerji miktarı, Dünya'yı bugünkü gibi ısitamayacak ve okyanuslardaki suların da sıvı olarak bulunmasına olanak vermeyecek denli azdı. Bu durumda okyanusların donması ve yaşamın da ortaya hiç çıkamaması gerekirdi. Ama hiç de öyle olmadı. Çünkü o dönemde atmosferin yapısı ve içeriği bugünkünden çok farklıydı. Güneş'ten gelen yetersiz enerjiye karşın Dünya'nın yüzeyi, suların sıvı kalmasını sağlayacak denli sıcakti. Bunun nedeni de günümüzdekinden çok daha şiddetli bir sera etkisinin yaşanıyor olmasıydı. O dönemde atmosferdeki CO2 oranı bugünkü düzeyinin 100-1000 katiydı. Zamanla oksijen üreten alglerin ve fotosentez yapan kara bitkilerinin ortaya çıkmasıyla bu oran giderek düştü. Atmosferin içeriği değişmeye başladı; canlılar sayesinde atmosferdeki karbon dioksit sürekli azalırken oksijen miktarı artti.
    Bu düşüncenin kanitlanması olanaklı değil. Kuşkusuz başka bilim adamları sera etkisini dışlayan değişik senaryolar üretebilir. Ama Sagan'la Mullen'in senaryosunda aksayan bir yan da yok. Atmosferimizin içeriğinin, milyarlarca yıllık dünya tarihi boyunca zaman zaman değişmiş olduğu artık herkesçe biliniyor. Hatta bunun somut bir örneğine, bugün bizler tanıklık ediyoruz; 20. yüzyıl boyunca sera gazlarının atmosferdeki oranları sürekli artti ve hala da artıyor. Bunlardaki artış da atmosferin ısı tutma kapasitesini arttırıyor ve böylece küresel sıcaklığın yükselmesine yol açıyor. Bu gazlar arasında en çekilişi su buharı. Dünyadaki sera etkisinin % 75'inin su buharından kaynaklandığı düşünülüyor. Bu durum, ilginç ve tehlikeli olabilecek bir kısır döngü oluşturuyor. Çünkü dünya ısındıkça okyanuslardan, deniz, göl ve ırmaklardan daha büyük miktarlarda su, buharlaşıp atmosfere karışır. Atmosferdeki daha çok su buharı da sera etkisinin artması yani dünyanın biraz daha ısınması demektir. Ne ki insanların su çevrimi üzerinde yapabilecekleri doğrudan bir etki yok. Ama sera etkisini arttıran öteki gazların büyük bir bölümünü, insanlar üretiyor. Bunların başında da karbon dioksit geliyor.
    On yedinci yüzyılın başlarında keşfedilen karbon dioksit, renksiz bir gaz. Atmosferde % 0,03 (on binde üç) oranında bulunuyor ve temel olarak, karbon içeren maddelerin (kömür, petrol, doğalgaz vb) yakılmasıyla, fermantasyonla, hayvan ve bitkilerin solumalarıyla üretiliyor.
    Günümüzde bilim adamları, 1860'tan bu yana görülen yaklaşık 0,7°C'lik küresel ısınmanın % 60'lık bölümünden, karbon dioksitin sorumlu olduğu kanısındalar. Çünkü atmosferdeki karbon dioksit miktarı son 200 000 yılın en üst düzeyinde. Bu kadar fazla karbon dioksitin atmosfere karışmasından da kuşkusuz, otomobillerde, fabrikalarda, elektrik santrallarında vb. fosil yakıtları yakan insanlar sorumlu.
    Gerçekte bu düşünce hiç de yeni değil. Daha 19. yüzyılın ortalarında, atmosferin bileşimindeki küçük değişimlerin bile büyük iklimsel değişikliklere yol açabileceği tahmin ediliyordu. Bu konu üzerinde çalışan ve atmosferdeki karbon dioksitin dünya iklim sistemine olan etkisini ilk fark eden, Nobel Ödüllü isveçli kimyacı Svante A. Arrhenius oldu. Arrhenius 19. yüzyılın sonlarında, karbon dioksit oranındaki değişimin, dünyanın yüzey sıcaklığım nasıl etkileyeceğini hesapladı. Onun hesaplarına göre karbon dioksit oranı iki katma çıkarsa, yaklaşık 6°C'lik bir küresel ısınma olacaktı! Arrhenius'un bulduğu değer, bugün iklimbilimcilerin öngörülerine oldukça yakın.
    Bu konuya yönelik ilk pratik uygulamalar ancak 20. yüzyılın ortalarında gerçekleştirildi. Atmosferdeki karbon dioksit miktarının sistematik olarak gözlenmesine 1958'de başlandı. O yıllarda yapılan gözlemler, yaklaşık yüz yıllık bir dönemde atmosferdeki karbon dioksit miktarının % 25 oranında artmış olduğunu ortaya koydu. Bilim adamları, bu artışın temel nedenini fosil yakıtların kullanılması ve ormanların yok edilmesi gibi insan etkinlikleri olduğunu düşünüyor. Çünkü buz örnekleri üzerinde yapılan çalışmalar atmosferdeki karbon dioksit oranının binlerce yıldır değişmediğini ortaya koyuyor; ta ki Endüstri Devrimi başlayana dek.

    Jeolojik Olayların İklim Koşullarına Etkileri:
    Jeolojik olayların iklim üzerindeki etkileri de bir kaç ana başlık altında toplanabilir.
    Yeryuvarında kayaçların ayrışması sırasında, gerek silikatlı mineraller, gerek karbonatlı mineraller, CO2 ve H2O ile reaksiyona girerek Ca(HCO3)2 bileşiminde bir ürün oluştururlar ve bu ürün eriyik olarak denizlere taşınır.
    Örneğin Silikatlar şu şekilde ayrışırlar: CaSiO3 + 2CO2 + H2O = Ca(HCO3)2 + SiO2 .
    Karbonatlar ise şu şekilde ayrışırlar: CaCO3 + CO2 + H2O = Ca(HCO3)2
    Denizlerde gittikçe yoğunluğu artan bu eriyikler, zaman içinde kireç olarak tekrar çökelmeye başlarlar; yani reaksiyon şu şekilde gelişir: Ca(HCO3)2 = CaCO3 + CO2 + H2O
    (Koyu renkli yazılan bileşikler katı fazları belirtirler. Yani, bir süre sonra, denizlerdeki bikarbonat iyonları, kireç olarak çökelerek, deniz tabanında bir katman oluştururlar.)
    Bu anlatılanların anlamı şudur: Ayrışma sonucu, her ayrışan bir silikat molekülü başına 2 CO2 molekülü bağlanarak, denizlere taşınırlar ve zamanla denizlerde çökeltilerek tortul karbonat kayacı oluşturulur ve atmosferden 2 CO2 molekülü eksilir.
    Atmosferdeki CO2 gazı “sera gazıdır”, yani, dünyamıza gelen kısa dalga boylu güneş ışınlarını geçirirler, ama dünyamıza çarptıktan sonra uzun dalga boylu ısı ışınlarına dönüşen enerji kaynağının tekrar uzaya salınmasına engel olurlar. (Sera bahçelerindeki camlar da aynı etkiyi yaparlar.) İşte bu nedenden dolayı, atmosferden CO2 gazı eksildikçe, dünyamız iklimi soğumaya başlar, çünkü, sera etkisi yapacak CO2 molekülü sayısı azalır ve dünyamıza gelen güneş enerjisinin büyük bir kısmı tekrar uzaya kaçar.
    Dünyamız atmosferindeki CO2 miktarı, yeryuvarında oluşan sürekli aşınmalar ve denizlerde gerçekleşen sürekli tortulaşmalar nedeniyle yeryuvarı tarihi boyunca genelde bir azalma göstermektedir. Ancak, yeryuvarının iç dinamiği nedeniyle oluşan dağ oluşumları etkinlikleri nedeniyle, CaCO3 çökeli olarak bağlanan bu karbondioksit moleküllerinin bir kısmı, magmatik faaliyetler sonucu (CaCO3 = CaO + CO2) tekrar CO2 olarak atmosfere geri verilir ve bu şekilde biraz telafi edilmiş olur.
    CO2 dünyamızda bu türde bir döngü içindedir. Ancak bu döngü sisteminde, yeryuvarında ayrışmanın çok hızlı olduğu (yani atmosferden çok CO2 çekildiği) dönemlerle, atmosfere çok CO2 verildiği dönemler her zaman çakışmazlar ve bunun sonucu, dünya ikliminde sera etkisinin azaldığı ve arttığı zamanlar olur. Ayrışmanın en çok olduğu zamanlar, yeryuvarı topografyasının en yüksek olduğu zamanlardır; çünkü bir yöre ne kadar yük:-):-):-):-)e, o oranda hızlı ayrışmaya uğrar; dolayısıyla da atmosferde o oranda CO2 azalması olur; yani dünyamız soğumaya başlar! Yeryuvarı topografyasının en yüksek olduğu dönemler, dağ oluşumu (orojenez) dediğimiz zamanlardır. Gerçekten de, dünyamızdaki her büyük orojenik dönemden sonra, buzul devirlerine girildiği, yeryuvarı yıllıklarında kayıtlıdır.
    · Küresel Isınma Nedir?
    İnsan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. Sera etkisinin artması, atmosferin üst bölümünün yani stratosferin soğumasına, alttaki troposferin ise ısınmasına yol açıyor.
    Su buharı, karbondioksit ve :-):-):-):-)n gazı, dünyanın üzerinde doğal bir örtü oluşturur. Ancak fosil yakıtların kullanılması ve ormanların yok edilmesi, bu örtüyü oluşturan gazların, atmosferde normalin çok üzerine çıkmasına neden olmuştur.
    Dünya yüzeyi güneş ışınları tarafından ısıtılır ve dünya, bu ışınları, tekrar atmosfere yansıtır. Dünyaya ulaşan güneş enerjisinin yaklaşık yüzde 70’i, böylece tekrar uzaya gönderilmiş olur. Ancak bazı infrared ışınlar, sera gazları tarafından tutulur. Bu da atmosferin, ısınmasına neden olur. Dünya sıcaklığındaki sürekli artış ve artan konfor ihtiyacı klima satışlarını tetikleyen bir faktör olmuştur
    Sera etkisi nedir?
    Güneş ışınları yeryüzüne düştüğü zaman, yeryüzü aynı miktarda enerjiyi uzaya geri yansıtıyor. Kızılötesi ışınlar atmosfer içinden geçiyor. Atmosferde molekül kümelerinin oluşturduğu koruyucu bir katmanda karbondioksit de var. Bu katman uzaya doğru yansıyan radyasyonu bir süre tutarak, yeryüzünün ısınmasına neden oluyor.

    Bir başka deyişle atmosferdeki karbondioksit tabakası ısının yükselmesini engelleyen bir perde oluşturuyor. Tıpkı seradaki gibi günes ışınlarının içeri girmesine izin veriyor ama ısının dışarı çıkmasını engelliyor.

    Bu nedenle atmosferdeki karbondioksit oranı arttıkça dünya daha çok ısınıyor. Dünyanın oluşumundan beri varolan sera etkisi olmasaydı dünyanın yüzey sıcaklığı -20 derece olur, okyanuslar buz tutardı. Yani Dünya'da canlılar yaşayacak ortam bulamazdı. Ancak atmosferde çeşitli insan kaynaklı nedenlerle miktarı artan bu gazlar yeryüzünün sıcaklığında belirgin artmalara neden oluyor.

    KÜRESEL ISINMA
    Derleyen Alp KİTAPÇIOĞLU
    Dünyamızdaki iklim değişikleri artık hissedilebilir seviyelere ulaşmıştır ve gelecek yüzyılda daha büyük değişiklikler meydana gelecektir. Bu değişiklikler; yüksek sıcaklık, yoğun yağmurlar, sel, deniz seviyesinin yükselmesi gibi fiziksel olabileceği gibi, ormanların, tarımın, deniz ekolojisinin ve tüm canlıların etkileneceği değişiklikler olacaktır.
    Sera Etkisi (Greenhouse Effect)
    Sera gazları; karbondioksit, su buharı, nitrojenoksit, :-):-):-):-)n, ozon ve halokarbonlardır (Kloroflorokarbon). Bu gazlar; dünyadan yansıyan güneş ışınlarının uzaya yayılmasına engel olarak, yeryüzüne geri yansıtmakta ve atmosferin ısınmasına neden olmaktadır. Sera etkisi doğal olarak oluşmakta ve dünyamız için önemli rol oynamaktadır. Bu etki olmasaydı, dünyanın ortalama sıcaklığı -18"C olacaktı. Ancak sera gazlarının miktarının normallerin çok üzerine çıkması ve artmaya devam etmesi, dünyamızın dengelerini günden güne bozmakta ve insanlığın geleceğini tehdit eden sonuçlar doğurmaktadır.
    Endüstri devriminin başlamasından, özellikle 2. Dünya Savaşından sonra, insan aktivitesi sera gazlarının miktarını her geçen yıl arttırarak günümüzde alarm verici oranlara ulaştırmıştır.
    Sera gazlarının en önemlisi karbondioksit gazıdır. Karbondioksit düzeyi, l9.Yüzyıl değerlerinin °/25'i oranında artmıştır. Şu anda tahminen 5-6 milyar tonu aşan karbondioksit her yıl atmosfere yayılmaktadır. Gelecek yüzyıl karbondioksit oranının ikiye katlanacağı ve bunun sonucunda ortalama sıcaklıkların 1,5''C ile 4,5 C artacağı düşünülmektedir. Bugün 0,35 C ile 1,0 C arasında olan sıcaklık artışlarının iklimlerde meydana getirdiği değişiklikler düşünülürse, 4,5"C artışın ne anlama geleceği daha iyi anlaşılacaktır.
    İnsanoğlu, iklim değişikliklerinin normalden 60 kat hızlı olmasına neden olmaktadır.
    Sıcaklık artmasıyla su buharı miktarı artacak, dolayısıyla bulutlarda artışlar görülecektir. Bunun sonucunda yoğun yağmurlar ve seller meydana gelecektir. Bugün dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan seller, kasırgalar ve anormal hava hareketleri küresel ısınmanın sonuçlarıdır.
    Küresel ısınmanın önlenebilmesinde kilit rol bitkilerdedir. Bitkiler karbondioksit gazını alarak oksijen gazını atmosfere yaymaktadırlar.
    İnsan aktiviteleri sonucunda oluşan fazla karbondioksiti ortadan kaldırmak için, tahminen Amerika Kıtasının yarısı büyüklüğünde bir orman alanının meydana getirilmesi, bir başka deyişle, bugünkü orman alanlarının üçte biri oranında ağaçlandırma yapılması gerekmektedir.
    Oysa insanoğlu, inanılmaz bir hızla mevcut ormanlarını yok etmeye devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Dünya Kaynakları Enstitüsü, yağmur ormanlarının her yıl 160.000-200.000 kilometre karesinin kaybedildiğini ve bu miktarın tüm yağmur ormanlarının %2'sini oluşturduğunu bildirmektedir. Büyük orman yangınlarıyla, kurallarına uygun yapılmayan kesimlerle orman alanları hızla yok olmakta, sanayinin meydana getirdiği hava kirliliği (sülfürdioksit) ve araçların eksoz gazlarında bulunan nitrojenoksit; asit yağmurlarına, dolayısıyla ormanların zarar görmesine neden olmaktadır.
    Sonuç olarak insanoğlunun geleceği büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Ne yazık ki bu tehlikeyi yaratan kendisidir ve bu tehlikeyi ortadan kaldırmak da insanlığın elindedir. Bunun için insanların bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Sera gazlarının artışı önlenmeli ve orman alanlarının sayısı hızla arttırılmalıdır. Gereken miktarda orman alanının yaratılması zor değildir. İnsanlık bu bilinci göstermek zorundadır. Herkes ağaçlandırma çalışmalarına katılarak, kesilen, yanan her ağaca karşılık on, yüz, bin ağaç dikebiliyorsa eğer, dünya ve insanlık var olacak demektir. Yoksa ...
    KÜRESEL ISINMA NASIL OLUYOR?
    Küresel ısınmaya yol açan şey sera etkisi yaratan gazların insanoğlu tarafından atmosfere daha çok verilmeye başlanmasıyla atmosferde oluşan sıcaklık artışıdır. Peki sera etkisi nedir? Aslına bakılırsa sera etkisi doğal bir süreçtir. Dünyada yaşamı sağlayan bir süreç. Ama doğanın kararında bıraktığı bu sistem insanoğlu tarafından bozuldu. Güneşten gelen işinlar dünyayi isitir. Bunu hepimiz biliyoruz. Güneşten gelen bu işinlar ayni zamanda yerküremiz tarafindan gerisin geriye yansitilir da. Ancak atmosferdeki su buhari, karbondioksit ve :-):-):-):-)n gazlari dolayisiyla bu yansimanin bir kismi önlenir. Bu gaz molekülleri işinlari tutar ve yeniden dünyaya yansitir. Yani ayni bir serada isinin sera naylonu dolayisiyla dişari çikamamasi gibi. Bu yüzden bu olaya sera etkisi adi verilir. Bu dogal süreç demin dedigimiz gibi dünyada yaşam döngüsünün kurulmasinda önemli. Sera etkisi olmasaydi dünyanin sicakligi - 18 C (eksi 18) olacakti.
    Ancak Sanayi Devrimi’nin başlamasiyla beraber durum bozuldu. Insanoglu fosil yakitlar, yani kömür, petrol ve odunu uygarliginin yükselmesinde basamak olarak kullanmaya başlayinca atmosfere her yil önce binlerce sonra milyonlarca, günümüzde ise milyarlarca ton karbondioksit salmaya başladi. Karbondioksit doğal düzeyinde kaldığında yararlı bir gaz. Kafanız karıştı değil mi... Biraz geriye gidersek karışıklık kalkacak.
    3,5 milyar yıl önce atmosferdeki karbondioksit oranı bugünkünün yüz katından fazlaydı. (Bugünkü oran on binde 3) Bazı bilimadamları ise bin katıydı diyor. Yüz milyonlarca yıl süren bir dönemden sonra denizlerde ortaya çıkan algler oksijen üretmeye başladı. Bitkiler de karbondioskit emip oksijen üretmeye başlayınca CO2 oranı azaldı. Bu on binde üçlük oran Sanayi Devrimi’ne kadar aynı kaldı. Sanayi Devrimi’nden bugüne kadar ise insanoğlu atmosferdeki karbondioksit oranını yüzde 25 artırmayı başardı. Aslında karbondioksit emen bir doğal sistem var. Örneğin okyanuslar her yıl atmosferden 104 milyar ton karbondioksit alıp 100 milyar tonunu geri veriyor. Kara bitkileri de fotosentez yoluyla atmosferden her yıl 100 milyar ton karbondioksit alıyor. Bunun bir kısmını yine geri veriyor. Yani insan ekstradan karbondioksit üretmese doğa bunu halledecek. Ama bu ekstra üretimler sayesinde atmosferdeki 750 milyar tonluk karbondioksit stokuna insan ve diğer nedenler dolayısıyla her yıl net 3 milyar ton CO2 ekleniyor.
    İnsan bununla da yetinmiyor. Bir yandan da ormanları yokederek karbondioksit emen sistemleri ortadan kaldırıyor.. Yani CO2’nin artış hızını yükseltiyor

  2. #2

    Standart

    yaw sayın adminim yazı süper de.. biraz uzun olmuş sanki.

Benzer Konular

  1. Doris Day -- Que Sera Sera
    By ABYSS in forum Yabancı Şarkı Sözleri
    Cevaplar: 1
    Bölüm Listesi: 01-07-2008, 01:42 AM
  2. Yerin 45 Metre Altındaki İlginç Sera
    By yorgun_savaşçı in forum İlginç Bilgiler
    Cevaplar: 1
    Bölüm Listesi: 08-08-2007, 09:35 PM
  3. Sera Sebzeciliği
    By ABYSS in forum Ziraat - Tarım
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 12-19-2006, 12:42 AM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]