Hani geçmiş zamanlardan bugünlere kadar akıp gelmiş klişeleşmiş deyişler vardır. Herbirerimizin hafızasında muhakkak bunlardan birkaçı bulunur. Günlük konuşma ve yorumlarımızın dokusunu oluşturan bu deyişler

az ve öz olma gibi bir özelliğe sahipler. Çok şey birkaç kelimeye yüklenmiş ve bizler bu birkaç kelimeye binler kelime ekleyerek kendimizi ortaya koyarız. Acaba az ve öz olan kelimelere kelimeler eklemekle çok şeyi mi ifade etmiş oluyoruz? Sanmıyorum; bizim yaptığımız daha çok söylenmiş şeylere şerh düşmek oluyor. Burada Hz. Ali(ra)’nin

‘ilim bir nokta idi; onu cahiller çoğalttı’ sözünün altını çizmek istiyorum.
Vecizeler slogan değildirler; sloganın az kelimelerden oluşu ve kalabalıkların dilinden düşmeyişi onu biraz vecizeye benzetiyor olsa da bu bir yanılgıdır. Vecize koca yılların imbiğinden geçen tecrübe

ilim

ahlak ve estetiğin kalıba dökülmesidir. Slogan ise geçmişi olmayan nevzuhur bağırışlardır. Vecizeler

yazan

söyleyen ve okuyanın içine sinmiştir ve her lahza onun yoluna ışığını düşürür. Geçmiş zaman sözleri olan vecizelerde ancak ruhların sezebildiği bir derinlik de vardır; onları okuduğunuzda

adeta incelmiş bir ruhun kelimelere yüklenip size gönderildiğini hissedersiniz. Hiç beklemediğiniz ancak

çok ihtiyaç duyduğunuz bir anda bu deyişler karşınıza çıkar ve düşüncenizin önünü açarak ona yol verir. Oysa sloganda derinlik

incelmiş bir ruh ve düşüncenin önünü açma yoktur; o daha çok sınır getirir ve hayatı daraltır. Sloganın manyetik alanına girmiş zihinler

hayatı

eşyayı ve insanı siyah ve beyazın arasına sıkıştırır. Ayrıca sloganlar günübirliktirler; mevsim mevsim eskir Ve yorgun düşerler

vecizelerde olduğu gibi uzun bir soluğa sahip değillerdir.
Vecizeler bu anlamda önemli olmakla birlikte

klişeleşmiş olma yönleriyle de dayatıcı bir özelliğe sahipler. Burada biraz durmak gerekir. Bunlar

yer yer karşımıza ‘mutlak doğru’ olarak çıkar ve insanların davranış biçimlerini tanımlama ve yargılamada kullanılırlar. Sanıyorum burada bir yanlışlık var; zira vecizeler mutlak doğru olarak kullanıldıklarında sloganlaşır ve dönüp insanı vururlar. Bunu hep görüyoruz.
Hani alışkın olduğumuz bir deyiş var: Erkek adam ağlamaz. Sahi erkek adam ağlamaz mı?.. Ya ağlıyorsa?.. 0 zaman onu hangi sınıfa dahil edeceğiz?
“Erkek adam ağlamaz” deyişine rağmen erkek adam ağlıyor. Acaba bu deyişin içeriğinde yanlışlık mı

yoksa yanlış bir anlaşılmamı var? Sanıyorum yanlışlık

mekan

zaman ve düzlem farklılığındaki nüansın ayrımında olmayanların

bu deyişi

her mekan

zaman ve düzleme oturtma çabalarındadır. Zira her ne kadar ağlamak

damla damla göz pınarlarının akmasını ifade etse de niteliğinde farklılık arzediyor. İnsana gözyaşı döktüren mekan

zaman ve düzlem farklılığı

ağlamanın çeşidini de belirliyor. Bu sebeple

‘erkek adam ağlamaz’ değil

‘erkek adam ne zaman

nerede ve nasıl ağlamaz’ şeklinde birşey söylenebilir.
Evet

erkek adam

kendisini kuşatan binbir problemin varlığı karşısında ayağa kalkması gerekirken

içe kapanmanın

yersiz korku ve yeisin ifadesi olan ağlama biçimine sığınmamalıdır. Ruhen ve bedenen kendisine tevdi edilmiş bir mücadelenin

kavganın

koşuşturmanın içine dalması gerektiği bir yerde geride kalan erkeğe

“erkekler gibi savaşmıyorsun

bari otur

kadınlar gibi ağla” hitabı ne kadar yerindedir. Böyle bir zaman

mekan ve düzlemde “erkek adam ağlamaz” deyişi yerindedir ancak

incelmiş bir ruha

arınmış bir gönüle sahip insanın muhasebe ve murakabe neticesinde gözyaşı dökmesi karşısında bu deyişe ‘evet’ demek ve hak vermek mümkün değildir. Bu anlamda ağlamak fiiline eksiklik izafe etmek doğru değildir.
Ağlamak

incelmiş bir ruhun titremesi ve derinden hissedişi değil mi? Gönüldeki katılığın damla damla dışarı atılışının neresi erkekliğe sığmaz

bunu anlamak zor.
İki damla gözyaşı yanaklardan aşağılara doğru akarken insan

en saf ve berrak bir ruh haleti içerisindedir

bütün maske ve kayıtlara gönlün baş kaldırdığı bir an yaşanır bu zamanlarda...
Bu anlamda ağlamamak bir felakettir; erkek adam olmamanın ötesinde

incelmiş bir ruhtan ve hisseden bir gönülden mahrum olmaktır.