![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Aşk Hikayeleri Hepimizin Bir Aşk Hikayesi Vardır Anlatmaya Ne Dersiniz? |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#21 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
Acı Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım
duygularım acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum okulumu bir köy okulunda okumaktansa şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini sevgisini dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar hatta aynı sınıfa hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı utanmış ve başını önüne ! eğmiş gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi ansızın elini çekti terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten ona dönüp seni seviyorum beni bırakma dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.
|
|
|
|
|
|
#22 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
Aşkın Sözleri
"Uzun zaman önce dünya yaratılmadan insanlar dünyaya ayak basmadan önce iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez vaziyette dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha sıkkın oturuyorlarken Saflık ortaya bir fikir atmış: "Neden saklambaç oynamıyoruz?" Ve hepsi bu fikri beğenmiş ve hemen çılgın çılgınlık bağırmış: "Ben ebe olmak ve saymak istiyorum Ben ebe olmak istiyorum!" ve başka hiç kimse Çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış 1 2 3.... Ve Çılgınlık saydıkça iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar. Şefkat Ay'ın boynuzuna asılmış; İhanet çöp yığının içine girmiş; Sevgi bulutların arasına kıvrılmış; Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış; Tutku dünyanın merkezine gitmiş; Para hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış. Ve Çılgınlık saymaya devam etmiş 79 80 81 82..... Aşkın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmış Aşk kararsız olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş... Bu bizi şaşırtmamalı çünkü hepimiz Aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz. Ve Çılgınlık 95 96 97... ye gelmiş ve 100'e vardığı anda Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış. Ve Çılgınlık bağırmış "Sağım solum sobedir geliyorum!" ve arkasını döndüğünde ilk önce Tembelliği görmüş o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş. Sonra Şefkati ayın boynuzunda görmüş ve İhaneti çöplerin arasında Sevgiyi bulutların arasında Yalanı gölün dibinde ve Tutkuyu dünyanın merkezinde hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç. Ve Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış en son saklı kişiyi bulamamış derken Haset bulunamadığı için haset duyarak Çılgınlığın kulağına fısıldamış: "Aşkı bulamıyorsun O güllerin arasında saklanıyor." Ve Çılgınlık çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış saplamış saplamış ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmaklarının arasından iki sicim gibi kan akıyormuş gözlerinden. Çılgınlık Aşkı bulmak için heyecandan Aşkın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş. "Ne yaptım ben? Ne yaptım ben?" diye bağırmış. "Seni kör ettim. Nasıl onarabilirim?" Ve Aşk cevap vermiş "Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen benim kılavuzum olabilirsin." Ve o günden beri Aşkın gözü kördür ve her zaman Çılgınlık kılavuzudur.. Hangi zamanda olursa olsun Bir martı olsaydım ben gökyüzünde… Küçüklerin sapanlarından çıkan taşlar Yetmezdi kanatlarımı kırmaya… En son kanadımı kıran senden sonra… Başının öne eğip durması da işe yaramıyor artık Geçti anılarından kalma çizikler… Günlerce ağladığım senden geriye Adın kaldı aklımda Beş harfli ilk harfi büyük Gözlerin Kokun… Soluğun… Ve bir demet yasemin >(ahaha benim ismimde ne makul yerlere kadir allam )< Gönlümde kuruttuğun… Kabuk bağladı içimdeki yokluğun Gözlerimde yaşlar sana kırparken bakışlarımı Elimi sallayacağım ardından Havaları bahane etmeden - Bu yağmurda dinsin öyle git! demeden Kalbimi çizse bile attığın her adım Arkana bakmadan yürü sevdiğim! Çok istemesen…. Zaten gitmezdin sen Yüreğim bu gidişe Kilometrelerce gönüllü…. Dakikalar geçerken kıpırtısız Elimde kalan tek bir zar olacak avucumda… Zarımı son bir kez Vakitli vakitsiz yüzümde tebessüm bıraktıran Sana atacağım… Dünyanın tüm zarları bile birleşse Hiçbir işe yaramayacağını bile bile… Sırf sen üzülme diye… Attığın her adım yüreğimi çizip geçse de Git sevdiğim!… Mutlu olman için Benden çok uzağa gitmen gerektiğini İlk sen söylemiştin mükemmel bir şiir valla hayra kaldım hele şu: Gözlerimde yaşlar sana kırparken bakışlarımı Elimi sallayacağım ardından Havaları bahane etmeden - Bu yağmurda dinsin öyle git! demeden Kalbimi çizse bile attığın her adım Arkana bakmadan yürü sevdiğim! Çok istemesen…. Zaten gitmezdin sen bittim bu sözlere helal sazanella BiR tEk MaVi KaLdI bEnDe Aşkımı verdim sana yüreğimi verdim.aşk sendin sen yüreğimdin.Her atışı senin iki hecelik ismini fısıldardı.Kimse anlamazdı ama sen duyardın hak etmişmiydin bunu?Böyle derin bir aşkla sevilmeyi hak etmişmiydin?Geç kalmış bir soru bu...Nasıl hissettiysem öyle yaşadım ben aşkımı.Yüreğimi teslim etmemiş olsaydım sana aşk olmazdı onun adı.Böyle yaşadım hep ben sen beğensende beğenmesende..Hesaplı aşklar bana göre değil.Ne verirsem ne alırım?sorusunu soranlardan olmadım.Senin için attı yüreğim bunu söylemektende gocunmadım. Umutlarımı verdim sana hayallerimi verdim bir gelecek düşledim seninle hatamıydı? yarım aşkları kaç kovala oyunları göstermelik dargınlıkları bırakıp bir kenara bu günü dolu dolu yaşarken yarına dair umutlar besledim.Hepsinde sen vardın sensiz olmayacaktım bu günüde yarınıda seninle yaşayacaktım.Bu hayatta ne olacaksa iyi yada kötü birlikte karşılayacaktık.Bazen bir türk filmi tadında bazen gerçeklerin tam ortasında yaşayacaktık.Bir birimize güç verecektik hayata karşı direnme gücünü birbirimizden alacaktık. Ruhumu verdim sana bedenimi verdim olmadığın zamanlarda ruhumu bıraktım sana yanlız kalmayasın diye.Çünkü sensiz olmazdı benim ruhum içimi sıkıntılar basardı.Müebbete mahkum bir hükümlü gibi bedenime tünel kazıp firar etmeyi düşünürdü hep.Bu yüzden özgür bırakırdım onu.Ve ruhumun gideceği tek yer her zaman senin yanındı.Ya bedenim ?gözlerim gördüğü hiç bir şeyi ayıramazdı sensizken.Ellerim dokunamazdı hiçbir şeye yürümezdi bacaklarım senin olmadığın yollarda.Oysa sana her dokunuşum yeniden doğuşu olurdu bedenimin yenilenir arınır çıkardı karşına her zaman. Sevişmelerimiz bir ayindi benim için varsa bir sevda tanrısı ona sunulmuş en güzel adaktı. Hayatımı verdim sana can deseydin onuda alırdın benden gözümü bile kırpmazdım.Zaten aşk bu değilmidir?Sevgiliye dokunduğun anda Ölsem umrumda bile olmaz demek değilmidir aşk?_Bunu demiyorsan eğer neden yaşayasın aşkı? Bütün bunlar yetmedi sana biliyorum yetseydi eğer şimdi bunları yazıyor olmazdım zaten.Serzeniş sanma bunları ben hatayı kendimde arıyorum.Belkide küçücük bir şey yeterli olacaktı herşey için. Gönüllüydüm yoldan çıkmaya çıktımda senin için değil kendim için yaptım bunları sonunda acı olsada.. Şimdi bir tek mavi kaldı bende. Birtek onu vermedim sana ... Kirlenmesin diye... alıntıdır |
|
|
|
|
|
#23 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
Seni ilk gördüğüm an
akşam kasa sayımındaaçık vermiş veznadar gibi beynimden vurulmuşa döndüm. Uzun vadeli mükerrer bakışların altında yıldırım teftişi geçiren bir şube müdürü gibi şaşkınım. Allah vergisi tedavül kıymetlerın ![]() henüz yarı mamül emtiana bayrak merasimindeki gibisıralanmış dişlerine kırmızı bakiye veren dudaklarınabaktıkça tansiyonum mevduat grafiği gibi inip çıkıyor. Şubeler cari hesabına dönmüş arap saçların tasfiye tarihi belli olmayan ekstreler gibi sana esrarengiz bir hava veriyor.İnşallah birgün demirbaşım olursun...Seni tanıyalı kalbim bilançoçalışmalarına yeni başlamış muhasebe servisi gibi karmakarışık. Pencerenin önünde koruma görevlisi gibi dolaştığım günleri ve geceleri unutamıyorum. Gizli ve şahsına göndermiş olduğum şifresi kapatılmamış aşk mektuplarımı vicdanının muhaberetında kayda almadığına üzüldüm nazarında sanki bir isimsiz sertifika gibiyim.Ailenize iç güveysi olarak alınma teklifini babanıntorba kadro bulunmadığı gerekçesi ile reddetmesi beni terfisi geçiken memur gibiperişan etti... Ailen nezdinde bir kuruş iz kıymetı kadar değerim yok mu? Hiddetimden o fabrikator işveren babana ne diyeceğimi çok iyi biliyorum. Kusuruma bakma ama zaten babanın ciğeri ile italyan lireti arasında bir fark göremiyorum. Ama yeni memur kıyafet yönetmenliğine uygun görünüm gömleği taşımayan ense traşım asalet ve kefaletim buna manidir...Bir evet demen beni banker kuyruğunda ödeme sırası gelmiş bir vatandaş gibi mutlu edecektir. Seni istemekte herhangi bir usulsuzluk göremiyorum. Yönetim kurulu kararı gibi sana aşk teklifimi her yıl yenileyemem. Bu ilk ve son teklifimdir. Ne olursun reddetme. Aşkımı yıllardır tahsili gecikmiş alacaklarda bırakma. Bütün çeyizlerinin de şu anda anneninyediemininde bulunması yuva kurmamızi engelleyemez. Babanın cüzdanından usulsüz yapacağın büyük montanlı virman iki hafta balayı geçirmemize yeterli olacaktır. Annenin boynundaki menkul kıymetlerin değeri inan bizi iki yıl ödemesiz dönemi olan uzun vadeli kredi almiş bir müşteri kadar rahatlatacaktır.Doğum kontrol hapı alıp işgücü kayıbına meydan vermezsen iki yıl içinde kayınvalidemin öngördüğü çocuk sayısı hedeflerine ulaşacağımıza emin olmanı isterim. Baban sağda solda aylık dumu soruyormuş. Sana heran aşkımın muvakat bilançosunu devre sonu beklemeden çıkartabilirim ama korkarsın diye çıkartmıyorum. Kısa vadeli bakkal borçlarımın çok olması -likitide sıkıntıma rağmen- aktifimde yer alan ipimle kuşağım ![]() elbet bizi feraha çıkartacaktır. Düğünümüzdeki Temsil ve ağırlama giderlerini babanın ankes limitlerinden kullanabilsem bahtiyar olacağım. İhracat-kredi tebliğleri gibi hergün karekter ve tutumu değişen babani görmemek için ödeme güçlüğü içindeki bankerler gibi kaçacak delik arıyorum. Ailenle mutabakat sağlarsam yaz ortasında yakacak yardımı almış personel gibi sevineceğim. Damat aday adayı olarak ailenize giriş formumu personel müdiresinden dönme annenin kabul etmediği haber almış bulunmaktayım. Seninle arama 3.şahıs gibi giren şüpheli alacaklı suratlı annene teleksli en derin tessüflerimi bildiririm. Ailenin hükmü şahsiyeti kılığındaki şahsiyetsiz babanada 5.icra kanalı ile en derin ve acı ıstıraplı telbigatlarımı sunarım....... Seni artık maliyeden vergi kaçırır gibi kaçırmaktan başka çarem kalmadı.... Sonradan vereceğin pişmanlık dilekçesini de mumameleye koymayacağımı bilmeni isterim.... Aktif karekterim sülalenizi zamansız amorti edecektir. Aldığım yan ödemelerle seni prensesler gibi yaşatacağıma söz veriyorum. İleride alacağım üçün birinide ki emekli maaşımda sana feda olsun. "Sen doğarken ağlıyordun herkes gülüyordu ömründe ![]() Sen öyle yaşaki! öldüğünde herkes ağlasın sen gül kabrinde..." |
|
|
|
|
|
#24 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
Olay İngiltere'de geçiyor:
Yaşlı bir bey sabah erken evinden çıkmış yolda ilerlerken birbisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakýn sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar ama 'birazBeklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini' söylemiþler. Yaşlı bey huzursuzlanmış 'acelesi olduğunu istemediğini' söylemiş.Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş. Adamcağız da 'karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim geç kalmak istemiyorum' demiş.'Karınızın siz gecikince merak edeceðini düşünüyorsunuz herhalde'Demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile 'ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor' demiş. Hemşireler hayretle 'madem sizin kim olduðunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz' demişler. Adam buruk bir sesle 'ama ben onun kim olduğunu biliyorum' demiş. |
|
|
|
|
|
#25 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
- Neredeyim ben? Siz kimsiniz? - Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun? - Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar... - Evet kapıyı sana açtığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz suydu: "Ben Tanrı'nın hediyesiyim" Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için: - Peki ya sonra ? dedi. - İşin doğrusu ben Tanrı'dan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu anda yattığın yerde sızıp kaldın zaten. - Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? Diye sordu şaşkınlıkla. - Evet düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrı'nın seni almasını bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrı'nın hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla: - Lütfen benimle alay etmeyin dedi. - Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel. Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya doğal olmaya çalışıyordu. - Benim adim Ferda. İki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yasadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum. - Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum. (Bir an duraksadı Kemal). Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi? - Biraz öyle... - Hiç... Hiçbir şey düşünmedim. - Neden? - Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek. - Gecenin yarısında kapını çalıp evinde yatan bir kız hakkında bile mi? - Evet... - Çok garip bir insansın. Kemal sustu... ve sonra - Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence? - Tabii ki değil. - İşte şu toplumda gördüğün bir çok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamana kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo... Bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek. - Kendini soyutluyorsun insanlardan. - Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara. - İnsanların sevgisini de reddeder misin örneğin? - En başta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur. - Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki... - Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun bence sevilmek değil sevmektir. - Sevdiğin halde sevilmiyorsan? - Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir sevilmek değil. Bunu evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin. - Nasıl yani? - Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferda'nın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal: - Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bugün ikinci tas devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Simdi ise her şeyimiz yumuşacık yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taslar vardır üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki... Kemal'in gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını ihanetlerini buruklukların kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik... Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda'nın gözleri önünden. Eğer Kemal'in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında. Bir anda gözleri duvarda bir çerçevede olan mısralara takıldı: "Donuk sevgiler çağındayız Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor Sevgi... Yaşanmayacak kadar güzel Fark edilmeyecek kadar sade Duyulmayacak kadar doğaldır." Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya: - Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında... Şefkat ve cesaret kurbanları... Kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır öylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti taşıyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan: " Dağ düştü üstümüze Yıkılmadık ama İnsan değdi tenimize Acısı yıktı bizi...! Cesaret onları o kadar sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür. Kemal sustu birden. Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal'i. - Niye sustun? - Bana ne şefkati öğrettiler nede cesareti. - Ama tüm bunları biliyorsun sen - Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi anlatayım. Bir an durdu sonra: - İnsanların nefretinden sevgiyi ihanetlerinden sadakati korkaklıklarından cesareti öğrendim. - İnsanlar bu kadar acımasız mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç? - Bırak sevgilerini gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde değil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümü beklemendir. Anlıyor musun? - Sen sevilmekten korkuyorsun - Belki... - Neden? - Neden mi? Ben her insani kalbime misafir edebilirim sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim insani rahatsız edecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsılaşacağımı. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mı? - Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı. Sevmek sevilmek nefret sevgi... Hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum. - Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin. - Nasıl? - Kendini tanıyarak... Yalnız kaldığın anlarda... - Yalnızlıktan kaçmışımdır hep... - Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene doğarken de yalnızsın ölürken de. O halde yasarken yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi? - Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka? - Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayın olduğunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına geçip ağıt yakıyoruz... Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdın biliyor musun? - Anlamadım! - Dünyada bir tek kişi vardın aslında. O bir tek kişinin içinde beş milyar insan. - Benliğim bu kadar kalabalık mi? - Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe yan yana... Hatta o kadar acı çekersin ki acı acı olmaktan çıkar... - Sözlerin çok karışık. - Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradoksal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz. Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiçbir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemal'in sözleri ile uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ara sıra arkadaşlarına anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor yüreğinde Kemal'e karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır miydi? "Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüş değildir hiçbir zaman". Evet bu söz de onun değil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdiğini söylemeliydi. Ferda Kemal'in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu taşınmıştı... Evin bekçisi yaklaştı Ferda'ya: - Kızım adinizi öğrenebilir miyim? - Adım Ferda Kemal Bey taşındı mi? - Evet kızım taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini bana bile. Bir mektup bıraktı sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu. Sabırsızlıkla mektubu açtı. "Ey sevgili Seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim sana sanırım (ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın ne de ben sende. Sen beni kendinde ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız. Sakin sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdeği hem de meyvesidir. Bir ağaç meyvesiyle seni kendine çağırıyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır kendisine değil. Ey sevgili Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun. Bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun. Ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun. Bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun. Bense ülkemi arıyorum. Yolları aydınlık insanları ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykırıyorum. Sakin unutma: Kalbim paylaşılamayacak kadar senindir. Seninle bile. (Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?) |
|
|
|
|
|
#26 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
Kan rengi
kırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose Gül... Kocasının sevgili Rose'u. Her yıl Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulunduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kıkrmızı güllerle kutlardı. Hiç aksatmadan. Hatta eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış gülleri kucağına bırakılmıştı. Tıpkı geçmişte olduğu gibi küçük bir kartla birlikte. Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı: "Seni geçen sene bugünkünden daha çok seviyorum..." Birden bunların son gülleri olduğunu düşündü. Önceden ısmarlamış olmalyıdı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi. Yumurta kapıya gelmeden. Gülleri özenle içeri taşıdı. Saplarını kesti vazoya yerleştirdi. Vazoyu da konsolun üzerine eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri seyretti. Sessizce... Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl. Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Kırmızı gülleri üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı. Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı? "Biliyorum" dedi çiçekçi. "Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı zaten. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerekir diye düşünüyorum. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart." Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapadı. Parmakları titreyerek zarfı açtı. "Merhaba sevgilim" diye başlıyordu kart. "Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen kalan ben olsaydım neler çekerdim kim bilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum sevgilim benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve sevgimizi düşün. Seni hep sevdim. Her zaman da seveceğim. Ama sen yaşamalısın. Devam etmelisin. Lütfen... Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak..."
|
|
|
|
|
|
#27 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
Onu Çok Seviyordu !... Kabus dolu bir gecenin sabahında başlamıştı her şey... Ortalık sakin olmasına sakindi ama beynindeki sorular ne olacaktı? Kim verecekti kurduğu onca hayali bir seferde siliveren o korkunç kabusların hesabını? Bütün yaşadıklarının suçlusu kimdi? Acaba kendisi miydi yoksa bir başkası mı? Aklı o kadar karışıktı ki ne yapacağını bilmiyor bir mahkum edasıyla odanın duvarları arasında volta atıp duruyordu. Belki de mahkumun ta kendisiydi aslında ama kendini yargılamaya cesareti var mıydı ki?Peki kim yargılardı böylesine karmaşık bir kişiliği? Acaba suçlu muydu yoksa masum mu? Ortada bir suç var mıydı gerçekten? Kendisini tanıyamıyordu artık... Kimdi kimin nesiydi? Sorular sorular sorular... Cevaplanmayı bekleyen onlarca soru karmaşık hislerle dolu karanlık düşünceler deryası içinde yüzerken nasıl rahat edebilirdi? Aklına sorudan başka bir şey de gelmiyordu zaten...Cevapsız sorulardan başka hiçbir şey... Ne zaman bunalsa içini kağıtlara dökerdi bu sefer de öyle yapacaktı...Oturdu sandalyesine ve yazmaya başladı. Kelimeler birbirini kovalıyor içindekileri bir çırpıda kağıda döküyordu... İşte bu dört dörtlük damladı kağıda dolma kaleminin ucundan:Korkunç bir gecenin sakin sabahındayım Yalnızım odamda sensiz deryalardayımIssız bir ada görüyorum çok uzaklarda Gitmek istiyorum lakin rüyalardayım... Gözlerini görüyorum odamın duvarında Dalıyorum yine korkunç bir kâbusa Seni benden ayıran o garip çığlığa Lanet ediyorum lakin rüyalardayım... Uyanıyorum bir ara kan ter içinde; Sanki odam daralıyor ufalıyor gitgide...Biliyorum sevmek kolay yaşamaksa işkence;Dokunduğunu hissediyorum lakin rüyalardayım... Rüyalardayım ben rüyalardayım;Sensiz geçen günlerde derin duygulardayım Ağlıyorum yalvarıyorum ölmek için;Sana koşmak istiyorum lakin rüyalardayım... Ayrılmışlardı. Yaşanmış onca güzel hatıranın ardından hiçbir şey olmamışçasına bir çırpıda ayrılmak ne demekti? Kolay mıydı yedikleri kağıt helvaları gittikleri yerleri tuttukları balıkları unutabilmek? Kolay mıydı yaşlar süzülürken yanaklarından gülmeye çalışmak? Düşünmek istemiyordu artık...Artık her şeyi unutmak istiyordu ama olmuyordu işte yapamıyordu ki!.. Sanki içinde daima canlı kalacak sıcak bir duygu vardı. Bu duygu aşk olamazdı. Olsa olsa sevgiydi bu; dünyanın en üstün duygusuydu...Öylesine ağır basıyordu ki bu duygu öylesine yakıyordu ki içini ne yapacağını bilemiyor deliler gibi düşünüyor düşünüyor düşünüyordu...Ortada hiçbir neden yokken nasıl ayrılmışlardı? Aptalca bir inat uğruna bunca zamandır paylaşılan o güzel duyguları nasıl da feda etmişlerdi... Telefona sarıldı. Aklında kalan tek numarayı onun numarasını tuşlarken telefona neler konuşacağını planlıyordu. Telefondaki “Alo!” sesini duyunca tüm cesaretini yitireceğini nereden bilebilirdi? Her şey iyiye gideceğine daha da kötüye gidiyordu. Cesaretini toplayacağı yerde bir tavuk gibi korkakça davranıyor ve bundan utanç duyuyordu. Telefonu kapattı. Hayır bütün suç kendisinin değildi. Uykusuz kaldığı üç gün boyunca verebildiği tek karar buydu.Suçu beraberce işlemişlerdi beraberliklerinin bitmesine izin vermeyeceklerini söyleyerek yemin eden iki kişinin böylesine gereksiz bir inatla birbirinden kaçmalarının suçlusu elbette ki yalnız kendisi olamazdı. O da kaçmasaydı. Hayallerini kurdukları o güzel dünyaya vurmasaydı tekmeyi. Olmuyordu işte!İnadını sürdürmeyi bırakması gerekiyordu. Belki de aşkın gurur dinlemeyeceğini unutmuştu. Bunu ona birisinin hatırlatması mı gerekiyordu sanki? Ama onlarınki aşktan üstün bir şeydi sevgiydi...Telefon çalıyordu. Acaba kimdi? Kim arardı böylesine karmaşık duygularla boğuşup duran acizliğini kendisine kabul ettirmeye çalışırken sürekli inadının kurbanı olup her seferinde yenilgiyi kabullenmek zorunda kalan duygularını bir kenara itip sırf mantığıyla karar verebilmeyi hedef edinen aptal bir insanı? Kim arardı?..Telefonu yerinden kaldırmaya cesaret edebilmesi de bir olgunluk sayılabilirdi ama bunu becerebilmek için beş dakikasını verdi. Demek ki kendisinden daha inatçı olan insanlar da yaşıyordu yeryüzünde... Hafif bir ses tonuyla “Alo!” dedi. Bu kez telefon kendisinin yüzüne kapanmıştı. Acaba o muydu? Evet evet... Kesinlikle oydu...Biraz yumuşamıştı nasır bağlamış taş kesilmiş inadının kurbanı olmaya alışmış o zavallı yüreği... Biraz yumuşamıştı... Hatalarını görebiliyordu artık... Ona nasıl da insafsızca hakaretlerde bulunduğunu hatırlayabilmişti sonunda. Gururunu ayakl |