Emevî idaresi kuruluşundan yüz yıl sonra karşılaştığı ve yaklaşık altmış sene süren bu kriz dönemini

ancak III. Abdurrahman (912-961) gibi dahi bir hükümdarın uygulamaya koyduğu ve oğlu II. Hakem (961-976) tarafından da aynen devam ettirilen (Güçlü idare+Güçlü ordu+Kaynaşmış toplum) formülüyle aşabildi. Bu formül çerçevesinde

öncelikle merkezî idareye çeki düzen verildi. Bir başka ifadeyle merkezî idare güçlendirildi; merkezî idarenin yetkilerini en iyi şekilde kullanabilmesi için güçlü bir orduya ihtiyacı vardı ki

ikinci olarak da

asabiye faktöründen uzak

Araplardan daha çok Sakâlibe'ye dayanan yeni bir ordu vücuda getirildi. Pek tabiî

bu yeni düzenlemeyle Arapların ordudaki imtiyazlarına büyük bir darbe indirilmiş oluyordu. Bahis konusu formülün üçüncü şıkkını

yani "kaynaşmış toplum"u oluşturmak için ise yine asabiye kavramının ikinci plana itildiği bir "ümmet" politikası izlendi. İslamiyet birleştirici ana öğe olarak kullanıldı. Mezralarda

uzak kalelerde yaşayan halk daha büyük yerleşim alanlarında ve birlikte yaşamaya teşvik edildi. Bu tedbirlerin bir neticesi olarak toplumu oluşturan değişik etnik unsurlar özellikle Araplar ve Berberîler

etnik veya kabilevî çatışmalara dalmak bir tarafa

mensup oldukları kabilelerin isimlerini bile unutur ve kabilelerine değil

doğdukları şehirlere nispetle anılır oldular. Kısacası gidiş

bir "Endülüslüler toplumu"nun oluşması istikametindeydi ve oldukça da sağlıklıydı. Öte taraftan ülkenin iktisadî seviyesi ve siyasî gücü de doruktaydı. Bundan dolayıdır ki

Endülüs Emevî Devleti

Batının tartışmasız en güçlüsü haline gelmişti.
2. Sistemim Tıkanması
Devletin ulaştığı bu seviyenin korunabilmesi için

III. Abdurrahman ve oğlu II. Hakem tarafından canlandırılan güçlü devlet

güçlü hükümdar imajının zedelenmemesi gerekirdi. Bunun için bu hükümdarlardan sonra tahta oturacak hükümdarlar da en az onlar kadar dirayetli olmalıydılar. II. Hakem

976 senesinde ölüp de yerine kimin geçeceği bahis konusu olunca

devlet erkanından bir kısmı aynen böyle düşündüler. Ancak şahsi çıkarlarını devlet çıkarlarının üzerinde tutanlar

ehil bir aday yerine II. Hakem'in hayatta kalan tek oğlu 12 yaşındaki Hişam'ı tahta oturtmakta bir beis görmediler. Devletin en üst ve en önemli mevkiinin bir çocuğa hasredilmesi

devletin tepesinde otorite boşluğuna sebep oldu. İşte bu boşlukla birlikte daha önce III. Abdurrahman'ın tatbikata koyduğu Güçlü iktidar + Güçlü ordu + Kaynaşmış toplum modeli çok ağır bir darbe yedi: zira

yeni halife II. Hişam'ın zayıf şahsiyeti

iktidarın fiilen yeni bir Arap ailenin yani Âmiriler'in eline geçmesine sebep oldu. Babadan oğula hâciplik (başvezirlik) makamını ele geçiren bu aile

öyle bir siyaset izledi ki

daha önce Emevi sülalesine bağlı olan idare ve ordu

bu sefer onlara bağlı hale getirildi. İdarede Âmirî ailesine rakip olabilecek herkes tasfiye edildi. Orduda Emevi sülalesine bağlı Sakalibe'nin yerine çok sayıda ücretli Berberi askerler yerleştirildi. Böylece tamamen Âmiriler'in güdümünde yeni bir idare ve yeni bir ordu oluşturuldu. Bu adımların tabii bir sonucu olarak Emeviler'in

baştaki göstermelik halifenin kendilerinden olması dışında devlet hayatında nüfuzları kalmadı. Bunun neticesi ise kaybettikleri nüfuzlarını geri alabilmek için Âmiriler'e karşı gizli bir muhalefet hareketi başlatmaları oldu. Öyle anlaşılıyor ki

Âmiriler'in Kuzey Afrika'dan getirdikleri yeni Berberi askerlerin kalabalıkları

taşkınlıkları ve kısa sürede büyük servete kavuşmuş olmaları gibi sebeplerle Kurtuba halkı da Âmirîler'den pek hoşnut değillerdi ve bunun için Emevi muhalefetine sempati besliyorlardı.
Âmiriler'in idareyi ve orduyu güdümlemelerine aldıktan sonra attıkları en cesur adım

1008 senesinde "Halifelik" makamının da kendilerine ait olduğunu ilân etmeleri oldu. Daha önceki icraatlar neyse ama

bu son teşebbüs Endülüs'te ne halk ne de Emeviler tarafından kabul edilir veya sineye çekilebilir cinsten değildi. Zira bu

kelimenin tam anlamıyla bir "darbe"ydi. O günün dünyasında bu darbe

açıkça devletin adının değişmesi demekti. Ya da bir başka deyişle Endülüs'te Emevi hakimiyetin resmen sona ermesinden başka bir anlama gelmiyordu. İşte bu durumun farkına varan Emeviler ve Kurtuba halkı

1008 senesinde Âmiriler'e karşı büyük bir isyan başlattılar. Bu isyanları Âmirîler'in iktidardan düşürülmesi için yeterli olduysa da

ülkede istikrarın sağlanması mümkün olmadı. Bilakis ülke

kaynaklarda Büyük Fitne (el-Fitnetu'l Kübrâ) diye tavsif edilen ve yaklaşık 20 sene süren bir darbeler dönemine girdi. Toplum Endülüslüler

Sakâlibe ve Yeni Berberciler olmak üzere üçe bölündü. Her üç grubun da gayesi Kurtuba'ya hakim olup hilafet tahtını ele geçirmekti; ancak hiçbir grup tam anlamıyla buna muvaffak olamadı. Hilafet merkezi olması yüzünden bir zamanlar Batının diplomasi merkezi haline gelen Kurtuba

bu darbeler döneminde yine hilafet merkezi olması yüzünden

bu sefer tarihinin en ağır talan

tahribat ve kıyımına maruz kaldı. Nitekim olayların muasırı meşhur alim İbn Hazm el-Endelusî

bu tahribat karşısındaki hissiyatını şöyle dile getirmektedir:
"Bütün izlerinin silinip yok olduğunu

bilinen yerlerin gizlendiğini ve zamanının orayı değiştirdiğini gördüm. Şimdi orası bayındır ve insanlarla dolu bir yerden boş ve kurak bir çöle dönüşmüştür. Kendilerinden etrafa nimetler yayılan ve keskin kılıçlara benzeyen insanlardan ve aslanlar gibi olan kahramanlardan sonra şimdi orası kurtların sığındığı cinlerin oyun sahası

hayaletlerin yuvası

vahşi hayvanların ve hırsızların gizlendiği bir yer olmuştur."
Sözü edilen darbeler sonucu halk o kadar sinmişti ki

halifelik makamını ele geçirmek için mücadele veren taraflardan birinin ordusunda bulunan gayr-i Müslim askerlerden biri

şehrin en büyük meydanında Hz. Peygamber hakkında hakaret dolu sözler sarf ettiği halde

onun bu davranışını sineye çekmekten başka bir şey yapılamamıştır.
Kısacası

Endülüs Emevî halifeliği

1008 senesinden itibaren kelimenin tam anlamıyla tıkanmıştır. Sistem bu tıkanıklığı aşacak bir çözüm üretememiştir. Bağlayıcı olması gereken hilafet makamı

bu özelliğini yitirerek fitne sebebi olmuştur. Bu durumu yakinen müşahede ettikleri içindir ki

Kurtuba eşrafı

1031 senesinde hilafet makamının ilgasına ve bu makamı uhdesinde taşıyan Emevî sülalesinin Kurtuba'dan sürülmesine karar vermiştir. Endülüs Emevî hilafetinin yıkılması demek

275 senedir tek bir devletin çatısı altında yaşamış olan Endülüs'ün artık devletsiz kalması demekti. Bu gelişme 1008 senesinden beri devletin tıkanması sebebiyle

merkezî otoritenin kontrolünden uzak kalan mahallî aristokrasiler için bağımsızlık yolunu açtı. Hemen her şehir

hatta çok küçük kaleler bile

dört gözle bu anı beklermiş gibi

bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu devletçiklerin sayıları hakkında farklı rakamlar söylenmekle beraber

yirmiden az değillerdi.
Özetlenecek olursa

Amirîler'in Emevîler'i alternatif bir hanedan olarak öne çıkarmalarıyla ve bu durumun devletin tepesinde kavgaya dönüşmesiyle başlayan sistemin tıkanıklığı

neticede hem devletin yıkılmasını hem de bölünmesini sağlamıştır.
3- İdeal ve Ufuk Daralması
Az önce de kısmen ifade edildiği gibi

1031 senesine kadar Endülüs Müslümanlarının tek devletleri vardı. Her Endülüslü "benim devletim" dediği zaman

sadece ve sadece bu devleti kastediyordu. Keza

bu devlet

sıradan bir devlet değil

Müslümanların birliğinin sembolü olan bir halifelikti. "Devletin sınırları" sorulduğunda

Hıristiyan hakimiyetinin dışındaki bütün İspanya toprakları gösteriliyordu. "Dış düşman" denilince ilk önce akla gelen

kuzeydeki Hıristiyan İspanyol krallıklarıydı. 1031senesine kadar Endülüs Müslümanlarının veya daha dar anlamda Endülüslü idarecilerin ideali

Endülüs'ün birliğini muhafaza etmekti

ufukları da bu ideale göre daha gelişti

zira onlar başlarını kaldırıp Kurtuba'dan baktıklarında

ufuklarına Hıristiyan İspanya

Kuzey Afrika hatta Mekke-Medine giriyordu.
Emevî halifeliğinin yıkılması

Endülüs'te çok şeyi temelinden değiştirmiş veya eskisinden daha farklı hale getirmiştir. Bu bağlamda

öncelikle "tek devlet" fikri yok olmuştur. Zira her şehir bağımsız bir şehir devleti olmuştur. Endülüs'ün birliği ve bu birliğin muhafazası gibi bir hedef kalmamış

kimse de böyle bir hedefi gerçekleştirmek peşine düşmemiştir. Her ne kadar ulemadan bazı meşhur simalar -mesela fakih Ebu'l-Velid el-Bacî

İbn Hazm el-Endülüsî gibi- Endülüs'ün yeniden birliğe dönmesi için çaba sarf ettilerse de bu teşebbüsler kimse tarafından ciddiye alınmamıştır.
Yeni kurulan küçük emirliklerin (Mulûku't-Tavâif) temel hedefleri

her şeyden önce kendi sınırlarını muhafaza etmek olmuştur. Bu hedef istikametinde "dış düşman" faktörü de değişmiş ve birbirine sınırdaş olan emirlikler

aynı zamanda birbirlerinin düşmanı olmuşlardır. Mesela

Zinnûniler ile Hûdiler

Zinnûnilerle Cevheriler

Cevheriler ile Abbadîler

Abbadîler ile Eftasiler

Ziriler ile Abbadîler ve Eftasiler ile Zinnûniler arasında yaşanan savaşlar bu anlayışın tabiî bir sonucuydu. Onlar güçleri kafi geldiğinde dış yardım aramaksızın mücadele etmişler

ancak dış yardım gerektiğinde Hıristiyan krallıklara müracaat etmekte tereddüt göstermemişlerdir. Mesela Tuleytula'ya hükmeden Zinnûniler

Sarakusta'ya hükmeden Hudîler karşısında üstünlük sağlamak maksadıyla Navar krallığından yardım istemiş

yardıma gelen askerler

hasat mevsiminde Hudîlerin arazilerini (tarla

çiftlik

bahçe) iki ay süreyle talan ederek geri dönmüşlerdir. Bir sene sonra

bu sefer Hudîler

Hıristiyan krallıkların desteğini sağlayarak Zinnûniler'in topraklarını yağma ve talan etmişlerdir.
Bütün bu gelişmeler Endülüs Müslümanlarında ideal birliğinin kaybolmasına ve neticede ufuk daralmasına sebep olmuştur. Zira her şehir devleti sultanının mesafesi

ancak kendi hududuyla sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla daha uzağı görememişler

göremedikleri için de asıl düşman olan Hıristiyan İspanya'yı gözden kaçırmışlar ve bu suretle aslî düşmanlarına Endülüs'te İslam'ın ve Müslümanların kökünü kazımayı hedefleyen "Reconquista"yı yeniden başlatma imkanını sunmuşlardır.
4- Reconquista
750 senesinde İspanya'nın kuzeybatısında Astruias Krallığı'nın kuruluşundan itibaren

Müslümanların Endülüs'ten kovulmaları

Hıristiyan İspanya'nın bir "megalo idea"sı olmuştur. 756 senesinde Emevî devletinin kuruluşu

bu idealin önüne çok ciddi bir engel olarak dikilmiş ise de bu devletin 1031 senesinde yıkılması Hıristiyan İspanya'da özellikle de Asturias Krallığı'nın genişlemiş şekli olan Kastilya Krallığı'nda Müslümanların Endülüs'ten kovulmaları veya kendi ifadeleriyle "Reconquista" fikrini yeniden şuur altından şuur üstüne çıkarmıştır. Nitekim Reconquista fikrine canlılık kazandıran Endülüs'teki değişimi göstermesi bakımından budönemde yani Mulûku't-Tavâif döneminde Kurtuba'ya gelen Hıristiyan bir komutanın Müslümanları kastederek söylediği şu sözler

dikkat çekicidir:
"Biz cesaretin

dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (aslında Endülüslüleri kastediyor) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim

ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var. Onların kaydettikleri gelişme ve zaferler aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler

Endülüslülerin gerçek yüzü ortaya çıktı."
Endülüslü ünlü tarihçi İbn Hayyam'ın Hıristiyan tecavüzlerine karşı sınırları korumakla mükellef bulunan Müslüman askerler hakkında yaptığı şu tenkitler

Hıristiyan komutanın yukarıdaki sözlerinde hiç de mübalağa etmediğini göstermektedir:
"Allah hudutlarda bulunan Müslüman askerlere düşman korkusunu öyle musallat etti ki

bunlardan birisi herhangi bir yerde Hıristiyan ile karşılaşsa Allah'tan utanmadan sırtını döner ve kaçardı. Allah'ın düşmanları Müslümanların bu davranışlarını çok sık gördükleri için alıştılar."
Endülüs Müslümanlarının içine düştükleri bu acziyeti iyi kavradığı içindir ki

Kastilya kralı VI. Alfonso

kendisine gelen bir Endülüs heyetine Reconquista fikrini açıkça dile getirmekten çekinmemiş ve aynen şunları söylemiştir:
"Biz sizden bir zamanlar bizim olduğu halde elimizden aldığınız toprakları istiyoruz.orada oturacağınız kadara oturdunuz... Artık geldiğiniz yere (K. Afrika) dönün ve yurdumuzu bize bırakın. Bugünden sonra sizin bizimle birlikte kalmanızın bir faydası yok."
Reconquista fikrinin birbirini tamamlayan iki yönü bulunuyordu. Birisi siyasî-askerî yön ki

bununla Endülüs'te veya kendi deyişleriyle İspanya'da İslam hakimiyetine son verilecekti. Diğeri ise dinî yöndür ki

bunla da İslam'ın cemaat potansiyelinin eritilmesi ya da tasfiye edilmesi hedefleniyordu. Mamafih

gerek Endülüs Müslümanlarının gerekse İslam aleminin aşırı tepkisine maruz kalmamak için bu fikrin tatbikinde tedriliciğe dayalı bir strateji izlendi. Bu strateji çerçevesinde önce Endülüs'te yeni kurulan taife sultanlıklarının kendi aralarındaki savaşlar olabildiğince tahrik edildi. Bundan maksat

hem bu sultanların azami ölçüde can ve mal kaybına uğratılmalarını hem de Hıristiyan İspanya'nın yardımını talep eder hale gelmelerini sağlamaktı. Nitekim Zinnûniler ile Hudîler

Eftasiler ile Zinnûniler ve Abbadîler ile Zirîler arasında yaşanan savaşlar

üzerinde durulan konunun açık şahitleridir. Stratejinin bundan sonraki adımı ise

sözü edilen Müslüman sultanlıkları haraca bağlamak oldu. Müslüman sultanlıkların ödedikleri bu haraç vergileri Hıristiyan İspanya için çok önemli bir gelir kaynağıydı; Müslümanların kendileri açısından ise

ekonomilerini çökertecek ve dahilî istikrarı sarsacak kadar ağırdı. Zira zikredilen sultanlıklar

bu vergileri karşılamak için ya birbirlerine saldırıyorlar ya da halkın vergi yükünü arttırıyorlardı. Bu durum ise

halkı

başlarındaki "zalim sultan"ın tasallutundan kurtuluş için isyana sevk ediyordu.
Stratejinin üçüncü adımını

kendiliğinden teslim olmaya hazır hale gelmiş şehirlerin kuşatılıp istila edilmesi teşkil ediyordu. Bu son adımın tatbiki için

ilk hedef Endülüs'ün ikinci büyük şehri ve stratejik önemi son derece fazla olan Tuleytula şehri olmuş ve bu şehir maalesef o günkü Zinnûnî sultanı el-Kadir'in de desteğiyle 1085 senesinde bir daha dönmemek üzere Hıristiyan hakimiyetine geçmiştir.
Tuleytula'nın kaybedilişiyledir ki

Endülüslü küçük sultanlıklar Hıristiyan İspanya'nın gerçek niyetini hisseder oldular. Zira Tuleytula'nın kaybı demek

Endüüs'te dengenin Hıristiyan İspanya lehine bozulmuş olması demekti. Bunu hissettikleri ve Hıristiyan İspanya karşısında direnemeyecek kadar yıprandıkları için de

kendi güvenliklerini önce Murâbıtlar'a sonra da Muvahhidlere havale ettiler.
Murâbıtlar ve Muvahhidler her ne kadar

bir asrı aşkın bir süre Tuleytula dışındaki Endülüs topraklarını muhafazaya muvaffak oldularsa da

Endülüs'ün bölünmüşlüğüne bir çare bulamadılar. Nitekim 1227 senesinde Muvahhidlerin kontrollerini kaybetmeleri üzerine

Endülüs yeniden eski parçalanmış haliyle gün ışığına çıktı. Bu esnada kuzey Afrika da bir bölünme süreci yaşıyordu. Dolayısıyla Endülüslülerin "Bizi himaye edin" diyebilecekleri ciddi bir Müslüman siyasî güç yani devlet yoktu. İşte bu durum papalığın verdiği destekle meşhur Haçlı Savaşlarının bir parçası haline gelen Reconquistayı yeniden harekete geçirdi. Reconquista bu sefer o kadar hızlıydı ki

1236'dan 1250 senesine kadar 14 senelik bir sürede Kurtuba

İşbiliye

Ceyyan

Belensiye

Denia

Şâtıbe

el-Garb (Algarbe)

Santarem şehirleri ve Balear Adaları Hıristiyan hakimiyetine girdi. Bu şehirlerden bazılarının işgaline

sırf ellerindeki toprakları muhafaza edebilmek maksadıyla bazı Müslüman liderlerin de askerleriyle birlikte katkı sağladıklarını belirtmeden geçmemeliyiz.
Bu işgallerden sonra Müslümanların ellerinde sadece Gırnata ve civarındaki birkaç şehir kalmıştı. Bir başka ifadeyle bir zamanlar Batının tartışmasız en büyüğü olan Endülüs

şimdi Gırnata'ya hapsolunmuştur. Hıristiyan İspanya Gırnata'yı da işgale hazırlandığı bir sırada

kendi içinde beliren karışıklıklar nedeniyle bu işgali tehir etmek zorunda kaldı

ta ki 1462 senesine kadar. Bu senede dahili problemlerini halletmiş olan Hıristiyan İspanya Reconquistayı tamamlamak üzere yeniden harekete geçti. Bu esnada top gibi ateşli silahları da kullanan Hıristiyan orduları

son olarak 1492'de Gırnata'yı istila ederek İspanya'da İslam'ın siyasî varlığına son vermiştir.
Kısaca ifade etmek gerekirse

1031 senesinde yıkılan Endülüs Emevî halifeliğinden sonra Endülüs ile Hıristiyan İspanya arasında yaşanan mücadele

idealist bir toplumla idealini yitirmiş bir toplumun mücadelesinden ibarettir. Kazanan idealist taraftı ki

bu da Hıristiyan İspanya idi.