USLANMAM
USLANMAM öğesini iGoogle sayfanıza ekleyin.
UslanmaM En Kaliteli Bilgi Adresiniz
Geri git   USLANMAM > GENEL KÜLTÜR > Bilim ve Teknik
Google
 
UslanmaM Resim AlbümleriSosyal Gruplar
Kayıt ol Sosyal Gruplar Ajanda Konuları Okundu Kabul Et

Bilim ve Teknik Bilimsel gelişmeler,icatlar, tasarımlar

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 05-29-2007, 03:17 PM   #11 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*
 
BoDyGuArD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

kediler neden 4 ayak üstüne düşer
Bilimsel olarak izahı biraz zor. Bilime göre düşen bir cisme dışarıdan bir kuvvet uygulamazsanız ona açısal bir dönme hareketi kazandıramazsınız. Gerçi bir kule atlayıcısı havuza düşmeden önce havada birkaç kez takla atar kendi ekseni etrafında döner ama bu tramplen veya kuleyi terk ederken ayakları ile başlattığı bir dönme hareketidir.
Sırtüstü düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine kuyruğunu da bacaklarının arasına çeker başını yere bakacak şekilde döndürür. Belirli bir noktada tam tersim yaparak bacaklarını ve kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne yani yere doğru döner. Böylece paraşüt etkisi yaratarak hızını da frenler ve inişin yumuşak olmasını sağlar.
Yapılan deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin yüksek bir yerden düşmesine göre çok daha fa/la hasar yaratabileceği tespit edilmiştir. Örneğin yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki 32 katlı bir binanın tepesinden düşen bir kediye hiçbir şey olmazken 7 katlı binalardan düşenlerde ciddi sakatlıklar hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da 'limit hız' ile izah ediyorlar.
Havadan yere düşen cisimler önce gittikçe artan bir hızla yere düşerler. Sonra kütlelerine bağlı olarak belirli bir mesafede hızdaki bu artış durur ve 'limit hız' denilen sabit bir hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenin tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı ile uçaktan atılan (aynı) paranın hızı arasında bir fark yoktur. İyi ki de yoktur çünkü bu 'limit hız' olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam etselerdi yağmur damlaları kafamıza kurşun gibi düşebilirlerdi.
Bu teoriye göre yüksekten düşen kediler yaklaşık saatte 100 kilometre sürate gelince limit hıza ulaşırlar artık hep aynı hızda düşerler ve stresi atlatıp kendilerine gelir ve gevşerler. Başlangıçta bahsettiğimiz dönme hareketini yaptıktan sonra Avustralya'da yaşayan uçan sincapların uçuşuna benzer şekilde tüm vücutlarını paraşüt gibi kullanarak yaralanma olasılığını en aza indirerek yere inerler.
Tabii bütün bu deney sonuçlan ve teoriler hayvan hastanelerine gelen kediler göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır. Yüksekten düşüp de ölen veya alçaktan düşüp ölmeyip olay yerini terk eden her iki şekilde de hayvan hastanelerine uğramamış kedilerin sayıları bilinmiyor.
BoDyGuArD isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-29-2007, 03:17 PM   #12 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*
 
BoDyGuArD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

biber niçin acıdır?
Biber acı değildir. Acı tatlının tersidir ve acıya örnek olarak kininin veya greyfurdun tadı gösterilebilir. Biber acı değil yakıcıdır. Bunun tersi ise serinletici olup buna da örnek olarak nane veya mentol gösterilebilir.
Biberin yakıcılığı içinde bulunan kapsaisin adı verilen bir tür bileşikten kaynaklanır. Bu maddenin büyük bir kısmı biberin etli kısmında ve tohumlarında bulunur. Bu nedenle ucu pek yakıcı olmayan biberin yenildikçe yakıcılığı daha çok hissedilir.
Kapsaisin maddesi bibere yakıcılık vermekle kalmaz cilde temas ettiğinde tahrişe de yol açar. Hatta bu özelliğinden dolayı bazı romatizma ilaçlarının formüllerinde de kullanılır.
Yeşil biber kırmızı olanından daha yakıcı değildir. Yakıcı biberler koyu renkli ve çok sivri uçludur. Biberler A ve C vitaminleri bakımından çok zengin olup sıcak havada yenilen yakıcı biberler insanı terletirler ve terin buharlaşmasıyla insanda bir serinlik hissi duyulur.
Buna karşın biberin içindeki kapsaisin maddesi insanda tükürük salgısını da arttırır solunum ve kan basıncında değişimler yaratır bağırsaklarda emilimin azalmasına yol açar.
Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda diğer kanserojen maddelerle birlikte alındığında karaciğer kanserinin ortaya çıkmasında hızlandırıcı rolü olduğu konusunda ciddi kuşkular vardır.
Biberden ağzımız yanmca çoğumuz hemen su içeriz ve bir işe yaramadığını görürüz. Peki nasıl oluyor da biberin yakıcı tesirini su gideremiyor? Sebebi basit yağ ve su kesinlikle birbirlerine karışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi yağlı olduğu için ne kadar su içerseniz için onunla birleşmez. En iyi metot ekmek yemektir. Ekmek bu yağı absorbe eder ve mideye taşır.
Bir diğer etkili yol da süt içmektir. Sütün içindeki kasein maddesi bir deterjan görevini üstlenir biberin yağı ile karışarak ağzı temizler.
BoDyGuArD isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-29-2007, 03:18 PM   #13 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*
 
BoDyGuArD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

cam katı maddemidir
Camın hemen hemen bütün özellikleri katı gibi davrandığını gösteriyor. Peki neden bazıları camı sıvı olarak düşünüyor? Önce bunu açıklamaya çalışalım.
Akışkanlık açısından sıvıların çok çeşitli olduğunu hatırlayalım. Örneğin elimizde bir bardak içinde bir sıvı olsun ve biz bu bardağı ters çevirerek sıvıyı boşaltmaya çalışalım. Değişik sıvılar değişik sürelerde boşalır. Örneğin su 1 saniye içinde tamamen bardağı terk eder. Bal veya gliserin gibi daha kıvamlı sıvılar için bu süre daha uzundur. Diyelim 1 dakika. Sıvıların akışkanlık özelliklerini belirleyen viskoside (ağdalılık) diye adlandırdığımız nicel bir özellikleri var. Değişik sıvılarda bu nicelik çok farklı değerler alıyor. Bunun alabileceği değerlerin bir en yüksek veya en düşük değeri de yok (kuramsal olarak böyle bir sınırlama yok). Dolayısıyla baldan çok daha fazla ağdalı sıvılar da olabilir. Örneğin daha ağdalı bir sıvı bardağı 1 ayda boşaltır çok daha ağdalı olan başka biri 1 yılda vs. Peki eğer bir sıvı bardağı çok çok daha uzun bir süre diyelim 10 trilyon yıl (evrenin yaşının 1000 katı) içinde boşaltıyorsa o zaman bu sıvıya gerçekten �sıvı� diyebilir miyiz? Burada süre o kadar uzun ki bu maddenin gerçekten akmaya başladığını değil gözlerimizle hassas deney aletleriyle bile algılamamız imkansız.
Bu bilimsel bir soru olmaktan daha çok kullandığımız dille ilgili bir soru (veya felsefi bir soru). Aslında bu maddenin bir sıvı olduğunu baştan kabul ettik. Sıvılar için kullandığımız bir niceliği viskositeyi bu maddeyi tarif etmek için kullanıyoruz. Bunun bildiğimiz sıvılardan tek farkı sadece viskosite değerinin aşırı derecede büyük olması. Büyük veya değil böyle bir niceliğin söz konusu olması ne kadar yavaş olsa da akışkanlık anlamına geliyor bu da o madde sıvıdır demektir. Ama pratik anlamda bakarsak bardağın içine koyduğumuz şey bizim zaman ölçeklerimize göre (1 yıl 10 yıl veya 1000 yıl içinde) fark edilebilir hiç bir akma belirtisi göstermiyorsa o zaman bu şeyin katılardan farklı olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bazı bilim adamları bu soruyu �pratik� anlamda cevaplamak için rasgele bir sınır koymuşlar: Eğer bir cisim 2 yıl içinde herhangi bir akma belirtisi göstermiyorsa o cisim pratik anlamda bir katıdır. Buradaki �2 yıl� süresi biraz rasgele bir sayı ama bunun da savunulabilir bir yönü var. İki yıl bir doktora öğrencisinin yapabileceği en uzun deney süresi. Gerçi çok daha uzun süren deneyler de yapılmış geçmişte ama en azından bir öğrencinin öğrenim süresi içinde yapabileceği deney olarak 2 yıl oldukça uzun bir süre. Cam bu anlamda bir katı (yani pratik anlamda).
Peki madem camın aktığını gözlemleyemiyoruz o halde camın sıvı olduğu iddiası nereden kaynaklanıyor? Bu biraz camın yapılma süreciyle ilgili bir şey. Camın nasıl yapıldığı hakkında başka kaynaklardan gerekli bilgileri alabilirsiniz. Ben burada sadece konumuz için gerekli olanlar üzerinde duracağım. Önce �aşırı soğutma� dediğimiz bir olguyu açıklamaya çalışacağım. Aşırı soğutma bir sıvıyı donma noktasının altındaki sıcaklıklara herhangi bir donma belirtisi göstermeksizin soğutmaya deniyor. Örneğin saf su bir atmosfer basınç altında -10 dereceye kadar aşırı soğutulabilir. Bu şartlar altında suyun donma noktası 0 derece. Ama bazı şartlar altında herhangi bir donma olmaksızın daha düşük sıcaklıklarda da su elde etmek mümkün. Böyle bir su oldukça kararsızdır. Örneğin suyun içine bir kaşık atarsanız su aniden donar. Dolayısıyla aşırı soğutma şartlarından biri bu süreç içinde kabı fazla sallamamak. Bunun dışında da bazı başka şartlar var elbette.
Aşırı soğumanın nedeni şu. Normalde bir sıvının örneğin suyun donmaya başlaması için sıvı içinde bir katı çekirdeği oluşması gerekir. Sonra sıvıdaki moleküller tek tek katı çekirdek üzerine eklenerek bu katı kütleyi yavaş yavaş büyütürler. Yani donma her yerde aynı anda olmaz. Bir veya bir kaç yerde başlar ve bu noktaların çevresinde büyür. Aşırı soğutmayı gerçekleştirmek için yapılabilecek iki şey var. (1) Çekirdek oluşmasını engellemek. Bu bir çoklarına garip gelebilir ama donma noktasının altında bile sıvının herhangi bir yerinde bir çekirdek oluşması oldukça zor. Bunun nedeni yüzey gerilimi kuvvetiyle ilgili bir şey ama ikisi arasındaki ilişkiyi burada açıklamak gereksiz. Ama çekirdekler sıvı içinde bir düzensizlik olduğu zaman çok rahat oluşabiliyor. Bu düzensizlik sıvı içinde bir toz parçası olabilir (katı toz parçasının çevresinde büyümeye başlar) veya kabın duvarlarında çizik gibi şeyler. Suyu aşırı soğutabilmek için kullandığınız kabın temiz ve çiziksiz suyun da yeteri kadar temiz olması gerekiyor. (2) Çekirdeğin büyüme hızını azaltmak da donma hızını azaltır. Eğer sıvının akışkanlığı düşükse (yüksek ağdalılık) o zaman sıvı molekülleri oldukça yavaş hareket ettiklerinden bir çekirdek oluşsa bile bu oldukça yavaş büyür.
Camlar ikinci teknik kullanılarak oluşturulmuş aşırı soğutulmuş sıvılardır. Camın yapımında kullanılan karışım en başta normal sıvı olduğu (donma noktasının üzerinde) sıcaklıktadır. Sonra karışım hızla soğutulur (�hızla� derken bize göre değil de donma hızına göre hızla demek istiyorum). Bu süreç içinde sıvı içinde donmuş çekirdekler oluşsa bile büyüyecek zamanları olmaz. Karışımı ne kadar soğutursanız viskosite (ağdalılık) o kadar artar dolayısıyla çekirdek büyüme hızı da o derece azalır. Cam normal oda sıcaklığına geldiğinde hala bu sıvı özelliklerini korumaktadır ama akışkanlığı o kadar düşmüştür ki artık pratik olarak bunun bir sıvı olduğu fark edilemez. İşte camın sıvı olduğunu iddia edenlerin dayanak noktaları bu. Kısacası camın hala bir sıvı olduğunu ve akmaya devam ettiğini sadece bizim bunu fark edemediğimizi söylerler.
Son olarak atomik yapı. İki farklı tür yapıdan bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi atomların yan yana düzgün olarak dizildikleri yapılar ki biz bu yapılara kristal diyoruz. Çevremizde gördüğümüz neredeyse tüm katılar kristal yapıdadır. Kristal yapının bir katının girebileceği en düşük enerjili yapı olduğunu da söyleyebiliriz. Bunun dışında atomların düzensiz olarak yerleştirildiği �katı� yapılara da amorf diyoruz. Camlar amorf yapıda. Gerçi amorf yapılarda kısa erimli bir düzen vardır ama bunlar kristaller kadar düzenli değildir. Örneğin düzensiz yapılaşmış bir kent düşünün. Daha önce yapılan evlerin yakınlarına yeni yapılan binalar bunlara uygun yapılmıştır ve dolayısıyla bir takım sokaklar oluşmuştur ama tüm kent düşünüldüğünde sokaklar rasgele yönlerdedir. Tamamen düzenli bir kentteyse kentteki bütün sokaklar ya doğu-batı veya kuzey-güney doğrultusundadır. Neyse enerji açısından düşünüldüğünde amorf bir yapı atomlarının yerini değiştirerek kristal bir yapıya girme eğilimindedir. Camda da bu kuşkusuz doğru. Fakat bir kaç atomun yerlerinden ayrılarak başka yerlere gitmelerinin önünde enerji açısında yüksek engeller var. Eğer bu engeller aşılırsa kristal yapının büyümesi söz konusu. Kısacası yukarıda anlattığım şeyler hala geçerli. Aşırı donmuş bir sıvı hala katı çekirdeklerin (kristal) büyümesi devam ediyor ama bu süreç çok yavaş işliyor. Önemli bir nokta bu sürecin kristalleşmeyle (gerçek anlamıyla katılaşma donma) bitmesi. Fakat bu süreç devam ederken makro ölçekte şekil değişikliği olması da mümkün (akma). Demek istediğim cam bir sıvı olsa bile bal veya su gibi akıp giden bir sıvı değildir. Hareketin sonu her zaman donmadır.
Son olarak amorf yapıda bile katı özelliklerinin gösterildiğini belirtelim. Örneğin esneklik. Bir pencere camını ortadan parmağınızla iterseniz cam zorladığınız yönde şeklini değiştirir. Fakat parmağınız çeker çekmez tekrar geri gelir. Hiç bir sıvıda görmediğiniz bir özellik bu. Bunun anlamı amorf yapıdaki atomların deformasyon sırasında ve parmak kalktıktan sonra birbirlerine göre konumlarını az çok korumaları. Bir sıvıda ise parmağımızı bastığımız anda atomlar büyük oranda yer değiştirir bazı atomlar komşularından tamamen uzaklaşır yeni komşular kazanır vs. Parmağımızı çektikten sonra da sıvı bu yeni atomik yapıyı başlangıç alarak akmaya devam eder (esnek maddelerde olduğu gibi ilk konuma dönemez).
Sonuç olarak herkesin yaptığı gibi son kararı siz verin. Cam katı mıdır sıvı mıdır yoksa kendine özgü bir madde midir bu tamamen size kalmış. Ama pratik tanımların kullanışlılığını da göz ardı etmeyin: Kafanızı bir cama çarparsanız bu kuramsal tartışmanın hiç bir önemi kalmaz.
BoDyGuArD isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-29-2007, 03:18 PM   #14 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*
 
BoDyGuArD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

Lavabodan su niçin sağa dönerek boşalıyor?
Lavabodan su niçin sağa dönerek boşalıyor?

Lavabonuzu veya küvetinizi su ile doldurun ve tıkacı aniden çekin. Su düz olarak delikten boşatmayacak döne döne bir hortum oluşturacak şekilde boşalacaktır.

Bu dönüş yönü kuzey yarımkürede sağa doğru yani saat yönünde güney yarımkürede ise tam tersidir. Bilim insanları buna 'Coriolis' kuvveti diyorlar. Her iki yarımkürede böyle birbirine ters yönde hava akımlarının ve okyanus akıntılarının olduğu herkes tarafından kabul ediliyor da bir lavabodan boşalan suda böyle küçük bir ortamda dünyanın dönüşünün etkili olup olamayacağı tartışma konusu. Dünya kendi etrafında dönerken her tarafındaki hız aynı değildir.

Ekvatordaki biri bir günde dünya çapı kadar yani 40.000 kilometre giderken bir diğer ifade ile saatte 1670 kilometre hızla yol alırken tam kutuptaki bir insan sıfır hızla sadece kendi etrafında dönmektedir. Aynı şekilde gökyüzünde asılı gibi duran bulutlar rüzgarın etkisini katmazsanız yere göre hareketsizdirler ama altlarındaki kara parçası ile birlikte dönerler. Bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutuptakilere nazaran hızlı dönmektedirler.

A'yı ekvatorda B'yi ise onun tam kuzeyinde 45 derece paralelinde iki nokta olarak düşünelim. Bir top mermisini A'dan tam kuzeye nişanlayıp attığımızda atış sırasında ekvatorun dönüş hızı B noktasına göre neredeyse iki kat olacağından mermi B noktasının doğusuna gidecektir.

Aynı şekilde kuzey kutbundan hemen hemen hareketsiz bir konumdan tam güneye atılan bir mermi 45 paralelinde dünya dönüş hızı daha çok olduğundan bu sefer hedefin batısına düşecektir. Yani kuzey yarımkürede kuzeye veya güneye atılan her şey atanın konumuna göre sağa gitmektedir. Bu durum güney yarımkürede ise sola doğru gerçekleşmektedir. Her iki yarımkürede kuzey - güney doğrultusunda hareket eden hava akımları ve okyanus akıntıları bu durumdan etkilenirler.

Kuzey yarımkürede sağa güneyde sola dönerler. Ancak be. dünya yüzünde büyük bir ölçekte okyanusların dibindeki sürtünme ve bulutların hava akımlarının üzerinde bulundukları yerle birlikte hareket etmelerinin etkileriyle oluşan bir tabiat olayıdır.

Bilim insanları bunun lavabo veya küvet gibi nispeten mikro ölçüde de mümkün olup olmadığını hala tartışıyorlar. Bir kısmı burada suyun musluktan çıkış şekil ve hızının lavaboya düştüğü noktanın lavabonun ve suyun gittiği yerin yapısının etken olduğunu söylüyorlar diğerleri de ideal şartlarda 50 kere deney yapın ve görün diyorlar. Haydi banyoya bilimsel deney yapmaya...!
BoDyGuArD isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-29-2007, 03:19 PM   #15 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*
 
BoDyGuArD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

kan ve kalp mücizesi!
Tüm insanlar dünyaya gelmeden önce anne karnında dokuz uzun ay geçirirler. İnsan bu aşamanın başlangıcında sadece anne karnında gelişmeye başlayan küçücük bir hücre topluluğundan ibarettir... 22. günde fasulye tanesinden bile küçüktür. Bir gün bu topluluğun tam orta yerinde küçücük bir yumru bir emir alır ve aniden atmaya başlar. Vücuttaki tüm diğer hücreler sakindir ama o sürekli hareket eder ve asla durmaz. Asla "biraz durup dinlenme ihtiyacı" hissetmez. Ta ki aradan on yıllar geçip de "dur" emrini alacağı güne kadar. Geçen bu süre ise bir insan ömrünü tanımlar. Bu küçük yumruya "başla" ve "dur" emirlerini kim vermektedir?

Siz henüz anne karnında 3 haftalıkken atmaya başlayan bu mükemmel pompanın yani kalbin çok önemli bir sorumluluğu vardır. Vücut içinde kanın dolaşmasını sağlamak; bir başka deyişle sizi meydana getiren ve tıpkı sizin gibi "canlı" olan yaklaşık 100 trilyon hücreye hayat vermek; bu hücrelerin nefes alıp vermelerini ve beslenmelerini sağlamak onları temizlemek hastalıklarını iyileştirmek ve onları düşmanlardan korumak... Sizi oluşturan hücreleri dolayısıyla sizi yaşatan bu sistemi kuran kimdir?

Peki size yaşam veren bu sistemin varlığı için siz ne yaptınız? Sizin böyle bir sisteme sahip olmak için yapabileceğiniz bir şey yoktu çünkü henüz dünyaya gözlerinizi açmadan sizin için hazırlanmış bir düzenin içinde yaşamaya başladınız. Sahip olduğunuz beden kusursuz bir şekilde sizin için hazırlandı. Örneğin çevrenizi net olarak görebilmeniz için mükemmel bir çift göz yaratıldı. Dışarıdaki hava ile henüz karşılaşmış olmanıza rağmen periyodik olarak soluk almanızı sağlayacak solunum sisteminiz daha siz anne karnındayken oluştu. Besinlerin her türlüsünü sindirebilecek bir sindirim sistemine size özel parmak izleriyle birlikte parmaklara ve ellere gözlerinizi yabancı maddelerden koruyacak göz kapakları ve kirpiklere ve bunun gibi çok sayıda organ ve özelliğe sahip olarak dünyaya geldiniz. Hızla yaklaşan bir cisme karşı otomatik olarak göz kapaklarınızı kapatarak gözünüzü korumanızı sağlayan refleks ve bunun gibi daha birçok "koruma tedbiri" hiç haberiniz yokken alındı ve bedeninize yerleştirildi. Bunlar için hiçbir zaman uğraş vermenize gerek olmadı.

Bu sistemleri sizin için Yaratan en kusursuz şekilde bedeninize yerleştiren Allah'tır. Sonsuz güç sahibi Allah şu ana kadar yaşamış olan ve şu anda yaşayan tüm insanları aynı mükemmel sistemlere sahip olarak yaratmaktadır.

Size yaşam veren kalp ve onun hareketlendirdiği dolaşım sistemi de işte bu kusursuz ve eksiksiz düzenin bir parçasıdır. Kalbin pompaladığı "kan" adlı mucizevi sıvı hareket etmeye başladığı andan itibaren bedeninizdeki hemen her hücreye "hayat" taşır. Kan gözünüzden ayak parmaklarınıza kadar her noktayı dolaşan mükemmel bir ağ ile tüm bedeninizi kaplar. Siz büyürsünüz o gelişir. Siz hastalanırsınız sizi o savunur. Yaşamanız için hücrelerinizin beslenmesini o sağlar. Vücudunuzu o temizler. En önemlisi sizi yaşatacak olan oksijeni vücudun her hücresine ulaştırma görevi ona aittir. Bedeninizde dolaşan bu sıvı yani kan özel bir nimet büyük bir mucizedir. Gelin bu mucizeyi birlikte inceleyelim ve böylece onu Yaratan Rabbimiz'in varlığına ve gücüne bir kez daha tanık olalım... bir sağlıkçı olarak bunalrı sizlerle paylaşmaktan çok mutluyum sağlık ve sıhhatli günler sizin olsun.sevgiler
BoDyGuArD isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-29-2007, 03:19 PM   #16 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*
 
BoDyGuArD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

parmak izi nedir
Parmak izi Nedir?

Parmak izi parmak ucu derisinde göz ile görülebilen çıkıntıların meydana getirdiği şekillerdir. Dış deriye ait bu çıkıntılara hat (papilla) denir. Parmaklarımızı dikkatlice incelersek parmak izlerinin birçok hattın farklı biçimlerde bir araya getirilmesiyle yapıldığını görürüz.

Tek yumurta ikizleri de dahil olmak üzere herkes eşsiz parmak izlerine sahiptir. Bir başka deyişle insanların kimlikleri parmak uçlarında kodlanır. Bu kodlama sistemi günümüzde kullanılan barkod sistemine benzetilebilir.

Derin kesik ve yaralar olmadığı sürece parmak izlerindeki bu hatlar insan hayatı boyunca değişmez. Parmak izlerinin bu değişmez ve herkes için farklı özellikleri (tek yumurta ikizlerinde bile bu farklılık mevcuttur) onları kimlik tespiti konusunda çok kullanılan bir özellik haline getirmiştir. Yaratıcı parmak izlerine o kadar fazla eşsiz bilgiyi derc etmiştir ki doğru tanımlama için parmak izinin küçük bir parçası bile yeterli olmaktadır.

Parmak izlerinin ferdi tanıma gayesiyle kullanılması fikri 1890´lı yıllarda Hindistan´da görev yapan İngiliz polis şefi Sir Edward Henry tarafından ortaya atılmıştır. Bu teknik günümüzde en yaygın kullanılan biyometridir.

Parmak izleri tanımlama doğruluğu konusunda güçlü bir şablon sağlamak için yeterince karmaşıktır. Daha sağlıklı bir güvenlik isteniyorsa birden çok parmağın izi kullanılabilir. Çünkü her parmağın izi farklı yaratılmıştır. Parmak izinin taranması hızlıdır ve kişilere herhangi bir rahatsızlık vermez. Parmak izi tarayıcıları kolaylıkla küçültülebilir ve düşük maliyetle çok sayıda üretilebilir. Bugün bazı ülkelerde sadece sol ve sağ işaret parmakları bile yeterli görülmektedir. Bununla beraber bazı insanların parmak izlerinin görüntülenmesi güçtür. Yeni teknolojilerle parmak izlerinin görüntü olarak değil kodlanarak saklanması da tercih edilebilmektedir.

Bilim ilerledikçe biyometrik olarak kullanılabilecek insana has hususiyetler daha da artacaktır. Bu sebeple insan biyometrisi; çağın gerisinde kalmak istemeyen toplumların araştırma ve geliştirme çalışmalarında ihmal etmemeleri gereken bir çalışma sahasıdır.
BoDyGuArD isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-29-2007, 03:20 PM   #17 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*
 
BoDyGuArD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

suyun sertligi nedir?
Bir suyun sertliği o suyun sabunu çökeltme özelliği olarak tarif edilebilir. Sabun su içindeki kalsiyum ve magnezyum iyonlarının mevcudiyeti ile çökelir. Diğer bazı :-):-):-):-)l iyonları: demir çinko alüminyum ve manganez bu çökelmeye iştirak ederler. Fakat genellikle su içindeki kalsiyum ve magnezyum iyonları diğerlerine nazaran çok fazla olduğundan sertlik bu iki mineralin bulunması ile ifade edilir. Suyun sertliği temas etmiş olduğu topraktaki minerallerin erimesinden veya endüstri artıklarının su içerisine karışmasından meydana gelir. Suların sertliği temas ettikleri jeolojik yapıyla alakalıdır. Genel olarak yer altı sularının yüzeysel sulara nazaran daha sert oldukları söylenebilir. Sert sular aşağıdaki problemlere neden olmaktadırlar: a) Aşırı sabun tüketimine neden olmaktadırlar. b) Deride tahrişlere neden olurlar. c) Sıcak su borularında ısıtıcılarda kazanlarda kireç birikimine neden olurlar d) Porselenlerde renk bozunmalarına neden olurlar e) Kumaşların ömrünü azaltıp yıpranmalarına neden olurlar f) Konserve endüstrisinde problemlere neden olurlar. Yukarıda sıralanan nedenlerden dolayı sert suların kimyasal yumuşatma işlemlerinden geçirildikten sonra kullanılması uygundur. Sertlik giderimi (Kimyasal yumuşatma) suya çeşitli kimyasal maddeler ilavesi ile sertliğin tamamının veya bir kısmının uzaklaştırmasına yarayan bir birim süreçtir. Suyun yumuşatılması hijyenik açıdan gerekli değildir. Hatta yumuşak suların kardiyo vasküler hastalıklara yol açtığı bile sanılmaktadır. Su yumuşatmasuda sertliğe sebebiyet veren kalsiyum (Ca) ve magnezyum ( Mg ) iyonlarının sudan uzaklaştırlması işlemidir. Water MILL tam otomatik su yumuşatma cihazları kalsiyum ve magnezyum iyonlarının katyonik reçine yatağından geçirilirek Sodyum iyonları ile yer değiştirmesi esasına dayanır.Böylece iyon değiştirme yöntemi ile sistemden çıkan suyun sertliği giderilmiş olur. Kapasitesi dolan sody bazlı katyonik reçineler zaman debi ve çıkış suyu sertlik değerine bağlı olarak tuzlu su ile rejenere (tazeleme) edilirler.Sertlik sudaki kalsiyum ve magnezyum iyonlarının iyon konsantrasyonlarına eşit olan bir parametredir. Bu iyonlar suyun tabiatta doğal döngüsü içerisinde toprak ve kayaçlar ile temasında akış veya depolandığı rezervuarlarda temas ettiği tuz minerallerinin suda çözünmesi sonucunda su kaynaklarına geçerler. Sudaki sertlik her türlü su iletim hatlarında ve ekipmanlarda bünyesindeki kalsiyum ve magnezyum iyonlarının çeşitli formlarda çökmesi sonucunda; Isı transfer hatlarında zamanla birikinti ve kireçtaşı oluşumuna boru cidarlarında kesit daralması ve tıkanıklıklara Isı transferinin azalması sonucunda enerji sarfiyatının artmasına ve krozyon gibi problemlere yol açar. Bu durum mevcut tesisat iletim hatları ve kullanılan ekipmanların zarar görmesine ekonomik kullanılabilirlik süresinin kısalmasına veya ekonomik açıdan telafisi çok zor olan problemlerin meydana gelmesine sebeb olabilir.
BoDyGuArD isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-29-2007, 03:20 PM   #18 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*
 
BoDyGuArD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

parmak neden çıtlar
Kimi insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses çıkartırlar yani çıtlatırlar. Çoğumuz buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar durumlarından memnun görünürler. En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde örneğin parmaklarınızda iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü ve bu kapsülün içinde de kemiklerin hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı bulunmaktadır. Bu sıvının içinde erimiş durumda oksijen nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur. Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir. İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte duyduğumuz bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar sonucunda gazlar bu sıvıyı terk eder sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket yeteneğini artırır. Kuşkusuz ki eklem yerinin gerilmesi bu kapsülün boyu ile sınırlıdır.

Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekmiş olsanız eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde 15-20 artırır. Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde tekrar oluşması biraz zaman alır. Tüm bu açıklamalar deneylerle kanıtlanmasına karşın yine de bu kadar küçük gazın bu denli büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hâlâ anlaşılmış değildir.

Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir ki çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor. İkinci sesin ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılıyor.

Peki parmaklarımızı çıtlatmak vücudumuz için zararlı mıdır? Bunu alışkanlık biçimini getirenlerde eklemler çevresindeki yumuşak doku zarar görmekte parmaklar şişmekte dolayısıyla elin kavrama gücü azalmaktadır
BoDyGuArD isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-29-2007, 03:20 PM   #19 (permalink)
*BUNALIMLARIN ADMİNİ*