USLANMAM
USLANMAM öğesini iGoogle sayfanıza ekleyin.
UslanmaM En Kaliteli Bilgi Adresiniz
Geri git   USLANMAM > HABERLER > AVRUPA BİRLİĞİ > Türkiye AB İlişkileri > Anlaşmalar
Google
 
UslanmaM Resim AlbümleriSosyal Gruplar
Kayıt ol Sosyal Gruplar Ajanda Konuları Okundu Kabul Et

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12-28-2006, 07:25 PM   #1 (permalink)
Mareşal
 
MYTH - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart 1998 Yili TÜrkİye İÇİn İlerleme Raporu

A. GİRİŞ

a) Önsöz

Düzenli raporun kapsamı


Haziran 1998’de yapılan Cardiff AB Konseyi her bir aday ülkenin katılım yönünde kaydettiği ilerleme üzerine ilk düzenli raporlarını 1998 sonunda sunacağı yolunda Komisyon tarafından yapılan açıklamayı memnuniyetle karşılamıştır. Türkiye ile ilgili olarak AB Konseyi “raporun Ortaklık Anlaşması’nın 28nci maddesineLinkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın ve Lüksemburg AB Konseyi’nin sonuç bildirgesine dayalı olacağını” kaydetmiştir.

Aralık 1997 Lüksemburg AB Konseyi Türkiye’yi her alanda Avrupa Birliği’ne yaklaştırarakonu katılım için hazırlamaya yönelik bir strateji oluşturmaya karar vermiştir.. AB Konseyi: “Bu strateji Ortaklık Konseyi tarafından Kopenhag kriterleri ve Konsey’in 29 Nisan 1997 tarihli konumu ışığında özellikle Ortaklık Anlaşması’nın 28inci maddesi temelinde gözden geçirilecektir.” noktasını da eklemiştir.

Bu rapor Cardiff AB Konseyi’nin talebine Komisyon’un yanıtını oluşturur. O nedenle raporun yapısı Kopenhag AB Konseyi sonuçlar bildirgesini dikkate almaktadır. Rapor:

- özellikle Ortaklık Anlaşması çerçevesinde Türkiye ve Avrupa Birliği arasında şimdiye kadarki ilişkileri anlatmakta;

- AB Konsey’nin atıf yapığı politik koşullar (demokrasi hukukun üstünlüğü insan hakları azınlıkların korunması) bakımından mevcut durumu analiz etmekte;

- AB Konseyi’nin atıf yaptığı ekonomik koşullar (piyasa ekonomisi AB içindeki rekabet baskısıyla başa çıkma yeteneği) bakımından Türkiye’nin durumunu ve perspektiflerini değerlendirmekte;

- Türkiye’nin üyelik yükümlülüklerini yani AB Antlaşması’nda talî mevzuatta ve politikalarda yer alan Avrupa Birliği müktesebatını üstlenme yeteneğini incelemekte; ve

- 4 Mart 1998 tarihli Komisyon tebliğinde ortaya konulan Avrupa stratejisine özel referans ile katılım yolunda Türkiye’nin durumuna ve perspektiflerine ilişkin genel bir değerlendirme sunmaktadır.



b) Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiler

Tarihsel geçmiş ve son gelişmeler

Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiler AET ve Türkiye arasında bir Ortaklık kuran 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanmış ve 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiş olan Ankara Anlaşması olarak bilinen Anlaşma üzerine dayanır. Bu anlaşmanın temel taşı üç aşamada bir gümrük birliğinin kurulmasıdır. Bu anlaşmaya bir Malî Protokol eşlik etmekteydi 1970 ve 1977 yıllarında sırasıyla ikinci ve üçüncü bir Malî Protokol imzalandı. Ankara Anlaşması aynı zamanda düzenli olarak toplanan ve ortaklığın işleyişini ele alan bir Ortaklık Konseyi de kurmuştur. Bu kurumsal çerçeve gümrük birliğinin son aşamasının uygulanmasıyla genişletilmiştir (bkz. aşağıda).


Ortaklık Anlaşması 23 Kasım 1970’de imzalanan ve 1 Ocak 1973’te yürürlüğe giren bir Katma Protokol ile tamamlandı. Bu protokol 22 yıl içinde gümrük birliği hedefine varmak için alınacak olan teknik tedbirlerin bir takvimini veriyordu.

Türkiye’de 1980 yılındaki askerî darbeyi müteakip Topluluk Türkiye ile ilişkilerini dondurmaya ve 4ncü Malî Protokolü bloke etmeye karar verdi. 1983 yılında sivil bir yönetimin yeniden tesis edilmesinden sonra ilişkiler kademeli olarak normalleşti. Bununla beraber Konsey şimdiye kadar 4ncü Malî Protokolü onaylamış değildir.

14 Nisan 1987’de Türkiye Topluluğa üye olmak için başvurusunu sundu. Komisyon bu başvuru üzerine görüşünü 18 Aralık 1989’da kabul etti. Komisyon hem ekonomik hem de politik nedenlerle “Türkiye ile derhal katılım müzakereleri başlatmanın yararlı olmayacağı” sonucuna vardı. Ayrıca Yunanistan ve Türkiye arasındaki ihtilafın “olumsuz etkilerini” ve “Kıbrıs’taki durumu” kaydetti.

Görüşte “ Komisyon bu ülkenin Avrupa’ya doğru genel açılımı dikkate alındığında Topluluğun Türkiye ile işbirliğini sürdürmesi gerektiğine inanıyor.”ifadesi yer aldı. Komisyon ayrıca “Topluluğun Türkiye ile ilişkilerini yoğunlaştırmada ve politik ve ekonomik modernleşme sürecini bir an önce tamamlaması için bu ülaaae yardım etmede temel menfaate sahip” olduğunu da kabul etti.

5 Şubat 1990’da Konsey Komisyon görüşünün genel içeriğini onayladı ve ondan AT-Türkiye ilişkilerini güçlendirme ihtiyacı konusunda görüşte ifade edilen fikirleri geliştirecek ayrıntılı teklifler sunmasını istedi.

7 Haziran 1990’da Komisyon gümrük birliğinin tamamlanmasını malî işbirliğinin yeniden başlatılması ve yoğunlaştırılmasını endüstriyel ve teknik işbirliğinin geliştirilmesini ve politik ve kültürel bağların güçlendirilmesini içeren bir dizi teklif (“Matutes Paketi”) kabul etti. Bu paket Konsey tarafından onaylanmadı.

6 Mart 1995’te AT-Türkiye Ortaklık Konseyi gümrük birliğinin son aşamasına geçilmesine ve malî işbirliğinin yeniden başlatılmasına karar verdi. Konsey ayrıca çeşitli sektörlerde işbirliğini arttırmaya kurumsal işbirliğini güçlendirmeye ve politik diyaloğu yoğunlaştırmaya da karar verdi. 13 Aralık 1995’te Parlamento gümrük birliğini onayladı. Gümrük birliğinin son aşamasına ilişkin karar 31 Aralık 1995 tarihinde yürürlüğe girdi; kurumsal alanda ise Gümrük Birliği Ortak Komitesi adlı bir istişare organı kuruldu.

Ocak 1996’da Ege denizindeki bir adacık nedeniyle Yunanistan ve Türkiye arasında meydana gelen bir olaydan sonra iki ülke arasındaki ilişkiler giderek gerginleşti.

15 Temmuz 1996’da Genel İşler Konseyi Türkiye dahil 12 Akdeniz ülkesi için MEDA programı yönetmeliğini kabul etti.

19 Eylül 1996 tarihli bir Parlamento kararı Komisyon’dan “derhal yürürlüğe girmek üzere demokrasinin insan haklarının ve sivil toplumun teşvikiyle ilgili olanlar hariç Türkiye’deki projeler için MEDA programı çerçevesinde ayrılan tüm ödenekleri bloke etmesini” istiyordu. Bu kararın gerekçesi esas olarak Türkiye’deki insan hakları durumuydu. 28 Kasım 1996’da yapılan bir Başkanlar Konferansı toplantısını müteakip (375 milyon ECU tutarındaki kısmı 1996-99 döneminde Türkiye için olmak üzere) MEDA programı çerçevesinde Komisyon’un finanse etmek istediği projeler hakkında Parlamento’nun görüşünü vermesiyle ilgili bir özel prosedür kabul edildi. Bu prosedüre rağmen 1997 sonunda taahhütler 103 milyon ECU’ye ulaşmıştır. 1998-99 dönemi için 272 milyon ECU programlanmıştır.

Apeldoorn şehrinde yapılan (16 Mart 1997) gayrı resmî Dışişleri Konseyi toplantısından sonra 29 Nisan 1997’deki AT-Türkiye Ortaklık Konseyi toplantısında Avrupa Birliği Türkiye’nin üyelik ehliyetini bir kez daha teyit etti. Aynı zamanda Türkiye’nin başvurusunun diğer aday ülkeler ile aynı kriterlere göre değerlendirileceğini ifade etti ve Komisyon’dan gümrük birliği bağlamında Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelecekteki gelişimi üzerine bir tebliğ hazırlamasını istedi.

Ortaklık Konseyi 1995 tarihli “Gümrük Birliği” malî yönetmeliği üzerinde oybirliği sağlayamadı. Bununla birlikte Yunanistan ve Türkiye Ege deniziyle ilgili sorunları incelemek üzere bir “Akil Adamlar Komitesi” kurmayı kararlaştırdılar. Bu Komite henüz toplanmamıştır.

15 Temmuz 1997’de kabul edilen Gündem 2000 Türkiye’nin ekonomik ve politik durumu hakkında bir değerlendirme vermektedir. Bu belge aynı zamanda Türkiye’nin “bölgedeki bir dizi sorunun çözülmesi ve Kıbrıs sorununun adil ve kalıcı bir çözümüne aktif şekilde katkıda bulunması yönünde güçlü bir taahhüt vermesi gerektiğini” ifade etmektedir.

Gündem 2000 “Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi sorunlarını çözmeye ve AB ile daha yakın bağlar kurmaya yönelik çabalarında desteklemeye devam etmesi gerektiği” görüşündedir ve bu noktada Türkiye ile ilişkilerin daha da geliştirilmesi üzerine 15 Temmuz 1997 tarihinde Komisyon tarafından kabul edilen olan tebliğe işaret etmektedir.

Sözkonusu tebliğ gümrük birliğini pekiştirmek onu yeni alanlara yaymak (hizmetler ve tarım) ve bazıları ikinci ve üçüncü “sütunlar” kapsamına giren çeşitli sektörlerde (çevre enerji telekomünikasyon vs.) işbirliğini arttırmak üzere tasarlanmış bir dizi tedbir önermektedir. Komisyon insan haklarına ilişkin durumu iyileştirme çabalarında Türkiye’ye yardım edilmesini de önermektedir. Bu çerçevede Komisyon Türk makamlarının insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygıyı arttırmaya yönelik çabalarını desteklemek üzere Türk makamları ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yapılmasını öneren bir ön taslak program hazırlamıştır. Türk makamları bu öneri konusunda henüz harekete geçmemişlerdir.

Aralık 1997 tarihli Lüksemburg AB Konseyi “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım ehliyetini” en yüksek düzeyde teyit etti. Devlet ve Hükümet Başkanları ayrıca “Türkiye’yi her alanda Avrupa Birliği’ne daha fazla yakınlaştırarak katılım için hazırlamaya yönelik” bir strateji oluşturulmasına da karar verdiler. “Bu stratejinin aşağıdaki hususları kapsamasına karar verildi: Ankara Anlaşması’nın getirdiği olanakların geliştirilmesi; Gümrük Birliği’nin güçlendirilmesi; malî işbirliğinin uygulanması; yasaların yakınlaştırılması ve Birlik müktesebatının benimsenmesi; her münferit durum için ayrıca karar verilmek üzere belirli programlara ve belirli kurumlara katılım…” Buna ek olarak AB Konseyi Türkiye ile bağların güçlendirilmesine izin verecek olan bir takım ilkeler sıraladı (sonuçlar bildirgesinin 35nci paragrafı). AB Konseyi ayrıca Türkiye’nin diğer başvuran ülkeler ile aynı temelde Avrupa Konferansı’na katılmaya davet edileceğini de belirtti.

Türkiye diğer başvuran ülkelere kıyasla kendisine ayrımcı muamele yapılmış olduğu düşüncesiyle AB Konseyi’nin sonuçlarına olumsuz tepki verdi. Ankara Avrupa Konferansı’na katılmayacağını ve Birlik ile politik diyaloğu askıya aldığını dolayısıyla Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkiler gibi konuları Birlik ile tartışmayı artık istemediğini bildirdi. Ankara’ya göre AB-Türkiye ilişkileri bundan böyle mevcut metinler (Ortaklık Anlaşması Katma Protokol ve Gümrük Birliği) temelinde yürütülecekti.

Lüksemburg AB Konseyi tarafından talep edildiği üzere Komisyon 4 Mart 1998 tarihinde “Türkiye için Avrupa Stratejisi”nin ilk işlevsel tekliflerini kabul etti (bkz. aşağıda).

Haziran 1998 tarihli Cardiff AB Konseyi “Türkiye’yi üyeliğe hazırlamak için Avrupa stratejisinin ileriye götürülmesi hakkında 4 Mart 1998 tarihli Komisyon tebliğini” memnuniyetle karşıladı.Konsey şu açıklamayı yaptı: “Konsey bir bütün olarak ele alındığında bu stratejinin ilişkilerimizin sağlam ve evrimsel bir temelde geliştirilmesi için bir platform sunduğunu kabul eder. Avrupa Birliği Konseyi Komisyon’u bu stratejinin etkin biçimde uygulanması için gerekli olan tekliflerin sunulması dahil stratejiyi daha da geliştirmeye davet eder. Strateji Türkiye’nin görüşlerini de dikkate alarak zaman içinde zenginleştirilebilir. Avrupa Birliği Konseyi ayrıca Başkanlığı Komisyonu ve ilgili Türk makamlarını Türkiye’nin mevzuat ve uygulamasının Topluluk müktesebatıyla uyumlulaştırılması hedefini izlemeye davet eder ve Komisyon’dan elde edilen ilerleme konusunda erken tarihli bir Ortaklık Konseyi toplantısına rapor vermesini talep eder. Avrupa Stratejisi için malî destek ihtiyacını hatırlatarak Avrupa Birliği Konseyi Avrupa Stratejisi’nin uygulanmasını desteklemenin yolları ve yöntemleri üzerinde düşünme ve bu amaçla uygun teklifler sunma yolunda Komisyon’un niyetini kaydeder.”


Avrupa stratejisi

4 Mart 1998 tarihinde Komisyon gümrük birliğine içerik kazandırmaya ve Gümrük Birliğini diğer sektörlere (hizmetler ve tarım) genişletmeye ve Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi konusunda Temmuz 1997 tarihli tebliğinde atıf yapılan diğer alanlarda işbirliğini arttırmaya yönelik bir çalışma programı kabul etti.

Avrupa stratejisi üzerine tebliğin Cardiff AB Konseyi tarafından olumlu karşılanmasını müteakip 22 Temmuz 1998 tarihinde Türk makamları Komisyon’a Avrupa stratejisinde yer alan tekliflere yanıtlarını içeren bir belge gönderdiler. Bu belge genel hatlarıyla Avrupa stratejisi ile uyumlu bir nitelik taşıyordu.

Eylül 1998’de Avrupa stratejisinin uygulanmasına yönelik düzenlemeler ve bir çalışma takvimi üzerinde anlaşmak amacıyla Komisyon ve Türk makamları arasında ilk teknik görüşmeler gerçekleşti. Bu görüşmeler Türk tarafının stratejideki öneriler üzerinde işbirliği yapmaya istekli olduğunu teyit etti.

Cardiff AB Konseyi’nin isteği üzerine 21 Ekim 1998 tarihinde Komisyon Avrupa stratejisi için malî destek hakkında bir tebliğ kabul etti. Bu tebliğde AT-Türkiye gümrük birliğini yoğunlaştırmaya yönelik tedbirlerin uygulanması hakkında bir yönetmelik (1999-2001 için 15 milyon ECU) ile Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişmesini arttırmaya yönelik tedbirler hakkında bir yönetmelik (1999-2001 için 135 milyon ECU) yer almaktadır.


B. ÜYELİK KRİTERLERİ

1. Siyasi kriterler

Giriş

Haziran 1993’te yapılan Kopenhag AB Konseyi katılım için bir dizi “politik” kriter üzerinde mutabık kaldı. Buna göre “üyelik için aday ülke demokrasiyi hukukun üstünlüğünü insan haklarını ve azınlıkların sayılmasını ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olmalıdır.”

Komisyon Cardiff AB Konseyi tarafından talep edilen değerlendirmeyi yapmak için çeşitli bilgi kaynaklarını kullanmıştır: Türk makamlarının katkısı uluslararası kuruluşların (özellikle Avrupa Konseyi’nin) değerlendirmeleri STK’lerin raporları ve Avrupa Parlamentosu’nun ve üye devletlerin raporları.

Bu analiz kamu otoritelerinin örgütlenişi ve işleyişi ile temel hakların korunmasıyla ilgili mekanizmaların sistematik bir incelemesinden oluşmaktadır. Sadece biçimsel bir anlatım yerine demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün etkin işleyişini değerlendirmeye çalışmaktadır.

Bu değerlendirme Ekim 1998’deki durumla ilgilidir. Bu değerlendirmede belirli bir sektörde reform yapma niyeti sık sık dikkate alınmış olmakla beraber gelecek için açıklanmış bulunan değişiklikler ayrıntılı olarak incelenmemektedir.

Türkiye’deki durum hakkında önceki değerlendirmeler


Türkiye’nin Topluluğa üyelik başvurusu üzerine Aralık 1989 tarihli Komisyon görüşünde Türkiye’deki politik durum incelenmişti.

Söz konusu görüşte ardarda yapılan reformların “Topluluk modellerine daha yakın bir parlamenter demokrasiyle” sonuçlanmış olduğu ifade ediliyordu. Bununla birlikte görüşte şu husus da kaydediliyordu: “İnsan hakları alanında ve azınlıkların kimliğine saygı konusunda son zamanlarda bazı gelişmeler olmakla beraber bunlar henüz bir demokraside olması gereken düzeye ulaşmamıştır.”

Gündem 2000 belgesinde Komisyon Türkiye’deki politik durum hakkında şu değerlendirmeyi yaptı:

“Türkiye çok-partili demokratik seçimlerden gelen bir hükümete parlamentoya ve Topluluk müktesebatıyla uyumlu mevzuat hazırlama ve uygulama kabiliyeti olan bir idareye sahiptir. İyileştirme ihtiyacının politik düzeyde kabul görmesine ve son bazı yasal değişikliklere rağmen Türkiye’nin kişi haklarını ve ifade özgürlüğünü destekleme konusundaki sicili AB’deki standartların bir hayli gerisindedir. Güneydoğudaki terörizm ile mücadele ederken Türkiye itidal sergilemeli hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygı göstermek için daha fazla çaba harcamalı ve askerî değil sivil bir çözüm bulmalıdır. Devam eden işkence kaybolma ve yargısız infaz olayları hükümetin bu tür şeylere son vermeye kararlı olduğunun resmî ağızlardan defalarca beyan edilmesine rağmen resmî makamların güvenlik kuvvetlerinin faaliyetlerini izleme ve kontrol etme yeteneğinin sorgulanmasına neden olmaktadır.”

“İdare ve eğitim sistemindeki son gelişmeler laikliği güçlendirmeye yönelik olmakla beraber Türk toplumunda ordunun özel rolünü göstermektedir… Ordunun sivil politik denetimi bakımından Türk hukuk sisteminde belirsizlikler vardır.”

Avrupa Birliği birçok kere özellikle de AT-Türkiye Ortaklık Konseyi toplantılarında Güneydoğu Türkiye’deki durum hakkında görüşlerini belirtmiştir. Nisan 1997’deki son toplantıda Avrupa Birliği adına yapılan Başkanlık açıklaması şu konuya dikkat çekmiştir: “Türkiye’nin güneydoğuda karşı karşıya olduğu sorunun ölçeğinin bilincinde olmakla beraber Birlik terörizme karşı mücadelenin insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne gereken saygı ile yürütülmesi gerektiğini vurgular ve politik bir çözüm için çağrıda bulunur. Dolayısıyla Avrupa Konseyi’nin ve AGİT’in bir üyesi olarak Türkiye’nin taahhütlerini yerine getirmesi zorunludur. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin ve bölgedeki tüm ülkelerin toprak bütünlüğünü desteklediği ve terörizmi kınadığı konusunda Türkiye’nin hiçbir şüphesi olmamalıdır.”

Türkiye’deki son politik gelişmeler


Geçen bir kaç yılda Türkiye’deki politik durum nisbeten istikrarsız olmuştur. Başbakan Yılmaz’ın (ANAP) idaresindeki mevcut azınlık koalisyonu haftalarca süren bir bunalımdan sonra Erbakan (Refah) ve Çiller (DYP) önderliğindeki hükümetin yerine geçerek Haziran 1997’de iktidara geldi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çoğunluğa sahip olmayışı nedeniyle Yılmaz Hükümeti koalisyon dışında kalan partilerin desteğine muhtaçtır.

Ocak 1998’de Türk Anayasa Mahkemesi Refah Partisi’ni kapattı tüm malvarlığına el koydu ve partinin başlıca liderlerini beş yıl boyunca herhangi bir politik gruba üye olmaktan men etti. Bu kapatma kararı 21 Ocak 1998 tarihinde Avrupa Birliği adına yapılan bir Başkanlık açıklamasına konu oldu. Söz konusu açıklamada şöyle deniyordu: “Bu karar Türk Anayasası’nın hükümlerine uygundur. Fakat Avrupa Birliği bu kararın demokratik çoğulculuk ve ifade özgürlüğüne ilişkin sonuçlarından endişelidir.” Refah Partisinin kapatılmasından bu yana milletvekillerinin hemen hepsi yeni bir partiye Fazilet Partisi’ne katılmışlardır.

23 Eylül 1998’de Yargıtay Fazilet Partisinin bir üyesi olan İstanbul Belediye Başkanı Erdoğan aleyhine Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararı onayladı. Erdoğan on aylık bir hapis cezası çekecek görevden alınacak ve bir daha seçimlere katılamayacaktır. Erdoğan etnik veya dinsel tahrik oluşturduğu kabul edilen bir konuşma nedeniyle mahkum edildi. 25 Eylül 1998 tarihli bir açıklamada Avrupa Birliği “Türk Yargıtayı’nın kararını üzüntüyle not etmiş ve demokratik yoldan seçilen politikacıların görüşlerini şiddet kullanmadan ifade etmeleri nedeniyle takibata uğramalarının demokratik çoğulculuk ve ifade özgürlüğü açısından yaratması kaçınılmaz olan sonuçları kaygıyla karşıladığını ifade etmiştir.”

1999 baharında erken parlamento seçimleri yapılması muhtemeldir.


1.1 Demokrasi ve hukukun üstünlüğü

Türkiye çok partili bir parlamentoya cumhurbaşkanına hükümete kamu yönetimine yargı sistemine ve Millî Güvenlik Kurulu’na sahip olan bir anayasal cumhuriyettir. Türkiye’nin politik yapısı 1980 darbesinden sonra askerler tarafından yapılan ve referandum ile onaylanan 1982 Anayasası’nda tanımlanmıştır. 1982 Anayasası’nın 2nci maddesi Cumhuriyet’in niteliklerini “… demokratik lâik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tarif eder.

1995 yılında TBMM tarafından Anayasa’da bazı değişiklikler yapıldı; bunlar Türkiye’de demokrasinin güçlendirilmesine katkıda bulunan olumlu bir adımdı. Örneğin bu değişiklikler sendika gibi herhangi bir örgütün siyasî faaliyetlere katılmasını mümkün kılmaktadır; asgarî seçmen yaşı 21’den 18’e indirilmiştir ve yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarına seçme hakkı verilmiştir; siyasî partilerin işleyişinde önemli bir reform yapılmıştır; siyasî partilere üye olmak için asgarî yaş 21’den 18’e indirilmiştir; siyasî partilere üye olma hakkı üniversitelerin akademik personeline ve üniversite öğrencilerine de tanınmıştır. Ancak bu değişiklikler için gereken yasal düzenlemeler henüz tamamlanmış değildir. Örneğin siyasî partilerin işleyişi konusunda ve yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının seçme hakkı konusunda henüz herhangi bir yasa çıkarılmamıştır.

Parlamento

Türk Anayasası (Madde 7) Türkiye çapında geçerli yasalar çıkarma yetkisinin sadece TBMM’ye ait olmasını öngörür. TBMM tümü doğrudan ve genel oy ile seçilen 550 üyeden oluşan tek meclisli bir parlamentodur. Seçimler serbest ve demokratik olup düzenli aralıklarla ve gizli oyla yapılır. 1982’den beri seçimlerde ciddî usûlsüzlükler görülmemiştir.

Yasa teklifleri Bakanlar Kurulu veya milletvekilleri tarafından sunulabilir. TBMM’nin kabul ettiği yasalar 15 gün içinde Cumhurbaşkanı tarafından yayımlanır. Cumhurbaşkanı yasayı yeniden görüşülmek üzere Meclis’e geri gönderebilir.

Meclis’in normal süresi beş yıldır. TBMM yedi yılda bir veya mevcut cumhurbaşkanı medenî ehliyetini kaybettiğinde veya öldüğünde devletin başkanı olarak yeni cumhurbaşkanını seçer. Milletvekilleri seçimi hakkındaki yasa % 10’luk bir ülke barajına tabi olarak nisbî temsil esasına dayanır. 1995’te yapılan son genel seçimde bu baraj kullanılan 28 milyon geçerli oydan yaklaşık 4 milyon oyun Meclis’te temsil edilmemesine neden oldu.

Yürütme

Yürütme ikili bir yapıya sahiptir. Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’ndan oluşur.

Cumhurbaşkanı TBMM’nin üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile TBMM tarafından kendi üyeleri arasından yedi yıllık bir dönem için seçilir. Aynı kişi ikinci bir defa Cumhurbaşkanı seçilemez. Şimdiki cumhurbaşkanı olan Bay Demirel’in görev süresi 2000 yılında sona erecektir.

Hükümete gelince Bakanlar Kurulu’na (TBMM üyeleri arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanan) Başbakan başkanlık eder. Bakanlar Kurulu Başbakan tarafından teklif edilen ve Cumhurbaşkanı tarafından atanan 32 bakandan oluşur (Anayasa madde 109). Bakanlar kendi sorumluluk alanlarında Parlamento’ya hesap vermekle yükümlüdür.

Eylül 1997’de Başbakan Yılmaz (Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği bünyesinde bkz. aşağıda) Genelkurmay Başkanı’nın önemli bir rol oynadığı Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’ni kurdu. Bu Merkez örneğin Türkiye’nin toprak bütünlüğünü veya demokratik düzenini tehdit eden çeşitli durumlarda veya doğal ve beşerî felaket büyük nüfus hareketi veya ciddî ekonomik bunalım hallerinde Başbakan’ın kriz yönetim fonksiyonlarını bir arada toplamaktadır.

Genelkurmay Başkanı resmî olarak Savunma Bakanı’na sorumlu değildir; Yüksek Askerî Şura tarafından teklif edilir ve Başbakan tarafından atanır. 1997 yılında Türk gazetelerinde çıkan bazı haberlere göre kuzey Irak’ta Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) üslerine karşı Türk silahlı kuvvetlerince yapılan iki operasyon Genelkurmay Başkanı tarafından hükümete önceden herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın gerçekleştirilmiştir.

Türkiye idarî açıdan 80 vilayete ayrılmıştır. Türk Anayasası (126ncı ve 127nci maddeler) merkezî yönetim ve yerel yönetimler (belediye ve köy) arasında ayrım yapmaktadır.

Anayasa’ya göre (madde 128) kamu hizmeti işleri kanunla düzenlenir. Gündem 2000’de Türk idaresinin tatmin edici standartlarda işlediği teyit edilmişti. Bununla beraber yolsuzluk kayırma ve nüfuz kullanma vakaları çoktur.

Türk hukuk sistemi yolsuzluğa karşı tedbirler konusunda genel mevzuat içermez. Kamu alımlarıyla ilgili yasalar dahil bazı yasalara bu konuda özel hükümler konulmuştur. Yolsuzluk şüphesi altında olan bazı tanınmış siyasetçiler ile ilgili meclis soruşturmaları sürmektedir. Ağustos 1997’de ihale işlemlerinde usulsüzlük yapmakla suçlanan çok sayıda memur belediye başkanı ve siyasetçileri kapsayan büyük bir adlî soruşturma başlamıştır.

Memurlar arasında yolsuzluğun nedenlerinden bir tanesi devlet bütçesinde fon yetersizliği yüzünden kamu sektöründeki maaşların düşük olmasıdır. Seçilmiş görevliler bakımından ise yolsuzluğun bir nedeni siyasî partiler için kamusal fonlama olmayışıdır.

Devlet cihazının bazı kısımları ve organize suç dünyası arasındaki bağlantılar da 1996’daki “Susurluk” skandalıyla gün ışığına çıktı. Bir trafik kazası sonucunda bir TBMM üyesinin Türk polis teşkilatında üst düzey bir memurun ve Interpol tarafından aranan bir Türk suçlunun aynı araçta seyahat ettikleri anlaşıldı. Bir parlamento soruşturması ve bir adlî takibat başlatılmasına karar verildi. Parlamento soruşturması 1997 yılında tamamlandı fakat TBMM raporun sonuçlarını henüz görüşmedi. Bu rapor devlet cihazının bazı kısımları ile organize suç dünyası arasında bağlantıların varlığını teyit etmektedir. Adlî takibat ise hâlâ devam ediyor.



Yargı sistemi

Türk Anayasası (Madde 138) yargının bağımsızlığı temel ilkesini öngörmektedir. Yargı sistemi içinde adlî ve idarî mahkemeler Anayasa Mahkemesi Yargıtay ve Danıştay vardır. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri hariç adlî ve idarî mahkemelerin hakimlerini ve savcılarını tayin eder ve görevden alır. Hakimler ve savcılar tüm yüksek mahkemelerce seçilen adaylar listesi temelinde Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar. Cumhurbaşkanı Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından seçilen adaylar listesi temelinde Yüksek Kurul’un üyelerini dört yıllık bir süre için tayin eder. Yüksek Kurul’un Başkanı Adalet Bakanı’dır. Anayasa (Madde 125) idarî işlemlerin yargısal denetimini öngörür.

Türkiye’de halen 9000 hakim kadrosu vardır fakat bütçe zorlukları nedeniyle bunlardan sadece 7000 tanesi doludur. Türk hukukçular ve hukukçu derneklerine (ÇHD) göre sistemin düzgün bir şekilde işlemesi için 15 000 hakime ihtiyaç vardır. Düşük maaşlar dahil zor çalışma şartları adaletin tarafsız biçimde yürütülmesine elverişli değildir. Çok sayıda yolsuzluk vakası vardır.

Medenî kanunda ve ceza kanununda değişiklik yapmaya yönelik iki tasarı 1998 yılında hükümet tarafından kabul edilmiş ve TBMM’ye sunulmuştur. Medenî kanunla ilgili tasarı esas olarak erkekler ve kadınlar arasında hâlâ var olan ayrımcılığı (bkz. aşağıda) ortadan kaldırmaya yöneliktir. Ceza kanununu değiştiren tasarının amacı ise ölüm cezasını kaldırmak ve (bu alanda pek çok davanın temeli olan) 312nci maddeyi tadil ederek ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaları yumuşatmaktır. Ceza yasasının bazı maddelerini değiştiren bir başka tasarı halen meclis komisyonu aşamasındadır. Bu tasarının temel amacı işkence fiillerinden suçlu bulunan devlet memurlarına ve kamu görevlilerine verilen hapis cezalarını arttırmaktır. Parlamento bu tasarıları kabul ederse Türk mevzuatı Avrupa standartlarına önemli ölçüde yaklaşmış olacaktır.

Terörle mücadele yasası kapsamında “… Cumhuriyetin niteliklerini… değiştirmek Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehliaaae düşürmek devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek … amacıyla … bir kişi tarafından girişilecek her tür eylemler” dahil iddia edilen suçların sanıkları Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanmaktadır. Bu mahkemeler alenen siyasî nitelik taşıyan suçlarla uğraşırlar. Anayasa'nın 143ncü maddesi çerçevesinde 1982’de kurulmuş ve 1984’te faaliyete geçmişlerdir.

Bu mahkemelerin doğaları gereği sanıklara adil bir yargılama sunmadıklarına inanmak için sebepler vardır. Bunlarla ilgili başlıca sorunlar şöyledir: geleneksel soruşturma yöntemleri yerine sanıktan itiraf almaya aşırı ölçüde başvurulması; (hakimlerin yanında oturan) savcının ve (aşağıda oturan ve söylediği sözler yargılama tutanaklarına aynen geçirilmeyen fakat hakim tarafından özetlenerek geçirilen) savunma avukatının eşit olmayan statüleri; davaların son derece yavaş ilerlemesi ve pek çok sanığın hakim tarafından net bir gerekçe sunulması gerekli olmaksızın yargılanma süresi boyunca tutuklu kalması. Hakimlerin tarafsızlığı konusunda da şüpheler vardır: üç DGM hakiminden biri askerî hakimdir. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından kısa bir süre önce işaret edildiği gibi bu askerî hakimler askerî personel statüsündedir ve dolayısıyla askerî disipline tabidirler. Avrupa’da sivillerin en azından kısmen askerî hakimler tarafından yargılanabildikleri tek örnek budur. Bu mahkemelerin kararları Yargıtay önünde temyiz edilebilir.

Adlî yargıda ve normal ceza muhakemesi sisteminde işlemlerin yavaşlığı konusunda endişeler vardır. Adlî sistemin aşırı iş yükü verimliliği zayıflatma eğilimindedir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararlarına hakimlerin bağımlılığı da hakimlerin ve savcıların çalışmalarına Adalet Bakanı tarafından siyasî yönden müdahale edilebilmesi gibi bir endişe konusudur. Yeni bir hükümet atanması (veya bakanlar kurulunda bir değişiklik olması) yargıda önemli değişmelere yol açabilmektedir.

Türkiye’de yargının işleyişini düzeltmek ve yargının bağımsızlığını güçlendirmek amacıyla mevzuatın değiştirilmesine yönelik olarak hükümetçe bazı teklifler sunulmuş olup bunlar hâlâ meclis komisyonlarında beklemektedir.

Millî Güvenlik Kurulu

İlk olarak 1961 Anayasası ile kurulmuş olan Millî Güvenlik Kurulu (MGK) millî güvenlik politikasının oluşturulması ve uygulanmasında çok önemli bir rol oynar ve ayrıca geniş kapsamda siyasî konuları ele alır. Başbakan Genelkurmay Başkanı Millî Savunma İçişleri ve Dışişleri Bakanları Kara Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı’ndan oluşan MGK’nin başkanı Cumhurbaşkanı’dır. MGK’nin kararları hukuken bağlayıcı değildir fakat hükümetin siyaseti üzerinde çok etkilidir. Bu kurumun varlığı temel bir demokratik yapıya rağmen Türk anayasasının ordunun sivil bir rol oynamasına ve siyasî hayatın her alanına müdahale etmesine imkan verdiğini göstermektedir.

Özetle Türkiye’de kamu otoritelerinin örgütlenişi demokratik bir sistemin temel özelliklerinin çoğuna sahiptir. Otoriteler genel olarak Topluluk müktesebatıyla uyumlu mevzuat hazırlama ve uygulama kabiliyetinde olan ehil bir idareye sahiptirler. Ancak çeşitli faktörler bu otoritelerin Avrupa Birliği’nin üye devletlerindeki gibi işlenmesine engel olmaktadır. Millî Güvenlik Kurulu ordunun siyasî hayatta oynadığı büyük rolü gösterir. Ordu sivil denetime tabi değildir ve hattâ bazen büyük çaplı bazı baskı uygulayıcı askerî operasyonlar gerçekleştirdiğinde hükümetin bilgisi olmaksızın hareket ettiği görülmektedir. Adlî sistem içinde demokratik bir sistemle bağdaşmayan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilkelerine aykırı olan olağanüstü hal mahkemeleri (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) vardır. Yargının gerçekten bağımsız olmasını sağlamak ve hukukun üstünlüğüne uygun biçimde işlemesi için ihtiyaç duyduğu insani ve maddi kaynakları yargı sistemine vermek amacıyla büyük çabalar sarf edilmesi gereklidir.

1.2 İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması

Türkiye Medenî ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi haricinde insan haklarının korunmasıyla ilgili en önemli sözleşmeleri onaylamıştır. Türkiye İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi’ni ve İşkencenin ve Diğer Gayrı İnsanî veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Önlenmesi için Avrupa Sözleşmesi’ni onaylamıştır. Türkiye 4 6 ve 7 sayılı Protokoller haricinde İnsan Haklarının Korunması için Avrupa Sözleşmesi’ni de onaylamıştır. Türkiye ölüm cezasını mevzuatında tutmaya devam etmektedir fakat bu ceza 1984’ten beri uygulanmamıştır.

Diğer Avrupa anayasaları gibi Türk anayasası ülkenin temel haklarını sayar: kişi dokunulmazlığı hakkı düşünce ve kanaat özgürlüğü basın özgürlüğü dernek kurma özgürlüğü toplantı özgürlüğü işçilerin sendikalar kurma özgürlüğü din ve vicdan özgürlüğü Türkiye’de ve yurt dışında hareket ve seyahat özgürlüğü.

Türkiye Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Sözleşme’yi imzalamamıştır.

Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi’nin 1996 yılında aldığı bir karar gereğince Türkiye’deki insan hakları durumu Avrupa Konseyi’nin izleme prosedürü altındadır.

Medenî ve siyasî haklar

Türk anayasasında ve yasalarında öngörülen medenî ve siyasî hakların fiilen korunması problemli olmaya devam etmektedir. İşkence olayları kayıplar ve yargısız infazlar düzenli olarak kaydedilmektedir. İfade özgürlüğü tam olarak teminat altına alınmamıştır ve çok sayıda kısıtlamaya tabidir. Not edilmelidir ki medenî ve siyasî hakların ihlal edilmesi vakalarının çoğu şu veya bu şekilde hükümetin ve ordunun ülkenin güneydoğusundaki sorunlara gösterdikleri tepkiyle bağlantılıdır.

Türk makamları özellikle 1995 yılında cesaret verici gibi görünen bir demokratik reform süreci başlatmışlardı fakat Mart 1997’de gözaltı mevzuatında yapılan önemli değişiklik haricinde bu süreç devam ettirilmedi. Türkiye’de kaygı verici belirli sorunlar vardır.

Türkiye’deki belirgin sorunlar

Süregiden işkence kaybolma ve yargısız infaz olayları hükümetin bu tür uygulamalara son verilmesi yönünde defalarca yaptığı resmî açıklamalara rağmen düzenli olarak kaydedilmektedir. Pek çok durumda mahkemeye çıkarılmadan önce karakollarda hiç kimseyle görüştürülmeden gözaltında tutulan kişiler bu süre zarfında işkenceye maruz kalmaktadır. Vakaların pek çoğu o kadar kesin şekilde belgelenmiştir ki polis makamlarının sorumluluğundan şüphe yoktur. Bu vakalar güvenlik güçlerinin etkin denetim ve gözetimi konusunda soru işaretlerine neden olmaktadır. Bu görevliler için uygun disiplin standartları mevcut değildir. Görevlerinden kaynaklanan suç iddiaları için devlet memurlarının cezaî kovuşturmaya tabi tutulması genellikle idarî makamların iznine bağlıdır. İşkence ve kötü muameleden dolayı (polis ve jandarma dahil) kolluk kuvvetleri mensuplarına karşı başlatılan cezaî kovuşturmalar Avrupa standartlarına kıyasla hayli hafif mahkumiyet kararlarıyla sonuçlanmıştır. Bu nedenle kolluk kuvvetleri mensuplarınca işlenen suçların sistematik yargısal kovuşturması temin edilmemektedir.

Mart 1997’de TBMM gözaltı süresini kısaltan bir yasa kabul etti. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren bir suç işlemiş olduğu sanılan ve gözaltına alınan bir kişi ondört gün yerine en fazla dört gün içinde mahkeme önüne çıkarılmalıdır. Olağanüstü hal ilan edilen illerde bu süre otuz günden azamî on güne indirilmiştir. İşkencenin Önlenmesi için Avrupa Konseyine bağlı Avrupa Komitesi’nin (İÖK) tavsiye ettiği gibi olağanüstü hal kapsamındaki bölgelerde gözaltında bulunan kişilerin avukatlık hizmetine erişim olanağı sağlanmıştır fakat böyle bir kişinin dört güne kadar kimseyle görüştürülmeden gözaltında tutulması hâlâ mümkündür. Şimdi yasayla öngörülen gözaltı süreleri Avrupa Birliği’ndeki sürelere kıyasla daha uzun olmaya devam etmektedir. İÖK bu yasanın içeriğini yine de “doğru yönde bir adım” olarak nitelemiştir.

Gözaltı konusundaki bu hükümlerin pratikte nasıl uygulandıklarını izlemek gerekecektir. İÖK Kasım 1997’de Türkiye’ye bir ziyaret daha yaptı. Türkiye bu ziyaretle ilgili raporun yayınlanmasına henüz izin vermemiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları Türkiye’de özellikle gözaltındaki kişilerin gayrı insanî veya aşağılayıcı muameleye veya işkenceye maruz kaldıkları pek çok vaka kaydetmektedir.

Son yıllardaki bazı iyileşmelere rağmen ifade özgürlüğü Türkiye’de tam olarak güvence altında değildir. Anayasa’nın ve devletin birliğine toprak bütünlüğüne laikliğe ve devlet kurumları için saygıya ilişkin diğer mevzuat hükümlerinin (Terörle Mücadele Kanunu madde 7 ve 8; Ceza Kanunu madde 158 159 311 ve 312) aşırı ölçüde dar yorumlanması AB üyesi devletlerde suç teşkil etmeyecek açıklamalar konuşmalar makaleler veya kitaplardan ötürü seçilmiş politikacıların gazetecilerin yazarların sendikacıların ve STK mensuplarının yargılanması ve mahkum edilmesi için kullanılmaktadır. Örneğin 1 Ocak 1998 tarihinde “Reporters sans frontières”e göre Türkiye’de 91 gazeteci hapisteydi.

Gazetecilere siyasetçilere ve insan hakları eylemcilerine karşı çok sayıda taciz ve polis şiddeti vakası ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerince düzenli olarak bildirilmektedir. Bu yıl Mayıs ayında Türk İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’a karşı bir suikast girişimi oldu. Avrupa Birliği adına Dönem Başkanlığı bu “korkakça saldırıyı” derhal kınadı. Birdal’a saldıran kişilerin milliyetçi bir gruplaşmaya mensup oldukları kısa sürede tesbit edildi. Bu kişilerle ilgili soruşturma devam etmekte olup yakında yargı önüne çıkarılmaları beklenmektedir.

Basın özgürlüğü bakımından 1993 yılında anayasada yapılan bir değişiklik yoluyla radyo ve televizyon yayıncılığı alanındaki devlet tekelinin kaldırılması sonucunda özel radyo ve televizyon istasyonlarının hızla yaygınlaşması bugün Türk medyasını karakterize etmektedir. Medya görüşlerini ifade etmekte genel olarak özgürdür.

Geniş bir fikir ve görüş yelpazesi sunan yerel ve yabancı yayınlar yaygın şekilde mevcuttur. Yabancı yayınların hükümetçe sansürlenmesi nadiren olmaktadır. Ancak zaman zaman bazı Türk gazeteleri baskı aşamasında sansüre uğramıştır. Aynı zamanda yüksek derecede bir oto-sansür vardır zira medya ifade özgürlüğü üzerindeki anayasal ve yasal sınırlamaların ne kadar sıkı bir biçimde uygulandığını gayet iyi bilmektedir.

Silahlı kuvvetlerinin alenen eleştirilmesi veya Türk devletinin temel ilkelerine (örneğin toprak bütünlüğü ve laiklik) alternatiflerin barışçı yoldan savunulması cezaî kovuşturma konusu olabilmektedir.

Çoğu zaman güneydoğu Türkiye’deki durumun raporlanmasıyla ilgili olarak gazetelere kitaplara veya filmlere el konduğu da olmaktadır. Türk medyasının Kürt sorunu hakkında nesnel ve bağımsız yayın yapması mümkün değildir. Bu kısıtlamalara rağmen medya başka politika konularındaki icraatları nedeniyle yetkilileri sık sık eleştirmektedir.

Yılmaz hükümetinin göreve gelmesinden kısa bir süre sonra 13 Ağustos 1997’de Türk Parlamentosu tarafından bir af çıkarıldı. Bu af sayesinde “ayrılıkçı propaganda yapmak ve terörizmi teşvik etmekten” suçlu bulunmuş yedi gazete yazı işleri müdürü serbest bırakıldı. Bu yasa sonraki üç yıl boyunca aynı suçu tekrar işlememeleri şartıyla yazı işleri müdürlerinin hapis cezalarını askıya alıyordu.

1998 yılında Türk Hükümeti medya özgürlüğüyle ilgili AGİT temsilcisini Türkiye’ye davet etti.

Türk hapishanelerindeki şartlar Avrupa Konseyi tarafından konulan standartlara veya BM’nin minimum standartlarına uygun değildir. Hapishanelerin çoğu aşırı kalabalıktır ve yeterli sağlık hizmeti sunmaz. Hapishane görevlileri genellikle askerî personeldir. Bu durum özellikle 1996 yılında hapishanelerde bazı isyanlara yol açmıştır. TBMM İnsan Hakları Komisyonu (bkz. aşağıda) Türk hapishanelerinin durumunu incelemek için bu yıl bir kaç ay süren bir tesbit çalışması yürütmüştür. Bu çalışmayla ilgili rapor henüz yayımlanmamıştır.

Örgütlenme özgürlüğü bazı sınırlamalara tabidir. Örneğin dernekler yetkili makamlardan izin almaksızın yabancı dernekleri Türkiye’ye davet edemezler kamuoyuna açıklama yapamazlar veya kendi mekanları dışında herhangi bir faaliyet düzenleyemezler. Son yıllarda Türk sivil toplum kuruluşlarının sayısı ve faaliyetleri önemli ölçüde artmıştır.

Toplantı özgürlüğü de sınırlamalara tabidir.

Hazırlık aşamasında olan reformlar

1995 yılında hükümet Türkiye’de demokrasinin işleyişini güçlendirmek amacıyla anayasal reformlar başlattı. Bu reformlar uzun bir zamandan beri sivil bir hükümet tarafından girişilen ilk reformlardı. TBMM’de 1995 anayasa değişikliklerinin uygulanmasını hazırlamakla görevli bir Anayasal Uyumlulaştırma Komisyonu kurulmuş olmakla beraber söz konusu değişiklikler Türkiye’nin mevzuatına ancak kısmen yansıtılmıştır. Terörle Mücadele Kanunu’nun 8nci maddesi de daha liberal bir yaklaşım içindedeğiştirildi. Böylece ifade özgürlüğünün korunması iyileştirildi. Söz konusu madde “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan yazılı ve sözlü propagandayı” yasaklamaktadır; aynı zamanda “bu amaçla toplantılar gösteriler ve yürüyüşler” yapılmasını da men etmektedir. Madde 8’in değiştirilmiş versiyonu yazılı veya sözlü propagandada kasıt (veya toprak bütünlüğünü ve siyasî birliği bozma maksadı) kavramını getirdi hapis cezalarının süresini azalttı ve hapis cezalarını para cezasına çevirme imkanını tanıdı. Değiştirilmiş 8nci madde mahkumların davaları için geriye doğru uygulandı ve böylece bu davaların yeniden görülmesi sonucunda bu kişilerin bazıları serbest bırakıldı.

Türkiye’de kadınların statüsü AB ülkelerinin çoğunda geçerli olan duruma gittikçe daha uygun hale gelmektedir. Geriye kalan ayrımcı hükümler kaldırılmaktadır. Türkiye 1985 yılında Kadınlara Karşı Her Türden Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi’ni onayladı. Ancak bu Sözleme ile henüz uyumlu hale getirilmemiş olan Medenî Kanun evlilik hakları ve aaaaleri konusunda ayrımcı hükümler taşımaya devam etmektedir. 25 Ağustos 1998’de yeni bir Medenî Kanun tasarısı Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı. Bu tasarı şimdi TBMM’de komisyon aşamasındadır. Parlamento tarafından kabul edilirse bu yeni hükümler erkekler ve kadınlar arasında hâlâ var olan ayrımcılığı büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Bununla beraber ev içinde şiddet yaygındır. TBMM Ocak 1998’de eşlerin birbirine kötü davranmasını yasaklayan bir yasa çıkardı. Medenî Kanun’da evlilik içinde kadınlara yönelik şiddet konusunda özel hükümler yoktur; genel hükümler uygulanır.

Mevzuatta var olmakla beraber ölüm cezası 1984’ten beri uygulanmamıştır. Türkiye Aralık 1996’da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3ncü maddesini ihlal etmekten mahkum edildi. Halen TBMM Adalet Komisyonu önünde olan Ceza Kanunu tasarısı ölüm cezasını Türk hukukundan kaldıracaktır.


İnsan hakları koruma araçları

1991 yılında TBMM bünyesinde bir İnsan Hakları Komisyonu kuruldu. Bu Komisyon Türkiye’deki insan hakları durumuyla ilgili çeşitli bilgi toplama çalışmaları yapmıştır.

Kasım 1996’da Türk makamları İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir kayıp kişileri arama birimi oluşturdu. Bu birimin etkinliği konusunda henüz kanıt yoktur.

Nisan 1997’de hükümet İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu’nu oluşturdu. İnsan Haklarından sorumlu Devlet Bakanı’nın başkanlık ettiği bu kurul Başbakan’ın bir temsilcisi yanında dışişleri içişleri adalet millî eğitim ve sağlık bakanlıklarının yetkililerinden oluşur. İnsan hakları durumunu iyileştirmeye yönelik tedbirlerin uygulanmasını koordine etmek ve izlemek ile görevli olan kurul bu amaçla hükümete teklifler de sunabilir. Kurul devlet memurlarının ve kamu görevlilerinin yargılanması hakkında yasa taslağı Medenî Kanun taslağı (bkz. aşağıda) ve Ceza Kanunu taslağı hazırlamıştır.




Bağımsız bir ombudsman atanması(*) uzun zamandan beri TBMM tarafından tartışılmaktadır. Bu düzenlemenin benimsenmesi Türkiye’de insan haklarının korunmasını çok büyük ölçüde iyileştirecektir.

1987’den bu yana Türkiye’deki bireyler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde sahip oldukları hakların ihlal edildiğini düşünüyorlarsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak hakkına sahiptirler. Ocak 1990’da Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bağlayıcı yargı yetkisini kabul etti.Linkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın Bununla beraber Türkiye Avrupa İnsan Hakları Komisyonu nezdinde dava açılmasına engel olduğu için mahkum edilmiş olan tek ülkedir.

Genel olarak Türkiye’nin ulusal ve uluslararası hukuk varlığı medenî ve siyasî hakların korunması için yeterlidir. Türkiye örgütlenme özgürlüğü gibi hakların kullanılmasında gerçek bir iyileşme sağlamak için gayret göstermiştir. Bunun kanıtı Türkiye’de sayıları hızla artan STK’lerdir. Diğer yandan ve esas olarak güneydoğudaki durumla bağlantılı nedenlerle diğer medenî ve siyasî hakların durumu hâlâ endişe vericidir. Hazırlık aşamasında olan reformlara rağmen Gündem 2000’de Komisyon’un yaptığı durum değerlendirmesinden bu yana bu hakların korunmasında maddî bir iyileşme olmamıştır. 14 Nisan’da BM İnsan Hakları Komisyonu’nun 54ncü toplantısında Avrupa Birliği