1 den 3´e kadar. Toplam 3 Sayfa bulundu

Konu: Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Tevfik Fikret'in Eserlerinde Ezan

  1. #1
    Mareşal
    HeLiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Tevfik Fikret'in Eserlerinde Ezan



    Bin yıldan beri günde beş defa semalarımızda dalgalanan ezan, modern Türk edebiyatında pek çok şair ve yazarımıza ilham kaynağı olmuş, ezanı konu edinen birçok şiir ve yazı kaleme alınmıştır. Fakat bunlar içinde bize göre en güzel olanı, Yahya Kemal Bayatlı'nın; "Ezân-ı Muhammedî" şiiri ile "Ezansız Semtler" adlı makalesidir.
    Yahya Kemal, "Ezân-ı Muhammedî"(1) adlı şiirine

    Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî
    Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî


    beytiyle başlar. O, bu mısralarda ezanı; yüce, yüksek bir emir, Allah'ın buyruğu olarak görür. Ezan aynı zamanda, "emir" kelimesinin ikinci anlamıyla yüce bir hâdise, çok büyük bir vakıadır. Çünkü ezan, Müslümanları sadece namaza davet eden, çağıran bir ses değildir. Ezan, namaza çağrıyla birlikte, Allah'ın büyüklüğünü, yüceliğini, azametini ilan eder; Allah'ın varlığını, birliğini, Hz. Muhammed'in O'nun resulü olduğunu duyurur. İnsanları ebedî kurtuluşa çağırır. Sabah ezanı ise, diğer ezanlardan farklı olarak; namazın, Allah'a kulluğun, uykudan hayırlı olduğu ikazını yapar. Ve sonunda tekrar bütün insanlığa ve kâinâta, Allah'ın en büyük olduğunu, büyüklerin büyüğü olduğunu ve hayatta ondan başka tapacak, ibadet edilecek, kulluk yapılacak hiçbir şey bulunmadığını hatırlatır. Beş vakit farklı makamlarla ve güzel bir sesle okunan ezan, insana tabiat ve varlığın gelip geçici, fâni yüzünü gösterir, hayattaki gerçek yerini düşündürür. Sonu gelmez, boş hırslar peşinde koşmanın mânâsızlığını tefekkür ettirir. Ezan aynı zamanda, Müslümanların o ülkede hür olarak yaşadıklarının bir sembolü olarak görülmüştür. İşte bu yüzdendir ki, İstiklâl Marşı şâirimiz Mehmet Akif Ersoy da, İstiklâl Marşı'mızda ezana bu açıdan bakmış, onu hürriyetimizin, istiklâlimizin sembolü olarak görmüş ve hak, hürriyet, istiklâl, vatan, yurt sevgisi gibi mukaddes kavramlarla birlikte, mâbed ve ezanı da saymış, onu da bağımsız ve hür yaşamanın olmazsa olmaz şartlarından biri olarak görmüştür:

    Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
    Değmesin mâbedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
    Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.


    Yahya Kemal, işte böyle derin mânâlar ifade eden, çağrıştıran ezan sesine, İslâm dünyasının kâfi gelmediğini, İslâm âleminin bu sadâya dar geldiğini düşünmüştür. Ona göre, ecel I. Selim (Yavuz Sultan Selim)'i genç yaşta almayıp, bütün dünyayı Muhammedî Şan (ezan sesi) fethetmeliydi.

    Sultan Selim-i Evvel'i râmetmeyüp ecel
    Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî


    Yahya Kemal'in gözünde Yavuz Sultan Selim bir cihan hükümdarıydı. Eğer ömrü yetseydi o, bütün dünyayı fethedecek, İslâmı bütün dünyaya yayacak, Muhammedî Şânı (ezanı) dünyanın her yerinde okutturacak bir kahramandı. Şiirlerinde kişileri yüceltmeyen, sadece Türk milletinin kolektif dehasını ve bu dehanın meydana getirdiği medeniyetin ebedî değerlerini öven Yahya Kemal'in (2), Yavuz Sultan Selim'i bir istisna olarak görmesi, onun için bir şiir değil, birçok şiir yazması, onu "Türklük'ün timsali" olarak görmesi (3), Selimnâme'yi kaleme alması işte bu yüzdendir.

    Yahya Kemal'in şiirinde yüzbinlerce minâreden yükselen ezan sesleri, gökyüzünü nura garkeder. Bu arada Muhammedî rûh kanat çırpar. Bambaşka manevî bir âlem oluşur:

    Gök nûra garkolur nice yüzbin minâreden
    Şehbâl açınca rûh-ı revân-ı Muhammedî


    Mehmet Akif'in "Ezanlar" (4) adlı şiirinde de benzer bir tabloyla karşılaşırız. Orada da bu İlahî ses, bütün cihanı sarsar. Ezan sesi gökyüzüne yayılınca her taraf nura garkolur. Ve gece karanlığında sadece cânân görülür, her yer Allah'ın varlığıyla dolup taşar. Allahu Ekber haykırışı Mevlâ'ya yükselince, varlığın o karanlık sinesi Sînâ'daki tecelli makamına döner. Allah bütün azametiyle ve hâkimiyetiyle hissedilir. Mesafeler her an onu anan sözlerle çınlar. Ezanlar, tesbihler, zikirler hep o hâkimiyete duyulan saygının ifadesidir.

    Ne lâhûtî sadâ "Allahu Ekber!" sarsıyor cânı...
    Bu bir gülbank-ı Hakk'tır, çok mudur inletse ekvânı?
    Bu lâhûtî sadâ çıktıkça çûşa-cûş olup yerden,
    İner esrâr-ı kudret kibriya tavrıyla göklerden,
    Bütün âheng-i hilkât yâd ederken Hakk'ı ezberden,
    Vicâhî feyz alır artık o nûru'n-nûr-ı ezherden:
    Hüveydâ şimdi cânândır seherden, şâm-ı esmerden!
    ......
    Döner, "Allahu Ekber" cûşu yükseldikçe Mevlâ'ya,
    O muzlim sine-i hilkat tecellîzâr-ı Sînâ'ya!
    Senin, dem geçmiyor, yâdınla leb-rîz olmadan eb'âd!
    Ne müdhiş saltanat yâ Râb, nasıl âsûde istibdâd!
    O istibdâda hürmettir ezanlar, subhalar, evrâd..


    Fakat Yahya Kemal, duygularını Mehmet Akif'e göre daha yoğun ve sanâtkârâne bir üslupla ifade etmiştir (5). Ayrıca Akif, "Ezanlar" başlıklı şiirini maalesef diğer şiirlerine göre daha ağır bir dille yazmış olduğundan, bu şiirin geniş kitleler üzerindeki tesiri Yahya Kemal'in "Ezân-ı Muhammedî" şiiri gibi kuvvetli olmamıştır.

    Hayatının bir döneminde imanını kaybeden Servet-i Fünûn şâiri Tevfik Fikret bile, ezanı anlatan bir şiir yazmıştır. "Sabah Ezanında" (6) adını taşıyan bu şiirde Fikret, Allahü Ekber sesleri semâyı sararken bütün tabiatı ulvî bir sessizlik içinde, Allah'a ibadet ediyor görür:

    Allahü Ekber... Allahü Ekber...
    Bir samt-ı ulvî: Güyâ tabiat
    Hâmuş hâmuş eyler ibadet.


    Gizli ve görünen, aydınlık ve karanlık bütün âlemler sanki inleyen bir sükût içinde devamlı bir şekilde Yaradan'ı zikretmektedir:

    Allahü Ekber... Allahü Ekber...
    Bir samt-ı nâlân: Güyâ avalim.
    Pinhân u peydâ, nevvâr u muzlim;
    Etmekte zikr-i Hallâk'ı daim.


    Tabiatın kalbi âdetâ ulvî bir sükût içinde, âlemlerin rûhu inleyen bir sessizlik içinde dâima Allah'ı anmakta, derin bir ürpertiyle Yaradan'a kulluk etmektedir:

    Allahü Ekber... Allahü Ekber...
    Bir samt-ı ulvî: Kalb-i tabiat,
    Bir samt-ı nâlan; Rûh-ı avâlim,
    Etmekte zikr-i Hallâk'ı dâim,
    Etmekte ra'şan ra'şan ibadet.


    Fikret'in yukarıdaki şiirinde dikkat çekici olan şey, ibadet edenin insan değil tabiat olmasıdır. Rübâb-ı Şikeste şâiri, "insana has vasıfları tabiata izafe ederek, onu beşerî bir varlık gibi duygulu kılmıştır." (7)

    Yahya Kemal'in şiirinde ise ezan sesi arşa yükselip akseyleyince bütün ruhlar büyük Allah'ı görürler:

    Ervâh cümleten görür Allahu Ekber'i
    Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî


    Yahya Kemal, bu şiirinde Tevfik Fikret gibi tabiatı değil, insanı ön plâna çıkarır. Şiire baştan sona yaşayanlar ve ölenlerle birlikte insan hâkimdir. Ölüsü ve dirisiyle bütün insanlar, "ezân-ı Muhammedî", "şân-ı Muhammedî", "rûh-ı revân-ı Muhammedî", "lisân-ı Muhammedi" ve "beyân-ı Muhammedî" karşısında mest ve sermesttir. Şair ezân-ı Muhammedî'nin güzelliği, tesiri, ulvî havası içinde bu duygularını dile getirdiği şiirini, çok sevdiği annesinin Üsküp'teki kabrine güzel bir armağan olarak sunar:

    Üsküp'te kabr-i mâdere olsun bu nev-gazel
    Bir tuhfe-i bedî ü beyân-ı Muhammedî


    Yahya Kemal'in "Ezân-ı Muhammedî" başlıklı bu güzel şiirini, annesinin ruhuna hediye etmesi tesadüfî değildir. Ezân-ı Muhammedî şâiri, hâtıralarında kendisinin "hem dinî, hem de millî terbiyesi üzerinde şiddetle müessir olan" kişinin annesi olduğunu ısrarla belirtir:

    "Lâkin benim hem dinî hem de millî terbiyem üzerinde daha şiddetle müessir olan, annemdir. Annem çok Müslüman bir kadındı. Muhammediye okur, bana Kur'an öğretirdi. Annem, Yazıcızâde'yi sabah namazlarını kıldıktan sonra okurdu. Beyaz başörtüsü ile, elindeki kitaba imanla eğilişini hâlâ görür gibiyim" (8).

    Böyle bir annenin çocuğu olan Yahya Kemal'in ezana karşı bakışı da milletinin inançlarına uygun olmuştur. O, ezan-ı Muhammedî'nin çocukluğunda ve daha sonraki yıllarda üzerindeki tesirini yine hâtıralarında şöyle anlatır:

    "O yaşlarımda ben, Üsküp minârelerinden yükselen ezan seslerini duyarak, içim bu seslerle dolarak yetişiyordum. Minârelerde ezan başladığı zaman, evimizde rûhanî bir sessizlik olurdu. Galiba Üsküp'ün sokaklarında da böyle bir rüzgar dolaşır, bütün şehri bir mâbed sükûnu kaplardı. Yalnız ezan sesleri duyulurdu. Annemin dudakları ism-i Celâl'le kımıldardı. Bin üç yüz sene evvel, Hazret-i Muhammed'in Bilâl-i Habeşî'den dinlediği ezan, asırlarca sonra bizim semâmızda hem dinî, hem millî bir musikî olmuştu. O anda semamızın mağfiret âleminden gelen ledünnî bir sesle dolduğunu hissederdim.

    Bu sesler beni bütün ömrümce bırakmış değildir. Müslüman çocuklarının dinî terbiyesinde ezan seslerinin büyük tesirine inanırım... Ben Paris'te iken bile, hiç münasebeti olmadığı halde, kulaklarıma Üsküp'teki ezan seslerinin bir hâtıra gibi aksedip beni bir nostalji içinde bıraktığını hissettiğim anlar olmuştur" (9).

    Yahya Kemal ezanla ilgili görüş ve düşüncelerini, Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayımladığı ve daha sonra Aziz İstanbul adlı eserinde kitaplaşan, "Ezansız Semtler" başlıklı makalesinde de ayrıntılı bir şekilde ortaya koyar. O, Türk çocuklarının millî ve dinî terbiyesinde "ezan ve Kur'an seslerinin tılsımlı tesirine" inanır (10).

    "Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derece nasib alabiliyorlar mı? O semtler ki minâreler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilemez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?

    İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur'an'ın sesini işittiler, bir raf üzerinde duran Kitabullâh'ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir'i dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.

    Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları, ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocuklarının en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler, yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez"(11).

    Yahya Kemal, daha sonra atalarımızın İstanbul'da Türk ve Müslüman olmayanların yani Avrupalıların oturduğu semtleri nasıl millîleştirdiğini derin bir nostalji içinde şöyle anlatır:

    "Ah büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk semtlerine yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nûru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minâre, gölgeli mescid peydâ olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır; hasılı o toprağın o köşesi imana gelirdi...

    Cedlerimiz, frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfûz ederlerdi." (12)


    Yahya Kemal'in yukarıdaki şiiri, hâtırâları ve makalelerinden açıkça anlaşılmakta, görülmektedir ki, ezan sadece Müslümanları namaza davet eden bir ses, bir çağrı değildir.

    Ona ve Türk milletine göre ezan:

    1. Dinî ve millî bir mûsikîmizdir.
    2. İnsanların millî ve dinî terbiyesinde, kendilerini Müslüman olarak hissetmelerinde önemli bir tesiri hâizdir.
    3. Ezan sesi, insana dünyanın fâniliğini, her şeyin gelip geçiciliğini ihtar eden, onu boş ve âdi hırslardan arındıran ilahî bir ikazdır.
    4. Ezanın insan üzerinde, onu bu fâni âlemden alıp, ledünnî bir âleme götüren mânevî bir etkisi vardır.
    5. Ezan sesleri insana, Yaradan'ın affediciliğini hatırlatır.
    6. Ezanın insana en büyük olanın Allah olduğunu hatırlatan, insanı kibir, gurur ve enaniyetten uzaklaştıran önemli bir rolü söz konusudur.
    7. Ezan, bizim toplumumuzda tarih boyunca insanımız tarafından kendi değerlerine, kültürüne uygun bir ortamda yaşadığının bir ifadesi, bir delili olarak görünmüş, ona; "Ben kendi memleketimdeyim, kendi değerlerime saygı gösterilen bir ortamda yaşıyorum." duygusunu vermiştir.
    8. Ezan, insanımız tarafından yüzyıllarca, mânevî bir inşirahın, ferahlamanın, huzurun kapılarını aralayan îlâhî bir çağrı olarak algılanmıştır.
    9. Yeni nesillerin millî ve dinî terbiyesinde ezan seslerinin psikolojik büyük bir tesiri vardır. Yeni yetişen nesiller, müslümanlığın çocukluk rüyasını onunla görürler. İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyasıdır ki, bizi bir millet halinde tutar. Bizi biz yapar, bizi Türk yapar. Dağılmaktan, parçalanmaktan, millî bütünlüğümüzü kaybetmekten kurtarır.

    Türkiye'de, Türk toplumu ve Türk kültürü üzerinde böylesine derin tesirleri olan ilâhî bir çağrının önemini, bugün bile anlayamayan, kavrayamayan bazı aydınların olması, yüzyıllardır devam eden Batılılaşma mâcerâsı içinde, onların içinde yaşadıkları toplumun kültürüne ve değerlerine ne kadar yabancı kaldıklarının hüzün verici bir göstergesidir.

    Kaynaklar
    1. Yahya Kemal Beyatlı, Eski Şiirin Rüzgarıyla, 2. Baskı, İstanbul, 1974, ss. 43-44.
    2. Bu konuda geniş bilgi için bk. Ömer Faruk Akün, "Osmanlı Tarihi Karşısında Yahya Kemal'in Şiiri", Ölümünün Yirmibeşinci Yılında Yahya Kemal Beyatlı, Ankara, 1983, ss. 63-80. Rıza Bağcı, "Yahya Kemal'in Şiirlerinde Türk Tarih ve Medeniyeti", Bizim Edebiyatımız, İzmir, 1997, ss. 135-142
    3. Yahya Kemal Beyatlı, İleri, Nr. 1453, 8 Kanunisâni 1338/1922.
    4. Mehmet Akif Ersoy, Safahat Orijinal Metin-Sadeleştirilmiş Metin- Notlar, C.1 (Hazırlayanlar: Ömer Faruk Huyugüzel, Rıza Bağcı, Fazıl Gökçek), İstanbul, 1994, ss. 200-205
    5. Zeynep Kerman, "Üç Ezan Şiiri", Yeni Türk Edebiyatı İncelemeleri, Ankara, 1998, s. 170.
    6. Tevfik Fikret, Rübâb-ı Şikeste ve Diğer Eserleri, (Tertip ve telif eden Fahri Uzun) İstanbul, 1973, s. 358
    7. Kerman, "Üç Ezan Şiiri", Yeni Türk Edebiyatı İncelemeleri, s.169
    8. Nihat Sami Banarlı, Nihat Sami Banarlı'nın Kaleminden Yahya Kemal, Bir Dağdan Bir Dağa, İstanbul, 1984, s.17.
    9. y.a.g.e. ss. 17-18.
    10. y.a.g.e.s. 18.
    11. Yahya Kemal Beyatlı, "Ezansız Semtler", Aziz İstanbul, 3. Baskı, İstanbul, 1974. ss. 121-122.
    12. y.a.g.e.s.122.

  2. #2
    Kurmay Albay
    my_she12 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    mehmet akif ersoyun çocukluk ve gençlik yılları
    MEHMET ÂKİF ERSOY (1873 - 1936)

    Mehmet Akif, İstanbul'un Sarıgüzel semtinde, Sarı Nasuh mahallesinde 1873 yılında dünyaya geldi. Babası, Îpek kasabasında doğmuş Hoca Tahir Efendi, annesi ise Emine Şerife hanımdır. Babasına temizliğe olan fazla düşkünlüğünden dolayı Temiz Tahir Efendi derler. Temiz Tahir Efendi, İpek kasabasında bir müddet tahsil yaptıktan sonra İstanbul'a geldi. Burada Yozgatlı Hacı Mahmut Efendiden dinî dersler almaya başladı.

    Emine Şerife hanım Şirvan'lı Derviş Efendi i le evlenmişti. Bir müddet kocasiyle birlikte Amasya'da kalan Emine Şerife hanım sonradan İstanbul'a gelerek yerleşti. İki erkek çocuğunu, bir müddet sonra da kocasını kaybederek dul kaldı. Temiz Tahir Efendi, Sarıgüzel'de kocasından kalan evde oturan bu iyi ahlâk sahibi ve güzel dulun medhini duymuştu. Allahın emriyle onu istetti, ve evlendi. Bu evlenmeden de Mehmet Akif dünyaya geldi. Temiz Tahir Efendi okur-yazar, tarikat sahibi bir adamdı. Şeyh Feyzullab Efendiden ders alıyordu. Aynı zamanda bu şeyhin çömezi idi. Anne ve baba dünyaya gelen çocuklarından dolayı büyük bir sevinç içinde idiler.

    Tahir Efendi yeni doğan oğluna Ebced hesabı ile doğum yılını içine alan (Ragıf) adını koydu. Bu isim (Gerde) adlı bir nevi ekmek manasına geliyordu. Lâkin Osmanlı dilinde böyle bir isim yoktu. Bu yüzden zamanla babasının kendisine taktığı bu isim unutuldu ve (Akif) e çevrildi. Tahir Efendinin sonradan bir de kızı düyaya geldi. Ona da Nuriye adını taktılar. Sonradan Nuriye hanım Arif Hikmet Beyle evlendi. Akif dört yaşına basınca mahalle mektebine devama başladı. Aile durumu yüzünden mektebine zorlukla devam ediyordu. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Fatih'de Emir-i Buharî'deki mektebe devama başladı. Burayı da bitirdikten sonra Fatih Merkez Rüştiyesine yazıldı. Bu mektepde en çok sevdiği hoca, Kadri Efendi ismini taşıyan Türkçe hocası idi. Bu hoca, küçük Akif üzerinde önemli bir tesir bıraktı. Kadri Efendi Abdülhamid'in baskısına fazla dayanamadı. Evvelâ Mısır'a kaçarak orada Kanun-u Esasi ismini taşıyan bir gazete çıkarmağa başladı. En sonunda hürriyet taraftarlarının sığındığı Paris'e kaçarak orada hayata gözlerini yumdu. Onun hayatını takip eden Mehmet Akif, hürriyet taraftarı olan ve kendisini çok seven bu hocasını hayatı boyunca hiç unutmadı.

  3. #3
    Kurmay Albay
    my_she12 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    mehmet akif ersoyun çocukluk ve gençlik yılları
    MEHMET ÂKİF ERSOY (1873 - 1936)

    Mehmet Akif, İstanbul'un Sarıgüzel semtinde, Sarı Nasuh mahallesinde 1873 yılında dünyaya geldi. Babası, Îpek kasabasında doğmuş Hoca Tahir Efendi, annesi ise Emine Şerife hanımdır. Babasına temizliğe olan fazla düşkünlüğünden dolayı Temiz Tahir Efendi derler. Temiz Tahir Efendi, İpek kasabasında bir müddet tahsil yaptıktan sonra İstanbul'a geldi. Burada Yozgatlı Hacı Mahmut Efendiden dinî dersler almaya başladı.

    Emine Şerife hanım Şirvan'lı Derviş Efendi i le evlenmişti. Bir müddet kocasiyle birlikte Amasya'da kalan Emine Şerife hanım sonradan İstanbul'a gelerek yerleşti. İki erkek çocuğunu, bir müddet sonra da kocasını kaybederek dul kaldı. Temiz Tahir Efendi, Sarıgüzel'de kocasından kalan evde oturan bu iyi ahlâk sahibi ve güzel dulun medhini duymuştu. Allahın emriyle onu istetti, ve evlendi. Bu evlenmeden de Mehmet Akif dünyaya geldi. Temiz Tahir Efendi okur-yazar, tarikat sahibi bir adamdı. Şeyh Feyzullab Efendiden ders alıyordu. Aynı zamanda bu şeyhin çömezi idi. Anne ve baba dünyaya gelen çocuklarından dolayı büyük bir sevinç içinde idiler.

    Tahir Efendi yeni doğan oğluna Ebced hesabı ile doğum yılını içine alan (Ragıf) adını koydu. Bu isim (Gerde) adlı bir nevi ekmek manasına geliyordu. Lâkin Osmanlı dilinde böyle bir isim yoktu. Bu yüzden zamanla babasının kendisine taktığı bu isim unutuldu ve (Akif) e çevrildi. Tahir Efendinin sonradan bir de kızı düyaya geldi. Ona da Nuriye adını taktılar. Sonradan Nuriye hanım Arif Hikmet Beyle evlendi. Akif dört yaşına basınca mahalle mektebine devama başladı. Aile durumu yüzünden mektebine zorlukla devam ediyordu. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Fatih'de Emir-i Buharî'deki mektebe devama başladı. Burayı da bitirdikten sonra Fatih Merkez Rüştiyesine yazıldı. Bu mektepde en çok sevdiği hoca, Kadri Efendi ismini taşıyan Türkçe hocası idi. Bu hoca, küçük Akif üzerinde önemli bir tesir bıraktı. Kadri Efendi Abdülhamid'in baskısına fazla dayanamadı. Evvelâ Mısır'a kaçarak orada Kanun-u Esasi ismini taşıyan bir gazete çıkarmağa başladı. En sonunda hürriyet taraftarlarının sığındığı Paris'e kaçarak orada hayata gözlerini yumdu. Onun hayatını takip eden Mehmet Akif, hürriyet taraftarı olan ve kendisini çok seven bu hocasını hayatı boyunca hiç unutmadı.

Benzer Konular

  1. Yahya Kemal Beyatli (1884 - 1958)
    By BoDyGuArD in forum Şiirler
    Cevaplar: 26
    Bölüm Listesi: 03-03-2008, 11:54 PM
  2. Mehmet Akif Pirim
    By SuyunGizemi in forum Biyografi Sanatçılar, Ünlüler ve Sporcular
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 01-25-2007, 05:29 PM
  3. Yahya Kemal Beyatli
    By ABYSS in forum Yazarlarımız
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 12-21-2006, 01:12 AM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]