USLANMAM
USLANMAM öğesini iGoogle sayfanıza ekleyin.
UslanmaM En Kaliteli Bilgi Adresiniz
Geri git   USLANMAM > HABERLER > AVRUPA BİRLİĞİ > Türkiye AB İlişkileri > Anlaşmalar
Google
 
UslanmaM Resim AlbümleriSosyal Gruplar
Kayıt ol Sosyal Gruplar Ajanda Konuları Okundu Kabul Et

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12-28-2006, 07:59 PM   #1 (permalink)
Mareşal
 
MYTH - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart 2000 Yili TÜrkİye İÇİn İlerleme Raporu

A. Giriş


a) Önsöz


Haziran 1998’de yapılan Cardiff AB Konseyi, her bir aday ülkenin katılım yönünde kaydettiği ilerleme üzerine ilk düzenli raporlarını 1998 sonunda sunacağı yolunda Komisyon tarafından yapılan açıklamayı memnuniyetle karşıladı. Türkiye ile ilgili olarak, AB Konseyi, “raporun, Ortaklık Anlaşması’nın 28inci maddesineLinkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın ve Lüksemburg AB Konseyi’nin sonuçlarına dayalı olacağını” kaydetti.

Komisyon, Viyana AB Konseyi’ne yönelik olarak, öteki aday ülkelere ait düzenli raporlar ile beraber, Türkiye üzerine ilk düzenli raporunu Ekim 1998’de sundu; Helsinki AB Konseyi’ne yönelik olarak, Ekim 1999’da ikinci bir rapor kabul edildi. Helsinki AB Konseyi, aday ülkeler için sonraki düzenli raporların, Aralık 2000’deki AB Konseyi’nden yeterli bir zaman önce sunulacağını kaydetti.

Türkiye üzerine bu düzenli raporun izlediği yapı, önceki yıllarda izlenen yapıdan üç noktada farklıdır. İlk olarak, bu raporda Türkiye’nin üyelik vecibelerini üstlenme yeteneğinin değerlendirildiği kısım (Kısım B.3.1.), müktesebatın yirmi dokuz başlığını izleyecek şekilde planlanmıştır. İkinci olarak, bu kısım, Türkiye’nin her bir başlık kapsamındaki müktesebatı uygulamaya yönelik idari kapasitesini de içine alacak şekilde genişletilmiştir. (Bu husus, daha önce, raporun ayrı bir bölümünde ele alınıyordu.) Üçüncü olarak, bu raporda ilk defa, müktesebatın kendi resmi diline tercüme edilmesinde Türkiye tarafından kaydedilen ilerlemeyi değerlendiren bir bölüm bulunmaktadır.

Daha önceki düzenli raporlara paralel olarak, bu rapor:

- özellikle Ortaklık anlaşması çerçevesinde, Türkiye ve Birlik arasındaki ilişkileri anlatmakta;

- 1993 Kopenhag AB Konseyi tarafından belirlenen siyasal kriterler (demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıkların korunması) açısından durumu analiz etmekte;

- Kopenhag AB Konseyi tarafından belirlenen ekonomik kriterler (işleyen bir piyasa ekonomisi ve Birlik içindeki rekabet baskıları ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi) açısından Türkiye’nin durumunu ve perspektiflerini değerlendirmekte;

- Türkiye’nin, üyelik vecibelerini, yani Antlaşmalar’da, tali mevzuatta ve Birlik politikalarında ifade edilen müktesebatı, üstlenme kapasitesi konusunu ele almaktadır. Bu kısım, sadece mevzuatın uyumlulaştırılmasını değil, aynı zamanda, sırasıyla Aralık 1995 ve Haziran 2000 tarihli Madrid ve Feira AB Konseyleri tarafından talep edildiği gibi, müktesebatı uygulamak ve icra etmek için gereken adli ve idari kapasitenin geliştirilmesini de kapsamaktadır. Madrid’de , AB Konseyi, aday ülkelerin uyumlu bütünleşmesinin koşullarını yaratmak üzere, bu ülkelerin kendi idari yapılarını uyarlamalarının zorunlu olduğunu vurguladı. Haziran 2000’deki Feira AB Konseyi ise, aday ülkelerin müktesebatı etkin biçimde uygulama ve icra etme kapasitelerinin yaşamsal önemine dikkat çekti ve bunun için, adayların, kendi idari ve adli yapılarını güçlendirmeye yönelik önemli çabalar göstermelerinin gerekli olduğunu ekledi.

Bu rapor, 1999 düzenli raporundan bu yana kaydedilen ilerlemeyi dikkate almaktadır. Kapsadığı dönem, 30 Eylül 2000 tarihine kadarki dönemdir. Ancak, bazı özel durumlarda, söz konusu tarihten sonra alınan tedbirler de belirtilmektedir. 1999 düzenli raporunda atıf yapılan tasarlanmış reformların gerçekleştirilmiş olup olmadığına bakılmakta ve yeni girişimler irdelenmektedir. Ayrıca, son düzenli rapordan bu yana olan yeni gelişmelere ilişkin değerlendirmeyi bütünleyerek, bu rapor, incelenen hususların her biriyle ilgili global durumun genel bir değerlendirmesini sunmakta, katılım için hazırlanırken Türkiye’nin atması gereken belli başlı adımları bu hususların her biri açısından ortaya koymaktadır.

Bu yaklaşıma uygun olarak, (Türkiye’nin müktesebatı uygulamaya yönelik idari kapasitesi dahil) siyasal ve müktesebat kriterlerinin yerine getirilmesinde sağlanan ilerlemeye ilişkin değerlendirme, ele alınan hususların her birindeki genel duruma bir bakış ile beraber, son düzenli rapordan bu yana gerçekleştirilen işler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ekonomik değerlendirme ise, Türkiye’nin ekonomik performansı hakkında ileriye dönük bir irdeleme üzerine dayalıdır.

Daha önceki raporlarda olduğu gibi, “ilerleme”, fiilen alınan kararlar, fiilen kabul edilen mevzuat, fiilen onaylanan uluslararası sözleşmeler (uygulama konusuna da gereken dikkat gösterilerek) ve fiilen uygulanan tedbirler temelinde ölçülmüştür. İlke olarak, hazırlık veya parlamento onayı sürecinin değişik aşamalarında bulunan mevzuat veya tedbirler dikkate alınmamıştır. Bu yaklaşım, tüm aday ülkeler için eşit muamele sağlamakta ve ülkeler arasında katılım için hazırlanmada somut ilerleme açısından nesnel bir değerlendirme ve karşılaştırma imkanı vermektedir.

Rapor çok çeşitli bilgi kaynaklarına dayanmaktadır. Aday ülkeler, son düzenli raporun yayımlanmasından beri üyelik hazırlıklarında kaydedilen ilerleme hakkında bilgi vermeye davet edilmişlerdir. Ortaklık Anlaşması çerçevesinde ve müktesebatın analitik incelenmesine hazırlık bağlamında aday ülkelerce verilmiş olan bilgiler, ilave kaynaklar olarak hizmet etmiştir. Raporun hazırlanmasında, Konsey tartışmaları ve Avrupa Parlamentosu raporları ve kararlarıLinkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın dikkate alınmıştır. Komisyon, çeşitli uluslararası kuruluşlarca yapılan değerlendirmeler ve özellikle Avrupa Konseyi, AGİT, uluslararası mali kurumlar ve sivil toplum örgütlerinin katkılarından da yararlanmıştır. Ancak, topluluk müktesebatının bazı alanlarında, yapılan değerlendirmeleri bütünlemek için bilgilerin genişletilmesi ve derinleştirilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu ilave bilgiler, esas olarak, kısa bir süre önce kurulmuş olan alt-komitelerin çalışmaları yoluyla elde edilecektir. Böylece, 2001 yılında daha tam bir Düzenli Rapor hazırlanabilir.

b) Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiler


Helsinki’de toplanan AB Konseyi (10-11 Aralık 1999), Komisyon’un ilerleme raporunda not edildiği gibi Türkiye’de son zamanlarda yaşanan olumlu gelişmeleri ve ülkenin Kopenhag kriterleri yönündeki reformlarına devam etme niyetini memnuniyetle karşıladı ve Türkiye’nin, öteki aday devletlere de uygulanan aynı kriterler temelinde, Birlik’e katılacak bir aday devlet olduğunu ilan etti.

Helsinki’de alınan kararlar, AB-Türkiye ilişkilerinde önemli bir dönüm noktasıydı. Var olan Avrupa stratejisi temelinde, Türkiye şimdi, öteki aday ülkeler gibi, onun reformlarını teşvik etmeye ve desteklemeye yönelik bir katılım öncesi stratejiden yararlanmaktadır.

Ancak, Kopenhag siyasal kriterlerine uyum, katılım müzakerelerinin açılması için bir önkoşuldur. Bugüne kadar, Türkiye söz konusu siyasal kriterleri yerine getirmiş değildir.

Ortaklık Anlaşması çerçevesinde son gelişmeler (ikili ticaret dahil)


Türkiye, Ortaklık Anlaşması’nı ve Gümrük Birliği Anlaşması’nı uygulamaya devam etmiş ve çeşitli ortak kurumların düzgün işleyişine katkıda bulunmuştur.

Ortaklık Konseyi, üç yıldan beri ilk defa olarak Nisan 2000’de toplandı ve bu toplantıya Türkiye başkanlık etti. Ortaklık Konseyi iki önemli siyasal karar kabul etti. Bunlardan biri, Ortaklık Komitesi bünyesinde sekiz alt-komite kurulmasını, diğeri ise, AT ve Türkiye arasında kamu alımları piyasalarının karşılıklı olarak açılmasına ve hizmetlerin serbestleştirilmesine yönelik bir anlaşma için müzakereler başlatılmasını öngörüyordu. Birinci tur müzakereler yapıldı.

Şubat ayında Brüksel’de, ikili ticaret konularını görüşmek için Gümrük Birliği Ortak Komitesi’nin bir toplantısı düzenlendi. Gümrük işbirliği komitesi, 1995 AT-Türkiye Gümrük Birliği’nin işleyişi hakkında görüş alışverişi için bir kaç defa toplandı.

AT-Türkiye Karma Parlamento Komitesi, Haziran ayında toplandı ve ilk defa olarak bir ortak karar kabul etti. Kasım ayında, Türkiye’de bir toplantı daha yapılması öngörülmektedir. Temmuz ayında, İzmir’de, AT-Türkiye ilişkilerindeki en son gelişmeleri ve hizmetler ile kamu alımlarının serbestleştirilmesi konusunu tartışmak için, ekonomik ve sosyal işler üzerine AT-Türkiye Ortak Danışma Komitesi onuncu toplantısını yaptı.

AT-Türkiye Gümrük Birliği, ikili ticaret ilişkilerinin çok önemli bir unsuru olmaya devam etmektedir. Gümrük Birliği, AT-Türkiye Ortaklık Konseyi’nin 1/95 sayılı kararı uyarınca 31 Aralık 1995 tarihinde son aşamasına girdi. 1/95 sayılı karar, sanayi ürünlerini kapsamaktadır, fakat hizmetleri ve kamu alımlarını da onun kapsamına dahil etmek için görüşmeler başlamıştır.

AT ve Türkiye arasındaki ticaret hacimleri, 1999’daki daralma hariç tutulursa, devamlı olarak artmıştır. Türkiye, AT’ye karşı sürekli bir cari hesap açığı vermektedir. Türk ithalatının %90’ı yatırım malları, yarı mamul ürünler veya hammaddelerden oluşur. AT’den yapılan ithalatın başlıca kategorileri ise, alet ve makineler, ulaştırma ekipmanları ve kimyasal maddelerdir. Türkiye’nin AT’ye ihraç ettiği başlıca kalemler mamul mallardır: tekstil ürünleri, tarım ürünleri ve gıda maddeleri.

Gümrük Birliği’nin kurulmasından beri, iki tarafın birbirlerinin dış ticaretindeki payları devamlı olarak artmıştır. 2000 yılında, Türk ithalatının %52,9’u AT’den gelmiş, Türk ihracatının ise %53,1’i AT’ye yapılmıştır.

1999’daki durgunluk ithalat hacminde keskin bir daralmaya yol açmıştı, fakat bu seneki sağlıklı canlanma AT’den ithalat rakamlarını yükseltmektedir (yıldan yıla, son 5 ay itibariyle, değer olarak %28 artış olmuştur). İhracat artışı ise sınırlı kalmıştır (yıldan yıla, son 5 ay itibariyle, değer olarak %0,3). Bu demektir ki, 1999 yılında ticaret hacmindeki azalmadan sonra, 2000 yılında AT karşısında Türkiye’nin cari hesap açığında yeni bir artış olmuştur. Bu açık, yıl sonuna kadar 9 milyar Euro civarına çıkabilir (GSYH’nin %6’sı). Turizm gelirleri, 1999 yılındaki kötü bir sonuçtan sonra, 2000 yılının birinci yarısında %5 kadar yükselmiştir.

Genel olarak, Türk tarafında bazı tarife dışı engeller olsa da, mamul mallar Gümrük Birliği alanı içinde serbestçe dolaşmaktadır. Uzun zamandır devam eden bazı ticaret anlaşmazlıkları çözüme bağlanmamıştır. Özellikle, alkollü içeceklerin girişi kısıtlıdır ve bazı ürünler (örneğin seramik ve fayans eşya) üzerinde uzun süren ve zahmet verici test işlemleri uygulanmaktadır.

Topluluk’tan canlı sığır ve sığır eti ithalatı üzerine Türkiye’nin koyduğu yasak, tarım ürünleri ticaretine engelolmaktadır. Bu yasak, Ortaklık Anlaşması çerçevesinde ilgili kararın ihlal edilmesi demektir. AT tarafından Türk tarım ürünlerine tanınan ithalat tavizleri karşılığında, canlı sığır ve sığır eti ithalatında Türkiye tarafından AT’ye tanınan tavizler böylece geçersiz kılınmaktadır. Türk ton balığı ürünleri için menşe kurallarının uygulanması konusu da halen çözülmemiştir.

Topluluk yardımı


Helsinki ve Feira AB Konseyleri tarafından talep edildiği gibi, Türkiye için bütün AT katılım öncesi yardımı kaynaklarını koordine etmeye yönelik bir tek çerçeve, Temmuz 2000’de Komisyon tarafından kabul edilmiş ve Konsey’e ve Avrupa Parlamentosu’na gönderilmiştir. Bu yönetmelik, Türkiye için Katılım Ortaklığı’nın hukuki temelini de oluşturmaktadır. Bu teklif onaylanırsa, Türkiye için tahsis edilen bütün fonlar tek bir bütçeye konulacaktır. Komisyon, Türkiye için katılım öncesi yardımı desteklemek üzere 2001 bütçe taslağı çerçevesinde tam da böyle bir teklif yapmıştır.

Katılım öncesi strateji kapsamında, ayrıca, Türkiye için yıllık mali (hibe) yardım iki katına çıkarılacaktır. 1996-1999 döneminde, Türkiye 376 milyon Euro almış olup bu meblağ yılda ortalama 90 milyon Euro’nun üzerinde bir düzeye eşittir. 2000 yılından itibaren, Türkiye için ayrılacak yıllık miktar, Avrupa stratejisi / katılım öncesi strateji yönetmelikleri çerçevesinde öngörülen yılda ortalama 50 milyon Euro tutarındaki tahsisata ek olarak, MEDA ikili kapsamının %15’i düzeyinde belirlenmiştir. Nisan 2000’de kabul edilen birinci yönetmelik, 3 yıl boyunca yılda 5 milyon Euro öngörmektedir; ikinci yönetmelik ise halen kabul edilme sürecindedir. İkinci yönetmelik çerçevesinde, 3 yıl boyunca yılda 45 milyon Euro temin edilecektir. Dolayısıyla, toplam olarak, Türkiye için 2000 yılındaki tahsisat 177 milyon Euro düzeyinde olacaktır.

Bütün bu fonlar, katılım öncesi hazırlıklara yönelik olacaktır:

- Ödeneklerin %50’si, Türk mevzuatını ve uygulamalarını AT müktesebatı ile uyumlu hale getirmeyi amaçlayan yapısal ve sektörel reformlar için ayrılacaktır. Bu reformlar, yapısal intibak kredileriyle desteklenecektir; burada amaç, Topluluk müktesebatına uygun olarak önemli yapısal reformların uygulanmasında Türkiye’ye yardım etmektir. Program, IMF ve Dünya Bankası ile yakın işbirliği içinde oluşturulacaktır.

- Ödeneklerin %50’si, Türkiye’nin AB’ye entegrasyonuna yardım eden başka tedbirleri finanse edecektir: Türk idaresine ve kurumlarına, (kurumlaşma yoluyla) Topluluk müktesebatını uygulama kapasitesini geliştirmek için yardım etmek; (yatırım desteği ve bölgesel / kırsal kalkınma yoluyla) sanayisini ve altyapısını Topluluk standartları ile uyumlulaştırmak için gerekli yatırımların harekete geçirilmesinde Türkiye’ye yardımcı olmak ve Türkiye’nin Topluluk programları ve ajanslarına katılmasını desteklemek.

Deprem Yeniden İnşa ve Rehabilitasyon kredisi (TERRA) (600 milyon Euro) yanında, AYB katılım öncesi kredi kolaylığı ve AYB EuroMed II kredi kolaylığı da Türkiye’ye temin edilmektedir.

Katılım öncesi stratejinin bir parçası olarak, Türkiye’nin, öteki aday ülkeler ile aynı esasta Topluluk programları ve ajanslarına katılabilmesi için hazırlıklar yapılmaktadır.

Türkiye’nin Avrupa Çevre Ajansı’na katılmasıyla ilgili müzakerelerin açılmasını müteakip, bir anlaşmaya varılmıştır. Bu anlaşmanın, 2001 yılının başlarında öngörülen onaylanması ve yürürlüğe girmesi ile, Türkiye söz konusu ajansın üyesi olacaktır.

Eşleştirme


Eşleştirme Programı çerçevesinde katılım öncesi danışmanlar temin edilebileceği Türkiye’ye bildirilmiştir.

Müktesebatın analitik incelenmesi sürecinin hazırlanması


Helsinki AB Konseyi, “müktesebatın analitik incelenmesini içeren bir süreç başlatması için” Komisyon’a çağrıda bulunmuştu. Bu amaçla, AT-Türkiye Ortaklık Konseyi’nin 11 Nisan tarihli kararı gereğince sekiz alt-komite kurulmuştur. Bu alt-komitelerin iki görevi vardır: Türkiye’nin mevzuatı ve uygulamasının Topluluk kuralları ve düzenlemeleri ile uyumlulaşmasını yoğunlaştırmak amacına dönük olarak, müktesebatın analitik incelenmesi sürecini hazırlamak ve Katılım Ortaklığı önceliklerinin uygulanmasını izlemek.

Yakın zamanlarda, üç alt-komite toplantısı yapılmıştır (tarım/balıkçılık, ulaştırma/enerji ve çevre, ayrıca iç pazar konularında). Bu toplantılar, Türkiye’nin, kendi mevzuatının Topluluk müktesebatı ile uyumluluğu konusunda kendi içinde bir envanter yapmış olduğunu gösterdi. Bu çalışma, aynı zamanda, 2001 yılına kadar ticaretin önündeki teknik engelleri kaldırmak amacıyla mevzuatın uyumlulaştırılması için Gümrük Birliği Anlaşması kapsamındaki çeşitli yükümlülükler bağlamında yapılmıştı. Bu envanter, TAIEX dairesi tarafından Türkiye’ye sağlanan farklı araçlar kullanılarak daha da genişletilecek ve güncel hale getirilecektir. Elde edilen sonuçlar, hem Komisyon’un hem de Türkiye’nin, uyumluluk durumu hakkında daha tam ve kesin bir fikir edinmesine imkan verecektir. Bütün diğer alt-komitelerin yıl sonundan önce toplanmaları hedeflenmektedir.



B. Üyelik kriterleri


1. Siyasal kriterler


Giriş


Haziran 1993’te Kopenhag AB Konseyi tarafından belirlenen, aday ülkelerce katılım için yerine getirilmesi gereken siyasal kriterler, bu ülkelerin “demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıkların sayılmasını ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarını” sağlamış olmasını öngörmektedir.

Türkiye’nin katılım yönünde ilerlemesi üzerine 1999 düzenli raporunda, Komisyon şu sonuca varıyordu:

“Son gelişmeler, Türkiye’de bir demokratik sistemin temel özellikleri mevcut olmakla beraber, ülkenin Kopenhag siyasal kriterlerini hâlâ karşılamadığını teyit etmektedir. İnsan hakları ve azınlıkların korunması konularında ciddi eksikler vardır. İşkence sistematik değildir fakat hâlâ yaygındır ve ifade özgürlüğü yetkili makamlarca devamlı olarak kısıtlanmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu, siyasal yaşamda büyük bir rol oynamaya devam etmektedir. Yargının bağımsızlığı konusunda bazı iyileşmeler olmuş ise de, olağanüstü mahkemeler sistemi devam etmektedir. Son aylarda, demokratikleşme yönünde bazı yeni cesaret verici işaretler olmuştur. Hükümet ve Parlamento, siyasal yaşamı, adalet sistemini ve insan haklarının korunmasını düzenleyen bazı önemli yasaların kabul edilmesi için çalışmışlardır. Bu tedbirlerin etkisini değerlendirmek için henüz çok erkendir fakat bu çabalar sürdürülmeli ve Kürt kökenli olanlar dahil tüm vatandaşları içine almalıdır. Komisyon ümit eder ki bu tedbirlerin olumlu etkisi, Abdullah Öcalan’a verilen ölüm cezasının infazıyla yok edilmeyecektir.”

Aşağıdaki bölümde, siyasal Kopenhag kriterleri perspektifinden, yürütmenin ve yargı sisteminin genel işleyişi dahil, Türkiye’deki genel durumun yanı sıra, 1999 düzenli raporundan bu yana ülkedeki gelişmeler hakkında bir değerlendirme sunulmaktadır. Bu bağlamdaki gelişmeler, Türkiye’nin, adalet ve içişleri sahası dahil olmak üzere müktesebatı uygulama yeteneğine ilişkin gelişmelere pek çok bakımdan sıkıca bağlıdır. Türkiye'nin adalet ve içişleri sahasındaki müktesebatı uygulama yeteneğinin gelişimi hakkında spesifik bilgiler, bu raporun B.3.1. kısmının ilgili bölümünde (Başlık 24 – Adalet ve içişleri sahasında işbirliği) bulunabilir.

Son gelişmeler


Mevcut koalisyon, yönetimde bir yılını doldurmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) desteği hâlâ güçlüdür (550 sandalyenin 2/3’e yakın bölümü). Koalisyon içindeki gerilimler bugüne kadar başarıyla aşılmıştır. TBMM’deki bütün siyasal partiler, cumhurbaşkanı seçiminde ortak bir adayı desteklemeye karar vermişlerdir: Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesi’nin eski başkanı. Seçim, anayasal kurallara uygun şekilde yapılmış ve Sayın Sezer, üçüncü turda (533 oydan 330’unu alarak) 5 Mayıs tarihinde Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Sayın Sezer’in seçilmesi, Türk toplumu tarafından iyi karşılanmış ve demokratikleşme sürecinin güçleneceğinin bir işareti olarak değerlendirilmiştir.

Son düzenli Rapor’dan bu yana, insan haklarından sorumlu devlet bakanı dahil, iki Devlet Bakanı değişmiştir. Temmuz ayında, AB işlerinden sorumlu yeni bir Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı makamı ihdas edilmiştir. Söz konusu Başbakan Yardımcısı, aynı zamanda, Haziran ayında Parlamento tarafından kurulmuş olan AB Genel Sekreterliğinden de sorumludur.

Kürt taraftarı HADEP ve islamcı Fazilet Partisi (FP)’nin kapatılması için Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan davalar sürmektedir. Cumhuriyet Başsavcısı’nın “laikliğe karşı” faaliyetler içinde olmakla suçladığı FP’nin kapatılması, yeni parlamento seçimlerine neden olabilir.

Türk siyasal yaşamında önemli bir gelişme, Helsinki AB Konseyi’nin hemen ardından, Türkiye’nin AB’ye katılım koşulları üzerine toplumda geniş çaplı bir tartışmanın başlaması olmuştur. Bu tartışma, toprak bütünlüğü ve laiklik gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ilkelerine saygılı olma gereği yanı sıra, insan hakları sicilini düzeltmek için yapılacak siyasal reformlar üzerinde odaklanmaktadır. Bu tartışma, bir takım girişimlerle beslenmektedir:

- TBMM İnsan Hakları Komisyonu tarafından, Türkiye’de işkence konusunda, 1998/2000 yıllarında polis karakolları ve cezaevlerine yönelik teftişlere dayanan ve mahkumlar, onların aileleri ve görevliler ile ayrıntılı görüşmelerle desteklenen dokuz raporun yayımlanması;

- Bütün ilgili bakanlıkların ve devlet kurumlarının temsil edildiği İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu’nun çalışmaları. Yeni 5 yıllık kalkınma planı bağlamında hazırlanan bir rapor (“Demirok raporu”) temelinde, Temmuz 2000’te Üst Kurul, siyasal Kopenhag kriterlerine uymak için yapılacak siyasal reformlara ilişkin bir belge hazırladı. Bu çalışma, hükümet tarafından incelendi. 21 Eylül tarihinde, hükümet bir basın açıklaması yaparak, "insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti konularında [yukarıda belirtilen Kurul tarafından] hazırlanan belgelerin değerlendirildiğini ve daha sonra referans ve çalışma belgeleri olarak kabul edildiğini” belirtti. Aynı açıklamada, “çalışma hakları”, örgütlenme ve “gösteri yürüyüşleri” özgürlüğü konularında yeni mevzuat çıkarılması, düşünce ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi, yargı sisteminin işleyişinin iyileştirilmesi, Başbakanlığa bağlı bir İnsan Hakları Dairesi’ninLinkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın kurulması, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bölgesel dengesizliklerin giderilmesi ve AT mevzuatıyla ilgili konularda personelin eğitilmesi gibi bir takım öncelikli hedeflerin hükümetçe belirlenmiş olduğuna işaret ediliyordu. Ayrıca, AT kuralları ile uyumlulaşmaya ve yasal reformlara yönelik yasa tasarılarının Türk parlamentosunda öncelikli olarak görüşüleceği belirtiliyordu. Son olarak, Bakanlar Kurulu, insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti alanlarındaki gelişmeleri sürekli olarak izlemeye ve AB standartlarıyla uyumlulaşma çabalarını periyodik olarak değerlendirmeye karar verdi;

- Ağustos 2000’de insan hakları sahasında iki önemli belgenin imzalanması: Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi.

Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin AB’ye katılımını öne çekecek olan bu girişimleri memnuniyetle karşılamaktadır. Türkiye’yi, örneğin çeşitli tekliflerin parlamento tarafından kabul edilmesi yoluyla, bir an önce somut ilerleme yapmaya teşvik etmektedir.

1.1. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü


1982 Anayasası hâlâ yürürlüktedir. Ancak, siyasal çevrelerde, Anayasa’nın çağdaş demokratik standartlara uygun olarak, örneğin ifade özgürlüğü bakımından değiştirilmesi gerektiği yolunda genel fikir birliği vardır. Halen, TBMM bünyesinde bir “Partiler Arası Uyum Komisyonu” ve Anayasa Komisyonu, anayasa değişiklikleri üzerinde çalışmaktadır.

Parlamento


Parlamentonun yapısında değişiklik olmamıştır ve yetkilerine saygı gösterilmeye devam edilmektedir. Muhalefet, parlamentonun faaliyetlerine tam olarak katılmaktadır.

Nisan/Mayıs 2000’de gerçekleşen cumhurbaşkanı seçimleri arifesinde, parlamento yasama işinden büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Bunun bir sonucu olarak, beklenen siyasal reformlar konusunda çok sınırlı parlamento çalışması not edilebildi.

Yürütme


Yürütmenin yapısında önemli bir değişiklik, katılım amacına yönelik olarak AB konularında içsel koordinasyonun güçlendirilmesidir. Bu yılın başlarında, teknik ve ekonomik konularda ilgili Bakanlıklar arasında tam koordinasyon sağlamak için, Dışişleri Bakanı, dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı ve özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanından oluşan bir AB Ekonomik ve Teknik Koordinasyon Konseyi kuruldu. Bu görev şimdi Başbakan Yardımcısı Yılmaz’a verilmiştir. AB-Türkiye ilişkileriyle bağlantılı bütün hükümet işlerinin etkin koordinasyonunu sağlamak üzere, AB Genel Sekreterliği adında bir yürütme organı, Haziran 2000’de parlamento tarafından ihdas edildi. Genel Sekreterliğin personel sayısı yaklaşık 70 olacaktır.

Ordu üzerinde sivil kontrolü geliştirme ihtiyacı sürmektedir (Milli Güvenlik Kurulu üzerine aşağıdaki bölüme bakınız). AB, NATO ve AGİT standartlarına aykırı olarak, Savunma Bakanı’na karşı sorumlu olmak yerine, Genelkurmay Başkanı hâlâ Başbakan’a karşı sorumludur. Yüksek öğrenim kurumlarının faaliyetlerini kontrol eden Yüksek Öğretim Kurulu’nun üyeleri arasında, Genelkurmay Başkanı tarafından seçilen bir üyenin olduğu da görülmektedir.

Bölgesel ve yerel yönetim düzeyinde belirgin bir değişiklik olmamıştır. Merkezi yönetimin yerel yönetim üzerindeki kontrolü güçlü olmaya devam etmektedir. Daha fazla desantralizasyonu amaçlayan ve halen Bakanlıklar arasında tartışılan, yerel yönetim yasa tasarısı henüz kabul edilmemiştir.

Yargı sistemi


Geçen bir yıl içinde gerçekleşen olumlu bir gelişme, yargıç ve savcıların sayısının (adaylar dahil) 8.300’den 9.947’ye çıkmasıdır. Mart 2000’de işe alınan yeni personel ile, bu sayının 10.347’ye yükselmesi söz konusudur. Adalet Bakanlığı, bu artışın, ekstra personel ihtiyacını karşıladığı görüşündedir.

Bununla beraber, yargı sisteminin etkinliğini arttırmaya yönelik başka spesifik tedbirler bildirilemez. Yargı sistemi, hâlâ, büyük bir dava yüküyle uğraşmakta zorluk çekmektedir (halen 1 milyondan fazla ceza davası sürmektedir). Ceza davaları çok uzun sürmeye devam etmektedir (onbeş yaşından küçük çocuklar tarafından işlenen suçları yargılayan çocuk mahkemelerinde ortalama 655 gün).

Yeni mevzuat bakımından cesaret verici bir gelişme, önceki düzenli rapor zamanında zaten beklenmekte olan, devlet memurlarının ve diğer kamu görevlilerinin yargılanmasıyla ilgili yasanın çıkması olmuştur. Aralık 1999’da kabul edilen bu yeni yasa, özellikle, güvenlik görevlilerinin yargılanmasını kolaylaştırma amacına yöneliktir. Bu yasaya göre, takibat başlatılması, artık yerel idari kurulların onayına tabi değildir. Bu ileriye doğru bir adımdır. Ancak, valilerin ve kaymakamların onayı gerekli olmaya devam etmektedir. Bu açıdan ilave iyileşmelere ihtiyaç vardır. Geçen yılın düzenli raporunda da belirtilmiş olan, Ceza Kanunu tasarısı ve Ceza Usul Kanunu’nu değiştiren yasa tasarısı ile ilgili olarak, bu önemli yasalar henüz kabul edilmemiştir. Bir adli polis kurulması ve bir kamu hakemliği makamının ihdas edilmesi gibi konuları kapsayan mevzuat taslaklarının Kopenhag siyasal kriterlerine uygunluğunu sağlamak amacıyla, Adalet Bakanlığı’nın, son aylarda yoğun çalışma yapmış olduğu kaydedilmelidir.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri konusunda yeni adımlar atılması gereklidir. Haziran 1999’da bu mahkemelerden askeri hakimlerin çıkarılmasından beri, bu konuda ilave herhangi bir değişiklik olmamıştır. DGM’lerin işleyişi, yetkileri ve sorumlulukları ve ayrıca bu mahkemelerin faaliyetlerine ilişkin diğer hükümler, AB’de mevcut olan standartlar ile daha da uyumlulaştırılmalıdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı görülen mahkumiyetlerin sonuçlarının telafisine yönelik düzenlemelerin Türk mevzuatına dahil edilmesi gereği de vardır. Bu tür düzenlemeler, mahkumiyet sonucunda kısıtlanan medeni ve siyasi hakların iadesini, davanın yeniden açılmasını ve ceza kayıtlarının silinmesini sağlamalıdır.

Genç suçlulara ilişkin yasal hükümlerin ve yaptırımların çağdaş hale getirilmesinde ilerleme olmamıştır.

Hakimlerin ve savcıların eğitimiyle ilgili olarak, 1999 yılından bu yana, yargının etkinliği, alternatif hapis düzenlemeleri, insan hakları konuları ve genel olarak AT hukuku gibi konuları kapsayan muhtelif programlar ve faaliyetler başlatılmıştır. Örneğin, AT hukuku konusunda, Yunanistan-Türkiye işbirliği çerçevesinde, Ekim 2000’de 150 kişi için 2 gün süren bir eğitim programı düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi ile yakın işbirliğinin yararlı olacağı insan hakları sahası başta olmak üzere, hakimler, savcılar ve diğer personel için eğitimin güçlendirilmesine yönelik ilave çabalar gereklidir. Sanıkların işkence iddiasında bulundukları davalarda nasıl hareket etmek gerektiği konusunda yargıçları ve savcıları eğitmek özellikle önemlidir.

Yolsuzluğa karşı tedbirler


Bu yılın başından beri, yolsuzluk konusu siyasal gündemin üst sıralarında olmuş, iki parti başkanına yönelik yolsuzluk iddiaları hakkında meclis soruşturmaları yapılmıştır. Yolsuzluk yaygın olmaya devam etmekte ve ciddi bir kaygı konusu olmayı sürdürmektedir.

Uluslararası Ticari Muamelelerde Yabancı Resmi Görevlilere Rüşvet Verilmesine Karşı Mücadele Hakkında OECD Sözleşmesi, kanunla onaylandı ve Şubat 2000’de yürürlüğe girdi. Ancak, Türkiye bu alandaki Avrupa Konseyi sözleşmelerinden (Yolsuzluk Üzerine Ceza Hukuku Sözleşmesi, Yolsuzluk Üzerine Medeni Hukuk Sözleşmesi, ve Suç Hasılatının Aklanması, Aranması, Zaptı ve Müsaderesi Üzerine Sözleşme) hiç birini henüz imzalamamıştır.

Mayıs 2000’de, İçişleri Bakanlığı idarede yolsuzluk konusunda bir araştırma başlatmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu


Türkiye’nin siyasal yaşamında Milli Güvenlik Kurulu’nun oynadığı rolde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Radikal islamcı ve ayrılıkçı hareketler ile bağlantılı olduklarından şüphe edilen devlet memurlarının işten atılması konusunda son zamanlarda cereyan eden tartışmada görüldüğü gibi, Kurul’un kararları, açıklamaları veya tavsiyeleri, siyasal süreci güçlü bir şekilde etkilemeye devam etmektedir. Ayrıca, Kurul’un görüşlerinin pratikte hükümetçe oynanan rolü ciddi şekilde sınırladığı görülmektedir. Bunun yanında, savunma ve güvenlik konularında Parlamento’ya karşı pek az sorumluluk olduğu anlaşılmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu’nun sivil üye sayısını arttırma imkanının siyasi ve askeri çevrelerde tartışılmakta olduğu not edilmiştir.

1.2. İnsan hakları ve azınlıkların korunması


Ağustos 2000’de, Türkiye insan hakları sahasında iki önemli uluslararası belgeyi imzaladı: Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi. Yakında başlaması beklenen TBMM’deki onay süreci, bu sözleşmelerin herhangi birinde yer alan spesifik hükümlere herhangi bir spesifik çekince konulup konulmadığını gösterecektir. Ancak, ölüm cezasının kaldırılması hakkında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 6 numaralı protokol ve Her Türden Irk Ayrımcılığının Tasfiyesi Sözleşmesi dahil, Türkiye’nin henüz katılmamış olduğu bazı önemli insan hakları belgeleri vardır. Türkiye, Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’ni ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Tüzüğü’nü de imzalamamıştır.

Son Düzenli Rapor’dan bu yana, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’yi içine alan münferit davalarda bazı kararlar almıştır.

Türkiye’deki genel insan hakları durumu, 1996 yılında Avrupa Konseyi tarafından açılmış olan izleme prosedürü altındadır. Bu bağlamda, üye devletlerin vecibelerini ve taahhütlerini yerine getirmesi hakkında Avrupa Konseyi Komitesi, 2000 yılı Mart ayında Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretle ilgili rapor henüz yayımlanmamıştır.

Medeni ve Siyasi Haklar


Bu alanda geçen yılın düzenli raporunda belirlenen sorunlar pek fazla değişmemiştir ve ancak sınırlı bir ilerleme rapor edilebilir.

Ölüm cezası hâlâ kaldırılmamıştır, fakat bu cezanın infazı üzerine de facto moratoryum, Abdullah Öcalan davası dahil, devam ettirilmiştir. Kasım 1999’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, davacı şikayetlerinin Sözleşme çerçevesinde kabul edilebilirliğini ve esasını incelemeye etkin şekilde devam edebilmesi için, Türkiye’den Öcalan’ın infazını ertelemesini talep etti. Ocak 2000’de, Türk hükümeti, bu davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde sonuçlanmasına kadar infazın geçici olarak askıya alınmasını kabul etti. Ölüm cezasını kaldıracak bir yasanın ne zaman müzakereye sunulacağı konusunda tartışmalar sürmektedir.

Türkiye’de işkence ve kötü muamele açısından durum pek fazla değişmemiştir.

Türk ve uluslararası insan hakları örgütleri, işkence vakaları bildirmeye devam ediyorlar. Bunların çoğu, “terörist veya ayrılıkçı eylemlere” katıldıkları şüphesiyle gözaltına alınan kişilerle ilgilidir.Linkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın Ayrıca, işkence ve kötü muamele nedeniyle mahkumiyet kararı verilen az sayıdaki davada, cezalar çok hafif olmuştur. Bu durum, güvenlik görevlileri için bir dokunulmazlık ortamının sürmesine hizmet etmektedir.

Mayıs 2000’den bu yana, TBMM İnsan Hakları Komisyonu, Türkiye’de işkence konusunda, 1998/2000 yıllarında polis karakollarına ve cezaevlerine yönelik teftişlere dayanan ve mahkumlar, onların aileleri ve görevliler ile ayrıntılı görüşmelerle desteklenen dokuz rapor yayımlamıştır. Bu raporlarda, polis ve cezaevi personelinin tutumları başta olmak üzere, söz konusu dönemde bazı iyileşmeler olduğu kaydedilmekle beraber, valiler ve başsavcılar tarafından sistem üzerinde yeterli gözetim ve denetim uygulanmaması kuvvetle eleştirilmektedir. Hükümetçe Eylül 2000’de yapılan vaatler ile beraber, TBMM Komisyonu tarafından cesur bir biçimde başlatılmış olan tartışmayı, etkin denetleme mekanizmaları kurulması başta olmak üzere, somut eylemlerin takip edeceği umulmaktadır.

İşkence ve kötü muamele ile mücadele bağlamında, yargılama öncesi gözaltıyla ilgili yasal prosedürleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hükümleriyle ve Avrupa Mahkemesi’nin içtihatlarıyla uyumlulaştırmak için hâlâ ivedi bir ihtiyaç vardır. Özellikle, polisteki bütün gözaltı vakalarının yasallığı konusunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gereklerine uygun olarak, gözaltına alınma sonrasında en geç dördüncü günde (gözaltına alınan kişinin hakim önüne çıkarılması dahil) otomatik bir yargı incelemesi olmalıdır. Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi’nin tavsiyeleri paralelinde, gözaltındaki kişilerin yargılama öncesi gözaltı süresinde adli tıp hekimleri tarafından düzenli sağlık muayenesine tabi tutulmalarının sağlanması da aynı ölçüde önemlidir. Son olarak, Ocak 2000’de Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı arasında imzalanan bir protokolde, gözaltındaki kişilerin avukatları tarafından ziyaret edilmesi önüne gereksiz engeller konulduğu not edilmelidir.

1999-2000 akademik yılından itibaren, polis okullarının eğitim programlarına insan hakları eğitimi de dahil edilmiştir. Bu olumlu bir gelişmedir. Genel olarak, güvenlik görevlileri için insan hakları konularında eğitim verilmesi çok önemlidir ve, özellikle Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluşlar veya AB üyesi devletler ile işbirliği içinde, takviye edilmelidir.

Cezaevi koşulları (örneğin, mahpuslar için yetersiz veya gecikmeli tıbbi bakım) önemli bir kaygı nedeni olmaya devam etmektedir. Mahpuslar ve gardiyanlar veya güvenlik güçleri arasında çatışmalar, cezaevi isyanları ve rehin alma olayları meydana gelmektedir.Linkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın Özellikle cezaevleri arasında nakil esnasında mahpuslara kötü muamele edildiği de bildirilmektedir. Türkiye’de mahpus sayısı 72.500 gibi yüksek bir düzeye ulaşmış olup bu durum ciddi bir yığılmaya neden olmaktadır. Çocuk suçlulara ait kurumlardaki koşullara da yüksek öncelik gösterilmelidir.

Yetkililerin halen bütün cezaevi sistemini yeniden yapılandırma sürecinde oldukları görülmektedir. 2000 yılı sonuna kadar, yeni bir tipte (“F tipi” denilen) 11 cezaevi inşa edilmesi öngörülmüştür. Bu cezaevlerinde, şimdiki büyük koğuşlar yerine, 1 veya 3 mahpus için küçük hücreler olacaktır. Terörist ve çıkar amaçlı suç örgütlerine üyelikle suçlanan mahpuslar bu cezaevlerine gönderilecek. Öteki cezaevleri ise, yine 2000 yılı sonuna kadar, 2, 4 veya 6 kişilik hücreler içeren oda sistemine dönüştürülecek. Yetkililer, yeni tipteki cezaevlerinin, özellikle fiziksel karakteristikler açısından, temel uluslararası gereklere (Avrupa Konseyi’nin Avrupa Cezaevi Kuralları ve BM’nin asgari cezaevi standartları) uygun olacaklarını belirtmişlerse de, mahpusları ve onların ailelerini temsil edenler dahil insan hakları örgütleri, yeni sistemin mahpusları tecrit edeceği, sosyalleşme fırsatı tanımayacağı korkusunu taşımaktadırlar. Bazı mahpuslar, yeni cezaevlerine götürülmeye karşı direneceklerini beyan etmişlerdir. Bu şartlar altında, yetkililer, bu yeniden yapılanmayı uygularken, örneğin yönetim rejimleri konusunda daha büyük saydamlık sağlayarak ve mahpusların haklarını netleştirerek, cezaevlerinde şiddet olaylarından kaçınmak için tedbirler almalıdır. Bu konuda, Temmuz 2000’de Türk cezaevlerini ziyaret etmiş olan İşkenceyi Önleme Komitesi ile işbirliği yapmaya devam etmelidirler. Komite tarafından tavsiye edildiği gibi, mahpusların, günün makul bir kısmını, yaşama üniteleri dışında yararlı faaliyetler ile uğraşarak geçirmelerinin sağlanmasına özel dikkat gösterilmelidir.

Siyasal alandaki ifade özgürlüğü dahil, ifade özgürlüğü konusunda hâlâ ciddi bir sorun vardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararında teyit edildiği gibi, var olan mevzuat, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde garanti edilen ifade özgürlüğünü ihlal eden yorumlara yol açmaya devam etmektedir. Türk mahkemeleri, özellikle Kürt kökenli nüfusun durumu ile ilgili olarak, devletin kabul etmediği görüşlerin ifade edilmesini kısıtlamaya devam ediyorlar. Yeni ihlallerden kaçınmak için, bu alanda hem mevzuatın hem de uygulamanın genel bir reformdan geçirilmesi acilen gereklidir. Bu arada, hakimler ve savcılar, cezai sorumluluğun şiddeti tahrik eden beyanlar ile sınırlanması gerektiğini belirleyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatınaLinkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın tam olarak riayet etmelidirler.

Medya ile ilgili olarak, özel televizyon ve radyo frekanslarını düzenlemek için 1994 yılında kurulan Radyo ve Televizyon Üst kurulu (RTÜK), radyo istasyonlarının yayınlarını durdurmaya devam etmiştir. Resmi kaynaklara göre, halen cezaevinde 40 gazeteci vardır.

20 Eylül 2000 tarihinde Anayasa Mahkemesi, Eylül 1999’da kabul edilen “basın ve yayın yoluyla işlenen suçlara ilişkin dava ve cezaların ertelenmesine dair” yasayı iptal etti. Kabul edilmesinden hemen sonra 27 gazetecinin serbest bırakılmasını sağlayan bu yasa, geçen yılın düzenli raporunda, cesaret verici bir düzenleme olarak kaydedilmişti. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, söz konusu yasanın çok dar kapsamlı olduğu ve dolayısıyla yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle alınmıştır. Mahkeme şimdi, hükümetten, yeni bir yasa teklif etmesini istemiştir.

AB, İnsan Hakları Derneği’nin eski başkanı olan Sayın Birdal’ın, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine göre, mahkumiyetinin geri kalan kısmını geçirmek üzere Mart 2000’de tekrar cezaevine konulması hakkında endişesini ifade etmiştir. AB özellikle şunu bildirmiştir: “Sayın Birdal’ın yeniden cezaevine konulması, Türkiye’de ifade özgürlüğü bakımından ciddi bir geri adım teşkil etmektedir ve Helsinki sonuçlarının ruhuna uygun değildir.” Sayın Birdal, hapis cezasını tamamladıktan sonra, 23 Eylül 2000 tarihinde tahliye edilmiştir. Eski Başbakan Necmettin Erbakan, 1994 yılında yaptığı bir konuşmada “dinsel ve etnik nefreti tahrik etmek” suçundan, aynı 312. madde çerçevesinde, Mart 2000’de bir yıl hapis cezasına mahkum edildiği zaman da endişe ifade edilmiştir.Linkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın

Örgütlenme ve toplanma (miting ve gösteri) özgürlüğüne hâlâ tam olarak saygı gösterilmemektedir. Konferans düzenleme veya bildiri dağıtma gibi STK faaliyetleri için resmi izin gereklidir. STK’lerin, Bakanlar Kurulu kararıyla izin verilmedikçe, uluslararası ölçekte diğer STK’ler ile ortak kurumlar oluşturması ve kurumsal işbirliği yapması yasaktır. İnsan hakları sahasında faaliyet gösteren STK’ler ve şubeleri, özellikle olağanüstü yönetim altında olan bölgelerde, baskıya maruz kalmaya ve/veya kapatılmaya devam etmektedir. 2000 yılında, İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır Şubesi, gerekçe gösterilmeksizin, valinin idari kararıyla bir kaç defa kapatılmış ve açılmıştır. 21 Mart Nevruz kutlamaları, güneydoğudaki muhtelif illerde müsaade edildiği halde, İstanbul’da yasaklanmıştır. Örgütlenme ve toplanma özgürlüğünü garanti etmek için büyük çabalara hâlâ ihtiyaç olduğu açıktır. Ayrıca, 1993 yılında ÖZDEP’in Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması davasında, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesini (toplanma ve örgütlenme özgürlüğü) ihlal etmiş olduğu Aralık 1999’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından tespit edilmiştir (ÖZDEP v. Türkiye 8.12.99).

Din özgürlüğü ile ilgili olarak, Yahudi cemaati yanında, Yunan Ortodoks, Ermeni, Katolik ve Süryani Ortodoks Kiliseleri başta olmak üzere, bazı gayri Müslim cemaatlere yönelik daha büyük bir hoşgörü olduğunu gösteren işaretler vardır. Aralık 1999’da, yetkili makamların yayınlamış olduğu bir genelgeye göre, dinsel cemaatler, hayır ve ibadet binalarını tamir etmek için devletten izin almak zorunda olmayacaklardır. Genel olarak, bu olumlu yaklaşım daha da geliştirilmeli ve, 1923 Lozan Antlaşması’nın kapsamına girsinler veya girmesinler, gayri Müslimlerin somut talepleri, Heybeliada ruhban okulunun kapalı kalmaya devam etmesi konusu dahil, gerektiği gibi incelenmelidir.

Alevilere yönelik resmi yaklaşımda herhangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir. Alevilerin şikayetleri, sadece Sünni camileri ve dinsel vakıflarının inşası için mali destek sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konular son derece hassastır; ancak, bunlar hakkında açık bir tartışmaya girmek mümkün olmalıdır.

Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar


Kültürel haklar ile ilgili olarak, 31 Mart 2000 tarihinde Yargıtay tarafından kabul edilen ve Medeni Kanun çerçevesinde bireylerin, çocuklarına, (Kürtçe adlar dahil) kendi seçtikleri herhangi bir adı verme özgürlüğünü teyit eden karar ile, olumlu bir gelişme gerçekleşmiştir. Uygulamada, bazı adlar, nüfus kayıt memurları tarafından bazen kabul edilmemektedir. Yargıtay’ın kararı, mevzuatta bir değişikliğin yolunu açmalıdır.

Türkçeden başka dillerin kullanımı açısından, 1923 Lozan Antlaşması kapsamına giren azınlıklara mensup vatandaşlar (Yahudiler, Ermeniler, Rumlar) ile ilgili olarak belirli bir problem bildirilmiş değildir. Ancak, Lozan Antlaşması’nın kapsamı dışındaki gruplara mensup olanlar için, özellikle TV/radyo yayıncılığı ve eğitim açısından, durum iyileşmemiştir. 3984 sayılı yasa, evrensel kültürün ve bilimin gelişmesine katkıda bulunacak diller hariç, radyo ve televizyon yayınlarının Türkçe olmasını öngörmektedir. Uygulamada, Kürt dilinde bazı yayınlara bazen müsamaha gösterilmektedir.Linkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın Eğitim alanında (temel ve yaygın eğitim), Milli Eğitim Bakanlığı tarafından açıkça müsaade edilmedikçe, Türkçeden başka hiçbir dil eğitim amacıyla kullanılamaz. Ne mevzuat, ne de uygulama, etnik kökenlerinden bağımsız olarak bütün Türkler için kültürel hakların kullanımına engel olmamalıdır. Nüfusun büyük ölçüde Kürt kökenli olduğu güneydoğudaki durumun düzelmesi için, bu husus özel önem taşımaktadır.

Fırsat eşitliği bakımından, kadın-erkek eşitsizliği hâlâ büyüktür. Doğu Türkiye başta olmak üzere, kızlar için okullaşma oranlarının düşük olması nedeniyle, okumaz-yazmazlık oranı, kadınlar için %25, erkekler için %6 civarındadır. Kadınların eğitim durumunu iyileştirmek için daha çok çalışma gereği vardır. Muamele eşitliği açısından, AT müktesebatı ile uygunluk henüz sağlanmamıştır (bkz. Başlık 13 – Sosyal politika ve istihdam, Kısım B.3.1). Medeni Kanun ile ilgili olarak, erkekler ve kadınlar arasında belli ölçüde hukuki ayrımcılık (özellikle aileye ve kadınların çalışma yaşamına ilişkin) devam etmektedir. Mevcut rejim, örneğin, kocanın aile reisi olduğunu ve evlilik birliğini tek başına temsil ettiğini öngörür. Böylece koca, aile reisi olarak, çocukların kanuni velayetine sahip olan taraftır. Kadın STK’lerinin katkılarıyla, Medeni Kanun’da değişiklikler hazırlanmıştır ve halen parlamentoda müzakere edilmektedir. “Töre cinayetleri” dahil, aile içinde kadınlara karşı şiddet sorunu, hâlâ ciddi bir kaygı konusudur.

Sendikaların rolü ve grev hakkı ile ilgili olarak zorluklar devam etmektedir (bkz. Başlık 13 – Sosyal politika ve istihdam, Kısım B.3.1).

Çocuk hakları ve çocuk emeği açısından, yasalar ve yönetmelikler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun olmakla beraber, bunların icrası arzu edildiği gibi olmaktan uzaktır.

Azınlık hakları ve azınlıkların korunması


Türkiye, Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi’ni henüz imzalamamıştır ve Lozan Antlaşması ile tarif edilenlerden başka azınlıkları tanımamaktadır.

Türkiye’nin, kültürel bir kimliğe ve ortak geleneklere sahip herhangi bir etnik grubu “ulusal azınlık” olarak kabul etmeye istekli olup olmamasından bağımsız olarak, bu tür grupların mensupları, hâlâ açıkça bazı temel haklardan yoksun bırakılmaktadır. Ana dillerinde yayın yapma, ana dillerini öğrenme veya ana dillerinde eğitim alma hakkı gibi, etnik kökenleri ne olursa olsun bütün Türklerin sahip olması gereken kültürel haklar garanti edilmiş değildir (bkz. ekonomik, sosyal ve kültürel haklar üzerine yukarıdaki bölüm). Ayrıca, bu vatandaşlara, bu konulardaki görüşlerini ifade etme fırsatları verilmemektedir.

Kürt Kökenli Türk vatandaşlarıyla ilgili olarak, Türk devletinin, Kürt taraftarı görüşlerin ifade edilmesine karşı canlı bir şekilde mücadele ettiği belirtilmelidir. Şubat ayında, Kürt taraftarı HADEP’e mensup olan güneydoğudaki üç belediye başkanı, PKK ile bağlantılı olmakla suçlandı ve hapsedildi. Aynı ayda, HADEP’li 18 yönetici, Öcalan’ın yakalanmasını müteakip açlık grevleri başlattıkları için, 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkum edildiler. Son Düzenli Rapor’dan bu yana, olağanüstü hal bölgesinde çeşitli gazete ve dergiler yasaklandı ve bazı Kürt taraftarı dernekler kapatıldı.

Güneydoğuda güvenlik durumunun büyük ölçüde düzelmiş olduğu ve Türkiye’nin bölgede bir sosyo ekonomik kalkınma programına girişmekte olduğu da dikkate alınırsa, kültürel haklar konusu, bölgedeki durumun iyileştirilmesi için özel önemdedir.

Son Düzenli Rapor’dan bu yana, güneydoğuda geniş ölçekte silahlı şiddet durmuş görünmektedir. Medya dahil çeşitli kaynaklar, PKK silahlı militanları ve güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların düşük bir düzeye inmiş olduğunu bildiriyorlar. Genelkurmay Basın Dairesi’nin tahminlerine göre, PKK faaliyetleri 1998 yılında %42’ye karşı 1999 yılında %26 oranında azalmaya devam etti. Şimdiki halde, bu durumun, PKK tarafından ilan edilen ateşkesin bir sonucu mu olduğu, yoksa başka nedenlere mi bağlı olduğunu değerlendirmek zordur. Olağanüstü hal, iki ilde (Kasım 1999’da Siirt, Haziran 2000’de Van) kaldırılmıştır fakat (köy koruculuğu sistemiyle birlikte) dört ilde devam etmektedir.

Sosyo ekonomik yönden, Türk yetkililer, bölgenin kalkınma düzeyini arttırmak için çabalarını hızlandırmaya başlamışlardır. Örneğin eğitim, sağlık ve su temini ile ilgili olarak büyük ilave çabalara ihtiyaç vardır. Yetkili makamlar, geçmişte güvenlik nedenleriyle boşaltılmış köyler ve mezralardaki nüfusun kısmen geri dönmesine izin verme iradesini de göstermiştir.

1.3. Kıbrıs konusu


Kıbrıslı Rum ve Türk liderlerini dolaysız görüşmelere girmeye davet eden 1250 sayılı ve 29 Haziran 1999 tarihli BM Güvenlik Konseyi Kararı çerçevesinde, birinci tur “dolaylı görüşmeler” 3 Aralık 1999 tarihinde New York’ta başladı. Birinci tur, Kıbrıs sorunu üzerine gelecekte özlü dolaysız müzakereler için zemin hazırlama amacıyla düzenlendi.

Helsinki’de 10 ve 11 Aralık 1999 tarihlerinde yaptığı toplantıda Avrupa Birliği Konseyi, 3 Aralık’ta New York’ta Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması amacına yönelik görüşmelerin başlatılmasını memnuniyetle karşıladı ve BM Genel Sekreteri’nin süreci başarılı bir sonuca bağlama çabaları için güçlü desteğini ifade etti. Cenevre’de 2000 yılının Şubat ve Temmuz aylarında, özlü konulara ilişkin anlamlı bir görüşme olmaksızın, ikinci ve üçüncü tur dolaylı müzakereler yapıldı. Eylül ayında New York’ta dördüncü bir tur düzenlendi. BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı de Soto, bu turda iki tarafın özlü tartışmaya girdiklerini bildirdi ve bunu “ileriye doğru niteliksel bir adım” olarak tanımladı. Masaya, dört temel konu olan toprak, mülkiyet, güvenlik ve anayasa konularında fikirler koymuş olduğunu söyledi, fakat bu fikirlerin bu aşamada resmi teklifler olmadığını vurguladı. Bundan sonraki görüşme turunun Cenevre’de Kasım ayı başında yapılması öngörülmüştür. Türkiye, bir garantör olarak, Kıbrıs sorununa Birleşmiş Milletler himayesi altında kapsamlı bir çözüm bulunması için her gayreti göstermeye devam etmelidir.

Haziran ayında, Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün (UNFICYP) yetkisinin uzatılması konusu etrafında gerilimler doğdu. Kıbrıs Türk liderliği, UNFICYP’in kuzeydeki varlığı üzerine daha kısıtlayıcı şartlar koydu. Ayrıca, Türk birlikleri, dört Kıbrıslı Rum ailenin yaşadığı bir köyün bulunduğu tampon bölgenin bir noktasında küçük bir ilerleme yaptılar. Bu hareket, BM Genel Sekreteri’nin protestoları dahil bir dizi protestoya yol açtı.

Türkiye’nin, kuzeydeki mülküne gitmesine engel olarak, Loizidou adlı bir Kıbrıslı Rum’un haklarını sürekli olarak ihlal etmiş olduğu yolunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar gereğince, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Temmuz 2000’de bu konuda ikinci bir Ara Karar kabul etti. Bu ara kararda, Bakanlar Komitesi, “bir yüksek âkit tarafın Mahkeme’nin kararını yerine getirmemesinin daha önce hiç görülmemiş bir şey olduğunu” vurguluyor, “Türkiye’nin Mahkeme’nin kararını yerine getirmeyi reddetmesinin,onun uluslararası yükümlülüklerine açıkça aykırı olduğunu” beyan ediyor ve “Türkiye’nin, daha fazla gecikmeksizin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 28 Temmuz 1998 tarihli kararına tam olarak uymasını” ısrarla talep ediyordu.

Kıbrıslılar tarafından Türkiye aleyhine açılan ve halen İnsan Hakları Mahkemesi önünde bulunan 150-200 kadar benzer dava olduğu tahmin edilmektedir.

1.4. Genel değerlendirme


Son düzenli rapordan bu yana olumlu bir gelişme, Türk toplumunda, AB’ye katılım amacıyla gerekli olan siyasal reformlar konusunda geniş çaplı bir tartışmanın başlamış olmasıdır. Bu bağlamda iki önemli girişimde bulunulmuştur: bazı uluslararası insan hakları belgelerinin imzalanması ve İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu’nun çalışmasının hükümetçe kısa bir süre önce onaylanması. Ancak, geçen yıla kıyasla, temel durumda pek az iyileşme olmuştur ve Türkiye’nin durumu Kopenhag siyasal kriterlerine hâlâ uygun değildir.

Bir demokratik sistemin temel özellikleri var olmaya devam etmektedir, fakat Türkiye demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü garanti etmek için gereken kurumsal reformların uygulanmasında yavaş davranmaktadır. AB-Türkiye ilişkileri açısından yürütmede değişiklikler olmuştur, fakat ordu üzerinde sivil kontrol gibi bazı temel kurumsal sorunlar henüz ele alınmamıştır. Yargı ile ilgili olarak, devlet memurlarının yargılanmasını kolaylaştıran yeni prosedür cesaret verici bir gelişmedir. Geçen yılın düzenli raporunda söz edilen, yargının işleyişine ait önemli yasa tasarıları hâlâ sonuçlanmamıştır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili olarak, Haziran 1999’daki son reformdan beri ilave herhangi bir iyileşme olmamıştır. Yolsuzluk bir kaygı konusu olmaya devam etmektedir.

Abdullah Öcalan davası dahil, ölüm cezası infaz edilmemektedir, fakat insan haklarının genel durumu bir çok bakımdan endişe verici olmaya devam etmektedir. Konunun yetkili makamlar ve parlamento tarafından ciddiye alınmasına ve insan hakları alanında eğitim programları uygulanmasına rağmen, işkence ve kötü muamele kökü kazınmış olmaktan uzaktır. Türkiye cezaevi sisteminde önemli bir reform yapmaya hazırlanmakta olsa da, cezaevi koşulları düzelmemiştir. İfade, örgütlenme ve toplantı özgürlükleri hâlâ sürekli olarak kısıtlanmaktadır. Din özgürlüğü açısından, gayri Müslim topluluklara yönelik olumlu bir yaklaşım benimsenmiş görünüyor, fakat bu yaklaşım, Sünni olmayan Müslümanlar dahil, bütün dinsel topluluklar için geliştirilmelidir.

Geçen yıla kıyasla, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin durum,özellikle etnik kökene bakılmaksızın bütün Türkler için kültür haklardan yararlanma söz konusu olduğunda, iyileşme göstermemiştir. Nüfusun ağırlıklı olarak Kürt olduğu güneydoğuda durum pek fazla değişmemiştir.



2. Ekonomik kriterler


2.1. Giriş


Türkiye’nin AT üyeliği başvurusu üzerine 1989’da verdiği Görüş’te, Komisyon şu sonuca varıyordu:

“Türkiye’nin ekonomik ve politik durumu, …, eğer Topluluk’a katılırsa Türkiye’nin karşılaşacağı intibak sorunlarının orta vadede aşılabileceğine Komisyon’u ikna etmemektedir.”

Bu bulgu, 1998 ve 1999 Düzenli Raporlarında teyit edildi. 1999 Düzenli Raporunda, Komisyon şu tespiti yaptı:

“Türkiye, bir piyasa ekonomisinin özelliklerinin pek çoğuna sahiptir. Sürdürülebilir makroekonomik istikrarın sağlanması ve hukuki ve yapısal reform programlarını uygulama yönünde daha fazla ilerleme olması şartıyla, zorluklarla da olsa, Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkabilecektir.”

1998 Düzenli Raporundan bu yana Türkiye’deki ekonomik gelişmelerin incelenmesinde, Komiyon’un yaklaşımına, Haziran 1993’te düzenlenen Kopenhag AB Konseyi’nin sonuçları yön vermiştir. Bu sonuçlarda, Birlik üyeliğinin şunları gerekli kıldığı belirtiliyordu:

· işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı;

· Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi.

Aşağıdaki analizde, Komisyon, daha önceki Düzenli Raporlarda uygulanan yöntemi izlemiştir.

2.2. Ekonomik gelişmeler


Türk ekonomisi, gerçek GSYH’nin %5 gerilediği ve işsizliğin işgücünün %7,6’sına yükseldiği 1999’da yaşanan keskin bir resesyondan kurtulma sürecindedir. Yavaşlamanın başlıca nedenleri, 1998 konsolidasyon programı, Rusya bunalımı ve Ağustos 1999’daki depremlerdi. Aralık 1999’da, Türk hükümeti kapsamlı bir 3 yıllık makroekonomik anti-enflasyon ve mali istikrar programı başlattı. Ana hedef, kronik yüksek enflasyonu ve faiz oranlarını indirmek ve kamu maliyesini pekiştirmektir. Bir döviz çıpası ve kamu sektörü maaşlarında ve hükümet destekli fiyatlarda küçük artışlar yapılması, enflasyondaki gerilemeye başarıyla destek olmaktadır. Yine de, hanehalklarının enflasyon beklentileri, hükümetin hedeflerinin bir ölçüde arkasında kalıyor gibidir. 2000 yılında mali performans güçlü olmuştur ve konsolidasyon hedeflenenden biraz daha bile hızlı ilerlemektedir. Gerçek faiz oranlarındaki keskin gerileme sayesinde büyük artış gösteren yurtiçi talep temelinde, ekonomik büyüme 2000 yılında yeniden başlamıştır. İthalat artışı çok güçlü olup dış ticaret ve cari hesap dengelerinde hızlı bir bozulmaya yol açmıştır. İstikrarsız yatırım davranışı ve dolaysız yabancı yatırım akışlarının küçük olması, kısa ve orta vadeli makroekonomik istikrar olasılığı ve reform programı konusunda yatırımcıların hâlâ ihtiyatlı bir tavır içinde olduklarına işaret etmektedir.

Makroekonomik istikrarı desteklemek ve korumak için, hükümetin istikrar politikası, ileriki üç yıl boyunca uygulanacak iddialı bir yapısal reformlar listesine dayanmaktadır. Reform gündemi, hemen hemen bütün kilit alanları kapsamaktadır: kamu maliyesi, kamu yönetimi, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, bankacılık, tarım sektörü ve sosyal güvenlik sistemi.


Ekonomik istikrar programı, IMF ile yapılan 3 yıllık bir stand-by düzenlemesi ve Dünya Bankası ile kararlaştırılan ekonomik ve mali sektör reform programları ile desteklenmektedir. Bir kamu sektörü reform programı için hazırlıklar ileri bir aşamadadır. Son yılda, kamu sektörü reformu vergi idaresinin etkinliğini iyileştirmiş ve bütçe dışı fonların sayısı azaltılmıştır. İletişim sektörünün serbestleştirilmesinde önemli adımlar atılmış ve bir düzenleyici organ kurulmuştur. Mali sektör reformuyla ilgili olarak, mevzuat çerçevesi ıslah edilmiş ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu oluşturulmuştur. Ancak, toplam varlıkların %40’a yakın bir bölümüne sahip dört devlet bankasının özelleştirilmesine yönelik hazırlıklar henüz tamamlanmış değildir. Enerji piyasasını serbestleştirmek için önemli adımlar atılmıştır.

MYTH isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla

Alt 12-28-2006, 08:06 PM   #2 (permalink)
Mareşal
 
MYTH - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

2.3. Kopenhag kriterleri açısından değerlendirme


İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı


Gündem 2000’de belirtildiği gibi, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı, ticaretin ve fiyatların serbest olmasını ve, mülkiyet hakları dahil, icra edilebilen bir hukuki sistemin var olmasını gerektirir. Makroekonomik istikrar, ve ekonomi politikası üzerinde uzlaşma, bir piyasa ekonomisinin performansını arttırır. Gelişmiş bir mali sektör ve piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde önemli herhangi bir engel bulunmaması, ekonominin verimliliğini iyileştirir.

Koalisyon hükümeti, ekonomik politikanın temel ilkeleri üzerinde daha önce hiç görülmemiş bir uzlaşmayı sürdürdü. Hükümet, önemli ekonomik reform tekliflerini parlamentodan geçirmeyi başararak, iddialı reform programını uygulama yönündeki taahhüdünü ve kararlılığını gösterdi. Temmuz 2000’de, parlamento, ekonomik konsolidasyon, sosyal ve bölgesel kalkınma ve hukuksal reform için orta vadeli hedefler koyan 8. beş yıllık planı onayladı. Konsolidasyon programının kısa vadeli sosyal maliyetlerine karşı bazı itirazlar olmakla beraber, reformların gerekliliği üzerinde genel bir uzlaşma vardır. Programın hazırlanması esnasında, sendikalar dahil sosyal ortaklar ile istişareler daha iyi olabilirdi. Sosyal problemlere yönelik orta vadeli tedbirlerin bu programa eklenmesi veya eşlik etmesi önemlidir. Çeşitli icracı bakanlıklar arasında politika koordinasyonu geliştirilmelidir.

Türk ekonomisi, 1998’deki Rusya krizinin ve 1999 sonbaharındaki depremlerin neden olduğu olumsuz dışsal şokların etkisinden kurtulmuştur. 1999 yılında gerçek GSYH’de %5,1’lik bir azalma ile, sert bir üretim daralmasından sonra, gerçek GSYH, 2000 yılının birinci yarısında %5’ten fazla büyüdü. Esas katkı, gerçek faiz oranlarındaki keskin azalma ve ucuz tüketici kredilerinin teminindeki kolaylaşma sonucunda canlanan özel tüketim harcamalarından geldi. Bu durum, 1998 ve 1999 yıllarındaki durgunluk döneminde ertelenmiş olan dayanıklı tüketim malları talebinde güçlü bir artışa yol açtı. Azalan finansman maliyetlerinin ve depremlerden sonraki yeniden inşa faaliyetinin bir yansıması olarak, özel ve kamu sektörü yatırımları da keskin biçimde yükseldi. Güçlü yurtiçi talep, artan petrol fiyatı ve Türk Lirası’nın değerlenmesi sonucunda, 2000’in birinci yarısında ithalat büyümesi son derece yüksek oldu. Aynı zamanda, Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesi ihracat gelirlerini bastırdı. Bu yılın ilk yedi ayında sanayi üretimi %3,4 oranında arttı. Bu rakam, sektörün uzun vadeli büyüme potansiyelinin altındadır ve iyileşmenin henüz ekonominin bütün sektörlerine ulaşmamış olduğuna işaret etmektedir.

İşsizlik önemli ölçüde artmıştır. 1998 ve 1999 yıllarındaki ekonomik yavaşlamanın bir sonucu olarak, işsizlik oranı 1999’da belirgin biçimde yükselerek, 1994 yılındaki mali bunalımdan sonraki en yüksek düzeye çıktı. Bir ILO uyumlu ankete göre, genel işsizlik oranı, Nisan 1999’da %7,3’ten 2000’in ilk çeyreğinde %8,3’e yükseldi. İşsizlik oranlarının %10’dan fazla olduğu kentsel alanlar ve %5 civarında olduğu kırsal alanlar arasında büyük farklar vardır. Bu sayıları değerlendirirken, sadece %47’lik (2000’in birinci çeyreği) düşük bir katılım oranında yansıyan eksik istihdamın dikkate alınması gerekir.

Ekonomik programın en dikkate değer etkisi, faiz oranlarındaki büyük düşme ve enflasyondaki azalma olmuştur. Programın ilan edilmesinden sonra, faiz oranları derhal düşerek, 1999 sonunda %100 civarından Ocak ayı ortasında %45’lere ve 2000 yılı ortalarında %35 civarına indi. Tüketici fiyatları enflasyonu başlangıçta artarak, Şubat 2000’de 12 aylık %69,7 düzeyinde bir orana ulaştı. Bu artış, deprem vergileri paketinin ve kamu sektörü fiyat artışlarının etkisini yansıtıyordu. Eylül 2000’e gelindiğinde, 12 aylık tüketici fiyat enflasyonu %49’a inmişti. Bu rakam, 1990’ların başından bu yana görülen en düşük değerdir. Çekirdek enflasyondaki gerileme hedefe yakındır. Nominal döviz kuru çıpası ve hükümetin anti-enflasyonist tutumu, enflasyonun azaltılmasında temel bir rol oynadı. Hükümet, kamu sektörü ücretlerine ve tarımsal destekleme fiyatlarına geriye dönük endeksleme uygulamayı bırakmış olup, enflasyon hedefini ücret ve fiyat tespitinde bir kılavuz olarak kullanmaktadır. Ayrıca, Merkez Bankası, döviz kurunu enflasyona paralel olarak ayarlamak yerine, Toptan Eşya Fiyatları Endeksi’nde hedeflenen artışlara bağlanmış olan, önceden ilan edilen bir sabit kur sistemi uygulamaktadır. Hükümet programı, TÜFE enflasyonunun 2000 yılı sonunda %25’e inmesini ve 2001 yılı sonunda tek haneli rakamlara varmasını öngörmektedir. Halkın enflasyon beklentilerinde bir ölçüde gecikmeli bir intibak süreci olduğunun işaretlerine rağmen, program bu konuda aşağıya doğru bir trend oluşturmada başarılı olmuştur.

Tahmin edilebilirliği arttırmak için, para ve döviz kuru politikası için önceden ilan edilmiş bir rota tanımlanmıştır. Konsolidasyon programı, bir dalgalanan döviz kuruna geçiş yapılmasıyla, kritik önemdeki ilk anti-enflasyonist aşamada bir para kurulu düzenlemesinin bazı özelliklerini taşımaktadır. Dolayısıyla, programa göre, döviz kuru, 2000 yılında %20 ve Temmuz 2001’de %10 olmak üzere, hedeflenen yıl sonu toptan fiyat enflasyonu ölçüsünde değer kaybetmelidir. Bir para kurulu uygulamasında olduğu gibi, net yurtiçi varlıklar değişmeyecek ve parasal genişleme ancak ödemeler dengesinde bir fazlalık yoluyla mümkün olabilecektir. Temmuz 2001’den itibaren, Lira fiilen dalgalanmaya bırakılana kadar, döviz kuru bantı her 6 ayda %5 oranında genişleyecektir.

Kamu sektörü hesaplarının durumu önemli ölçüde iyileşti. Beklenenden daha güçlü canlanma ve harcama disiplini sayesinde, mali konsolidasyon halen hedeflenenden biraz daha iyidir. 2000 yılı için, programın temel mali hedefi, kamu sektörünün net fazlasını 1999’da GSYH’nin %-2¾’ünden 2000’de GSYH’nin %+3¾’üne çıkarmaktır. GSYH’nin yaklaşık %1½’si tutarında olan, depremle ilgili olağanüstü bütçe harcamaları buna dahil değildir. Kasım 1999’da, parlamento, bütçe gelirlerini 2000 yılında GSYH’nin %2’si civarında arttırması beklenen bir “deprem vergileri paketi”ni onayladı. Gelir ve kurumlar vergisi oranlarında ve özel tüketim vergilerinde bir artış ve cep telefonu faturaları üzerine yeni bir vergi konulması bu pakete dahildi. Buna ek olarak, gelir vergisi ve KDV gibi dolaysız ve dolaylı vergiler yükseltildi. Bu artış, GSYH’nin %3’üne yakın ilave gelir sağlayacaktır. Harcama tarafında, kamu sektörü ücretleri dahil cari harcamalar ve yatırımlarda kısıntı yapılması, bütçe açığını GSYH’nin %0,6’sı oranında daha da azaltacaktır. Ayrıca, emeklilik reformu gibi 1999’da onaylanan yapısal tedbirler, sosyal güvenliğe devlet transferlerini GSYH’nin %0,5’i oranında azaltmalıdır. 2000 yılındaki tedbirlerin çoğu bir defalık olup 2001 yılında daha kalıcı tedbirler ile ikame edilmeleri planlanmıştır. Bütçenin orta vadeli sürdürülebilirliğini sağlamak için ihtiyaç duyulan bu tedbirlerin, bankacılık sektörü reformunun bütçeye getireceği yükleri de dikkate almaları gerekecektir. Kamu maliyesinin saydamlığını arttırmak için, bugüne kadar 61 bütçe dışı fonun 27 tanesi tasfiye edilmiştir. Bu konuda ilave çabalar gereklidir. Bir hayli yüksek olan kamu sektörü borçlanma ihtiyacının bir sonucu olarak, net kamu borçları 1998’de GSYH’nin %44,5’inden 1999’da %62’sine çıkarak keskin bir yükseliş gösterdi.

1999 yılında dış ticaret akışlarında sert bir düşüşten sonra, 2000’in ilk yarısında ithalat çok büyük oranda arttı. 1999 yılında, gerçek mal ihracatı %2½ oranında azalırken, gerçek mal ithalatı %18¼ oranında geriledi. İhracattaki azalma esas olarak BDT ülkeleriyle ticarette oldu. AT’ye ihracat ise yaklaşık %3 oranında azaldı. İthalattaki gerileme, ticaret ortakları arasında daha dengeli dağıldı. Ancak, 2000 yılının ilk yarısında, dış ticaret hacimleri canlandı. Özellikle, gerçek ithalat keskin bir artışla, 1999’un ilk yarısına kıyasla %30 oranında yükseldi. Aynı dönemde gerçek ihracat, esas olarak OECD ülkelerinden gelen daha yüksek talep sonucunda, %15,3 oranında büyüdü.

Cari hesap dengesi 2000 yılında hızla bozuldu. Güçlü ithalat artışı ve bundan dolayı yükselen dış ticaret açığı, bozulmanın temel nedenleriydi. Turizm gelirleri, 2000 yılının ilk yarısında %5 kadar artmış olmakla beraber, dış ticaret bilançosundaki bozulmanın ancak küçük bir bölümünü telafi ettiler. Sonuçta, cari hesap açığı GSYH’nin neredeyse %6’sına sıçradı. Türk hükümeti, bankacılık sektörü ve işletme sektörü, uluslararası sermaye piyasalarına kolay erişim imkanına sahip olduklarından, bir kısmı kısa vadeli olan yabancı borçlanma, yükselen cari hesap açığını hâlâ kolayca finanse etmektedir. Ancak, bu bağımlılık, ülaaai piyasa güvenindeki değişimlere hassas kılmaktadır. Dolaysız yabancı yatırım girişleri hâlâ önemsiz düzeydedir ve, bu nedenle, cari hesap açığının finanse edilmesine katkıda bulunmamaktadır.

Genel olarak, talep ve arz arasındaki denge, piyasa güçlerinin özgür etkileşimiyle kurulmaktadır ve mal ticareti serbesttir. Ancak, devlet müdahalesi ve piyasa-dışı davranış içeren önemli alanlar vardır. Devletin, ithal ikameci devlet sanayileri kurmak suretiyle sanayileşmeyi aktif biçimde ilerletmeye çalıştığı bir geçmişin mirası olarak, devlet, temel sanayi sektöründe özel firmalar için girdi temin eden bazı şirketlere sahip olmaya devam etmektedir. Bu işletmeler, GSYH’nin yaklaşık %8’ini teşkil eder ve 400.000 civarında insan istihdam ederler. Pek çok durumda, personel sayıları gereğinden fazladır, verimsiz çalışırlar ve ancak devlet sübvansiyonları ile ayakta kalabilirler. TÜFE sepetinde idari fiyatların payı, nisbeten yüksek olup %25 civarındadır. Bu fiyatlar arasında, sadece temel kamu hizmeti ücretleri değil, ayrıca Kamu İktisadi Teşebbüsleri tarafından sağlanan hammaddelerin fiyatları da vardır. Genel olarak, idari fiyatlar maliyeti karşılamaz. Bazı devlet bankaları, tarım gibi belirli sektörlere sübvansiyonlu kredi aktarılması için araç olarak kullanılmıştır. Bu işlemler, söz konusu bankalara devlet transferleri yoluyla “görev zararları” olarak karşılanmıştır. 2000 yılı başlarında bu kredi sübvansiyonlarına kademeli olarak son verilmiştir.

1980’lerin ortalarında Türk özelleştirme sürecinin başlamasından beri ilk defa olarak, şimdiki hükümet önemli sonuçlar elde etmiştir. Özelleştirme için ayrılmış olan işletmelerin büyükçe bir kısmı satılmış olup 2000 yılının ilk 8 ayında GSYH’nin %3’üne yakın özelleştirme geliri elde edilmiştir. En dikkate değer özelleştirme projeleri, akaryakıt dağıtımcısı POAŞ’taki %51 hissenin satılması ve TÜPRAŞ petrol rafinerisiyle ilgili ilk halka arzın tamamlanması oldu. Ayrıca, üçüncü bir GSM lisansının satışı, beklenenden bir hayli daha yüksek gelir sağladı. Türk Telekom’un özelleştirilmesindeki gecikme, hükümetin, 2000 yılında GSYH’nin %3½’si civarındaki özelleştirme geliri hedefine ulaşmasına muhtemelen engel olacaktır.

Piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde önemli kısıtlamalar yoktur. Yılın ilk yarısında, 27500 kadar yeni işletme kuruldu. Bu sayı, toplam işletme sayısının %15’ine yakındır. Aynı dönemde, 8 300 kadar işletme tasfiye edildi. Bir yıl önce aynı döneme kıyasla, yeni kurulan işletmelerin sayısı %25 azalırken, tasfiye edilen işletmelerin sayısı neredeyse %40 arttı. Bu sayılar, işletme sektöründe yüksek bir giriş-çıkış oranı olduğunu ve piyasadan çıkış mekanizmasının yeterli bir şekilde işlediğini göstermektedir. Fakat, aynı zamanda, yeni işletmelerin yönetim becerilerini iyileştirme gereğine de işaret etmektedir.

Bir piyasa ekonomisinin işlemesi için hukuki sistem mevcuttur. Mülkiyet hakları açıkça tesis edilmiştir. Ancak, mali düzenlemeler ve mevcut mevzuatın uygulanması iyileştirilmelidir. Ayrıca, hukuki sistemin etkinliği ve saydamlığı daha da arttırılmalıdır. Azalan ekonomik istikrarsızlık ve hükümetin işletme sektörü için idari ve mali engelleri azaltmaya yönelik aktif tedbirleri dikkate alındığında, girişim ortamı daha iyi bir duruma gelmektedir.

Türk mali sistemi, yeniden yapılanmak için ağır baskı altındadır. Bankalar, kamu sektörü açığını finanse etmek üzerinde odaklandıkları için, tasarrufları üretken yatırımlara kanalize edemediler. Devlet kontrolündeki dört ticari banka, sektördeki aktiflerin yaklaşık %40’ına sahiptir. Tarımsal ve küçük işletmeler için, onyıllar boyunca devlet talimatıyla sübvansiyonlu borç sağlanması sonucunda, çok büyük “görev zararları” birikmiştir. Bu durum, bankacılık sektörünün güvenliğini ve sağlamlığını tehliaaae sokmaktadır. Hükümet, devlet bankalarını yakın gelecekte satma niyetini açıklamıştır. 1999’daki durgunluk nedeniyle, geri ödenmeyen kredilerin toplam aktiflere oranı sektörün bütünü için 1998’de %2,7’den 1999’da %3,2’ye yükseldi. Bu oran, düşük düzeydeki özel sektör ikrazatı nedeniyle, yine de nisbeten küçüktür.

İhtiyat kurallarının ve denetim düzenlemelerinin uygulanması güçlendirilmelidir. Mali sektörde gözetim ve denetimin iyileştirilmesinin önemi, Aralık 1999’da Mevduat ve Tasarruf Sigorta Fonu’na devredilen sekiz bankanın büyük zararlarıyla görülmüştür. Bu bankaları tasfiye etme veya yeniden yapılandırma konusu henüz çözülmemiştir. Ayrıca, bu mali kurumlardan bazılarının büyük grupların bir parçası olmaları, denetim ve saydamlık ile ilgili ilave problemler getirmektedir. Bu konuları ele almak için, Haziran 1999’da kabul edilen yeni bankalar yasası Aralık 1999’da değiştirildi. Başlıca iyileşmeler, Basel standartlarını karşılamak için ihtiyat kurallarında bir gelişmeyi temsil eden bağımsız Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun ihdas edilmesi ve risk limitleri konusunda AT standartlarına uymak için altı yıllık bir zaman çerçevesinin konulması ile ilgilidir. Ayrıca, bu değişiklikler arasında, muhasebe ve açıklama standartları, sermaye yeterliliği kuralları ve kur riski düzenlemesi ile ilgili iyileşmeler de vardır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Eylül 2000’de tam olarak faaliyete geçti. Kısa uygulama süresi dikkate alınırsa, bu değişikliklerin etkisini ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun işleyişini değerlendirmek için pek az kanıt vardır.

Türkiye, ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda önemli ilerleme kaydetmiştir, fakat işleyen bir piyasa ekonomisi gerçekleştirme süreci tamamlanmış değildir. Enflasyon hâlâ çok yüksek olmakla ve orta vadede sürdürülebilir kamu maliyesi için sağlam bir temel henüz kurulmamış olmakla beraber, makroekonomik istikrar düzelmektedir. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi başarılı olmuş ve tarım sektörü, sosyal güvenlik sistemi ve mali sektör reformları için önemli adımlar atılmıştır. Ancak, devlet hakimiyetinin piyasa çarpıklıklarına yol açtığı pek çok alan hâlâ vardır. Bu türden kronik eksikleri düzeltmek ve Türkiye’nin âtıl büyüme potansiyelini uyandırmak için, yetkililer, enflasyonist baskıların ve kamu açıklarının azaltılması üzerinde odaklanmaya devam etmeli ve yapısal reformlara ve piyasa liberalizasyonuna yönelik taahhütlerini sürdürmelidirler.

Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi


Gündem 2000’de belirtildiği gibi, Türkiye’nin bu kriteri yerine getirebilmesi, ekonomik aktörlerin ileriyi görebilecekleri bir ortamda karar almalarına imkan veren istikrarlı bir makroekonomik çerçevenin ve bir piyasa ekonomisinin varlığına bağlıdır. Bu, ayrıca, altyapı dahil yeterli miktarda beşeri ve maddi sermayeyi gerektirir. Devlet işletmeleri yeniden yapılandırılmalı ve tüm işletmeler daha yüksek verimlilik için yatırım yapmalıdırlar. Bundan başka, işletmeler dış finansman imkanlarına ne kadar daha fazla erişebilirlerse ve yeniden yapılanma ve yenilenme konusunda ne kadar başarılı olurlarsa, adaptasyon kapasiteleri de o kadar büyük olacaktır. Genelde, bir ekonominin katılım öncesinde Birlik ile gerçekleştirdiği ekonomik entegrasyon derecesi ne kadar yüksek olursa, o ekonomi üyelik gereklerini o kadar daha rahat bir şekilde üstlenebilecektir. AB üye devletleriyle ticarete konu olan ürünlerin hem hacmi hem de çeşitliliği bunun kanıtını oluşturur.

Makroekonomik değişkenliğin ve piyasa çarpıklıklarının azaltılmasında kaydedilen ilerlemeye rağmen, yeterli bir ekonomik istikrar ve öngörülebilirlik derecesi ve bu konularda iyi bir sicil henüz sağlanmış değildir. Enflasyonun düzeyi ve konsolidasyon sürecine ilişkin belirsizlik, ekonomik aktörlerin, faaliyetlerini orta vadeli bir perspektif içinde planlayabilmelerine hâlâ imkan vermemektedir. Devlet işletmeleri, idari fiyatlar ve sübvansiyonlu krediler yoluyla, devletin etkisi, yıllar boyunca piyasanın kaynak tahsis işlevini çarpıtmış olup, ekonominin Birlik içindeki rekabet baskılarına dayanma kapasitesini zorlaştıracaktır.

Türkiye’nin maddi altyapı tesislerinin kalitesi büyük farklılıklar göstermektedir. Karayolu şebekesi, özellikle kentsel yerlerde, genel olarak yeterince gelişmiştir. Demiryolu sistemi ise, büyük ölçüde çağdışı ve verimsizdir, kamu maliyesi üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. Enerji şebekesiyle ilgili olarak, son yıllarda kayda değer miktarda yatırım gerçekleşmiştir. Halen, muhtelif petrol ve gaz boru hattı projeleri uygulanmakta ve enerji şebekesi ıslah edilmektedir.

Türkiye’nin sermaye stokunun yenilenme ihtiyacı içinde olan kısımları vardır. Ucuz emek ve kayıtdışı sektör girdilerinden yararlanan, nisbeten düşük sermaye yoğunluklarına sahip teknolojiler yanında, ihracata yönelik sanayilerde modern üretim teknolojileri bulunmaktadır. Özel yatırımlar istikrarsız olmaya devam etmekte, yıllık artış oranları (1994’te) +%25 ile (1999’da) - %16 arasında dalgalanmaktadır. Toplam yatırım hacminin GSYH içindeki ortalama payı (%20) nisbeten yüksektir. Ancak, konut dışı yatırımlar dikkate alındığında, durum daha az olumludur. Mali sektörün spesifik yapısı ve devlet borçlanmasının “crowding-out” etkisi nedeniyle, KOBİ’ler başta olmak üzere, büyük gruplar dışındaki özel şirketler için mali sektöre erişim son derece zor olmuştur.

Türkiye, beşeri sermayenin geliştirilmesine daha çok yatırım yapmalıdır. İşgücünün bir kısmı yüksek eğitimli olmasına ve modern teknolojileri tanımasına rağmen, nüfusun büyükçe bir kesiminin eğitim düzeyi düşük olup, nisbeten yüksek okumaz-yazmazlık oranları söz konusudur. Nüfusun yarıya yakını 20 yaşından daha gençtir ve temel eğitim sisteminin kaynakları, bugüne kadar, yeterli eğitim verilmesi için yetersiz kalmıştır. Özellikle tarım sektöründe, nisbeten yüksek düzeyde çocuk emeği bu sorunu ağırlaştırmaktadır. OECD tahminlerine göre, 6-14 yaş grubundaki çocukların %30 kadarı, okula gitmek yerine, işgücü sürecine katılmaktadır. Okullaşma ile ilgili olarak son yıllarda bir miktar iyileşme olmuştur, fakat bu kazanımları korumak ve devam ettirmek için eğitime daha çok kaynak ayrılması gerekecektir. Genel olarak ve özelde bu yaş grubuyla ilgili olarak yetersiz bir sağlık sicili, Türk işgücünün bir başka kaygı verici özelliğidir. Düşük eğitim, yetersiz sağlık ve düşük gelir arasında, yoksulluk tuzağına benzer bir durum, sağlıklı bir sosyal kalkınmaya ve Türk ekonomisinin büyüme potansiyeline engel olacaktır.

Türk özel sektöründe, ekonominin uluslararası rekabete gittikçe daha çok açıldığı 1980’lerden beri işletme yeniden yapılanması köklü bir süreç olmuştur. Ancak, kamu sektöründe işletme yeniden yapılanması önemli bir konudur, çünkü kamu işletmelerinin pek çoğunda personel mevcudu gereğinden fazladır, sermaye stoku eskimiştir ve ayakta kalmak için devamlı devlet desteğine ihtiyaç vardır. Hükümet, GSYH’nin yüzde 8’i civarında bir özelleştirme gelirini hedefleyerek, bu işletmelerin çoğunu 2002 sonuna kadar özelleştirmeye niyetlidir. Yeniden yapılanma ve özelleştirmeye hazırlanma süreci bazı devlet işletmelerinde şimdiden başlamıştır ve kayda değer bir maliyet söz konusudur. Özelleştirme gelirleri bu maliyetin bir bölümünü karşılamak için kullanılacaktır. Bu politika, kamu kaynaklarını, sübvansiyonlar ve devlet yardımları gibi verimsiz kullanımlardan kurtaracak ve orta vadede ekonominin rekabet gücüne destek verecektir.

Dolaysız yabancı yatırımlar, GSYH’nin %0,5’inden daha küçük, ekonomik bakımdan önemsiz bir düzeydedir. Makroekonomik istikrarsızlık, büyüme oranındaki değişkenlik ve siyasal belirsizlik, bu durumun muhtemelen en önemli nedenleriydi. Özellikle enerji sektöründe özelleştirme ve uluslararası tahkim imkanını sağlamak için 1999 sonunda parlamento tarafından onaylanan anayasa değişikliği, henüz belirgin sonuçlar göstermemiştir. Prosedürleri basitleştirmek için, yakın zamanlarda, dolaysız yabancı yatırım için izin alma zorunluluğu yerine, sadece kayıt öngören bir sistem konulmuştur. 2000 yılında özelleştirme projelerinin tamamlanması, yabancı sermaye girişini önemli ölçüde arttırmalıdır.

Tarım sektörünün yeniden yapılandırılması, çözülmesi gereken bir başka orta vadeli konudur. Tarım, toplam istihdamın %40’tan fazlasını oluşturmakta, fakat GSYH’nin ancak %14’ünü üretmektedir. Ortalama işletme büyüklüğü azalmaktadır ve üretkenlik artışı uluslararası standartlara göre düşüktür. Mali destek sistemi, kamu maliyesi üzerinde ağır bir yük teşkil etmekte, fiyatları ve kaynak tahsisini çarpıtmakta ve sosyal dengesizlikleri ağırlaştırmaktadır, çünkü tarımsal mallar için yapay ölçüde yüksek fiyatlar düşük gelirli hanehalklarını daha büyük bir oranda etkilemektedir. Bugüne kadar, hükümetin yeni yaklaşımı, destekleme fiyatlarını enflasyon hedefine paralel olarak azaltmak ve tarım sektörüne yönelik sübvansiyonlu kredilere son vermek şeklinde olmuştur. Tarım sektörü reformunun hedefi, çiftçiler için doğrudan destek sistemine geçmektir. Türkiye’nin kaynak donanımı düşünülürse, bu sektörün önemli bir potansiyeli vardır. Ancak, sektörün rekabet gücünü ve sürdürülebilirliğini arttırmak için, başlatılan reform devam ettirilmeli ve derinleştirilmelidir.

Gelişmiş, sanayileşmiş bir batı kesimi ve azgelişmiş, ağırlıklı olarak kırsal nitelikte bir doğu kesimi ile, bölgesel eşitsizlikler Türkiye’de geleneksel olarak çok yüksektir. Ayrıca, bölgeler içinde, kentsel yerleşimler ve taşra arasında gelir düzeyleri ve altyapı donanımı açısından önemli farklar vardır. Bu çok büyük dengesizlikler sonucunda, doğudan batıya ve kırsal alanlardan kentsel alanlara doğru güçlü göç akımları meydana gelmiştir. Bu göçler, kentsel altyapının aşırı kullanımına ve belediye düzeyinde önemli idari darboğazlara yol açmaktadır. Artan bölgesel eşitsizlikleri düzeltmeye yönelik hükümet tedbirleri, bugüne kadar başarılı olmamıştır.

Devlet müdahalesi azalmaktadır. Hükümet, tarım sektörü reformuna başlayarak ve elektrik ve gaz sektörlerini serbestleştirerek, devlet müdahalesini azaltmak için bazı ilk adımlar atmıştır. Devlet yardımları da azaltılmaktadır. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması da doğru yönde bir adımdır. Fakat, devlet bankaları yoluyla hâlâ nüfuz icra edilebilmektedir.

AB ile ticaret bütünleşmesi nisbeten yüksektir. Türkiye’nin ticaret serbestleşmesi 1980’lerde başlamış olup, Türkiye ve AT arasında, 31 Aralık 1995’ten beri yürürlükte olan, mamul maddeler için bir gümrük birliğinin kurulmasına yol açmıştır. Gümrük birliğinin başlıca ekonomik etkisi, Türkiye’nin üçüncü ülke ithalatının AT’ye yönelmesi olmuştur. Türk işletmeleri, yeni rekabet durumuna uyum sağlamakta büyük sorunlar yaşamadılar. Halen, ticaret serbestleşmesinin hizmet sektörüne kapsayacak şekilde genişletilmesi üzerinde görüşmeler yapılmaktadır. Türkiye ve AT arasında ticaret bütünleşmesi, devamlı olarak artmış, Türkiye’nin toplam ticareti içinde %50’lik bir paya ulaşmıştır. Aynı zamanda, Türkiye’nin dış ticaretinde mal yapısı iyileşmiş olup, mamul malların AT ile ticaretteki payı 1990 yılında %66’dan 1999’da neredeyse %70’e yükselmiştir. Özellikle, kilit nitelik taşıyan otomotiv ve tekstil sanayilerindeki katma değer belirgin biçimde artmıştır. AT ile sektör içi ticaretin payı nisbeten yüksektir. Bununla beraber, Türk Lirası’nın son zamanlarda gerçek değerlenmesi nedeniyle, Türk mallarının fiyat yönünden rekabet gücü azalmıştır.

Küçük ve çok küçük aile şirketleri, Türk özel sektörünün belkemiğidir. İmalat sektöründe, bu şirketler toplam işletme sayısının %99,5’ini oluşturur, toplam işgücünün %65 kadarını istihdam eder ve katma değerin %27,3’ünü yaratırlar. Kanıtlanmış uyum kabiliyetlerine ve esnekliklerine rağmen, bu şirketler AB standartlarını uygulamada zorluklar ile karşılaşabilirler (ayrıca bkz. Başlık 16 – Küçük ve orta boy işletmeler).

Türk ekonomisinin önemli kesimleri, AT ile bir gümrük birliği içinde rekabet baskısı ve piyasa güçlerine dayanabilme yeteneğine şimdiden sahiptirler. Ancak, daha dengeli sosyoekonomik ve bölgesel kalkınmayı teşvik ederken, bu durumu Türk ekonomisinin bütününe yaymak için reformlar gereklidir. Ekonomi, düzgün orta vadeli planlamaya imkan verecek yeterli bir makroekonomik istikrar derecesine henüz ulaşmamıştır. Türk beşeri ve maddi sermayesinin rekabet gücünü arttırmak ve mevcut sosyal ve bölgesel eşitsizliklerde bir azalma sağlamak için eğitim, sağlık ve altyapı farkları daraltılmalıdır. Hükümet, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler için yeterli fonlama sağlamak amacıyla, orta vadeli bir perspektif içinde, önceliklerini yeniden tarif etmelidir. Bir bütün olarak ekonomi için orta vadeli rekabet gücünü garanti etmek üzere, bankacılık, tarım ve devlet işletmeleri gibi çeşitli sektörlerde hâlâ önemli bir yeniden yapılanma gereklidir.



2.4. Genel değerlendirme


Türkiye, ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda önemli ilerleme kaydetmiştir, fakat işleyen bir piyasa ekonomisi gerçekleştirme süreci tamamlanmış değildir. Türk ekonomisinin önemli kesimleri, daha şimdiden, AT ile bir gümrük birliği içinde rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma yeteneğindedir.

Türkiye, makroekonomik istikrar yönünde önemli ilerleme kaydetmiştir. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi başarılı olmuştur ve tarım sektöründe, sosyal güvenlik sisteminde ve mali sektörde reform için önemli adımlar atılmıştır.

Ancak, makroekonomik istikrar henüz sağlanmamıştır ve orta vadede sürdürülebilir kamu maliyesi için sağlam bir temel oluşturulmamıştır. Hem imalat sektöründe hem de mali sektörde, devlet hakimiyetinin piyasa çarpıklıklarına yol açtığı pek çok alan hâlâ vardır. Türk beşeri ve maddi sermayesinin rekabet gücünü arttırmak ve mevcut sosyal ve bölgesel eşitsizliklerde bir azalma sağlamak için eğitim, sağlık ve altyapı kalitesi iyileştirilmelidir.

Yetkililer, enflasyonist baskıları ve kamu açıklarını azaltma üzerinde odaklaşmaya devam etmeli ve yapısal reformlara ve piyasa liberalizasyonuna yönelik taahhütlerini sürdürmelidirler. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler için yeterli fonlama sağlamak amacıyla, orta vadeli bir perspektif içinde, önceliklerini yeniden tarif etmelidirler. Bir bütün olarak ekonomi için orta vadeli rekabet gücünü garanti etmek üzere, bankacılık, tarım ve devlet işletmeleri gibi çeşitli sektörlerde hâlâ önemli bir yeniden yapılanma gereklidir.

3. Üyelik yükümlülüklerini yerine getirme yeteneği


Giriş


Bu bölümün amacı, Türkiye’nin üyelik yükümlülüklerini (yani, Birlik’in hedeflerini gerçekleştirmek için kullandığı, müktesebat olarak bilinen, hukuksal ve kurumsal çerçeveyi) yerine getirme yeteneği konusunda Komisyon’un 1999 düzenli raporunu güncelleştirmektir. 1999 düzenli raporundan bu yana ilgili gelişmelerin bir değerlendirmesiyle beraber, bu bölüm, Türkiye’nin üyelik yükümlülüklerini yerine getirme yeteneğine ve bu konuda neler yapılması gerektiğine ilişkin genel bir değerlendirme sunmayı hedeflemektedir. Bu bölüm, yirmi dokuz müktesebat başlığını içeren listeyi izlemek üzere planlanmıştır ve Türkiye’nin, çeşitli yönleriyle, müktesabatı uygulamaya yönelik idari kapasitesine ilişkin bir değerlendirmeyi de içine almaktadır (daha önceki düzenli raporlarda bu konu ayrı bir bölümde ele alınmıştı).

Aralık 1995’te Madrid şehrinde toplanan Avrupa Birliği Konseyi, aday ülkelerin, özellikle idari yapılarının intibakı yoluyla, kademeli ve uyumlu bir biçimde entegrasyonları için gerekli koşulları yaratma ihtiyacına atıf yapıyordu. Bu konuyu ele alarak, Gündem 2000’de Komisyon, Topluluk mevzuatını ulusal mevzuata etkili bir şekilde aktarmanın önemini ve, uygun idari ve adli yapılar yoluyla, bunu gerçek yaşamda düzgün biçimde uygulamanın daha da büyük önemini vurguluyordu. Bu husus, gelecek üyelik için vazgeçilmez olan karşılıklı güvenin yaratılmasında temel bir önkoşuldur.

Haziran 2000’de Feira şehrinde toplanan AB Konseyi, aday ülkelerin müktesebatı etkin biçimde uygulama ve icra etme kapasitelerinin önemini hatırlattı ve bunun için, aday ülkeler tarafından, idari ve adli yapılarının güçlendirilmesine yönelik önemli çabalar sarf edilmesi gerektiğini ekledi. Feira AB Konseyi, bu konudaki bulgularını Konsey’e bildirmesi için Komisyon’a çağrıda bulundu. Türkiye’nin idari kapasitesi hakkında 1999 düzenli raporunda sunulan değerlendirmeyi geliştiren bu rapor, çeşitli yönleriyle müktesebatı uygulamak için gereken temel idari y