Tekil Mesaj gösterimi
Alt 01-16-2007, 04:16 PM   #3 (permalink)
ABYSS
Administrator
 
ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

Emevî idaresi kuruluşundan yüz yıl sonra karşılaştığı ve yaklaşık altmış sene süren bu kriz dönemini ancak III. Abdurrahman (912-961) gibi dahi bir hükümdarın uygulamaya koyduğu ve oğlu II. Hakem (961-976) tarafından da aynen devam ettirilen (Güçlü idare+Güçlü ordu+Kaynaşmış toplum) formülüyle aşabildi. Bu formül çerçevesinde öncelikle merkezî idareye çeki düzen verildi. Bir başka ifadeyle merkezî idare güçlendirildi; merkezî idarenin yetkilerini en iyi şekilde kullanabilmesi için güçlü bir orduya ihtiyacı vardı ki ikinci olarak da asabiye faktöründen uzak Araplardan daha çok Sakâlibe'ye dayanan yeni bir ordu vücuda getirildi. Pek tabiî bu yeni düzenlemeyle Arapların ordudaki imtiyazlarına büyük bir darbe indirilmiş oluyordu. Bahis konusu formülün üçüncü şıkkını yani "kaynaşmış toplum"u oluşturmak için ise yine asabiye kavramının ikinci plana itildiği bir "ümmet" politikası izlendi. İslamiyet birleştirici ana öğe olarak kullanıldı. Mezralarda uzak kalelerde yaşayan halk daha büyük yerleşim alanlarında ve birlikte yaşamaya teşvik edildi. Bu tedbirlerin bir neticesi olarak toplumu oluşturan değişik etnik unsurlar özellikle Araplar ve Berberîler etnik veya kabilevî çatışmalara dalmak bir tarafa mensup oldukları kabilelerin isimlerini bile unutur ve kabilelerine değil doğdukları şehirlere nispetle anılır oldular. Kısacası gidiş bir "Endülüslüler toplumu"nun oluşması istikametindeydi ve oldukça da sağlıklıydı. Öte taraftan ülkenin iktisadî seviyesi ve siyasî gücü de doruktaydı. Bundan dolayıdır ki Endülüs Emevî Devleti Batının tartışmasız en güçlüsü haline gelmişti.

2. Sistemim Tıkanması



Devletin ulaştığı bu seviyenin korunabilmesi için III. Abdurrahman ve oğlu II. Hakem tarafından canlandırılan güçlü devlet güçlü hükümdar imajının zedelenmemesi gerekirdi. Bunun için bu hükümdarlardan sonra tahta oturacak hükümdarlar da en az onlar kadar dirayetli olmalıydılar. II. Hakem 976 senesinde ölüp de yerine kimin geçeceği bahis konusu olunca devlet erkanından bir kısmı aynen böyle düşündüler. Ancak şahsi çıkarlarını devlet çıkarlarının üzerinde tutanlar ehil bir aday yerine II. Hakem'in hayatta kalan tek oğlu 12 yaşındaki Hişam'ı tahta oturtmakta bir beis görmediler. Devletin en üst ve en önemli mevkiinin bir çocuğa hasredilmesi devletin tepesinde otorite boşluğuna sebep oldu. İşte bu boşlukla birlikte daha önce III. Abdurrahman'ın tatbikata koyduğu Güçlü iktidar + Güçlü ordu + Kaynaşmış toplum modeli çok ağır bir darbe yedi: zira yeni halife II. Hişam'ın zayıf şahsiyeti iktidarın fiilen yeni bir Arap ailenin yani Âmiriler'in eline geçmesine sebep oldu. Babadan oğula hâciplik (başvezirlik) makamını ele geçiren bu aile öyle bir siyaset izledi ki daha önce Emevi sülalesine bağlı olan idare ve ordu bu sefer onlara bağlı hale getirildi. İdarede Âmirî ailesine rakip olabilecek herkes tasfiye edildi. Orduda Emevi sülalesine bağlı Sakalibe'nin yerine çok sayıda ücretli Berberi askerler yerleştirildi. Böylece tamamen Âmiriler'in güdümünde yeni bir idare ve yeni bir ordu oluşturuldu. Bu adımların tabii bir sonucu olarak Emeviler'in baştaki göstermelik halifenin kendilerinden olması dışında devlet hayatında nüfuzları kalmadı. Bunun neticesi ise kaybettikleri nüfuzlarını geri alabilmek için Âmiriler'e karşı gizli bir muhalefet hareketi başlatmaları oldu. Öyle anlaşılıyor ki Âmiriler'in Kuzey Afrika'dan getirdikleri yeni Berberi askerlerin kalabalıkları taşkınlıkları ve kısa sürede büyük servete kavuşmuş olmaları gibi sebeplerle Kurtuba halkı da Âmirîler'den pek hoşnut değillerdi ve bunun için Emevi muhalefetine sempati besliyorlardı.







Âmiriler'in idareyi ve orduyu güdümlemelerine aldıktan sonra attıkları en cesur adım 1008 senesinde "Halifelik" makamının da kendilerine ait olduğunu ilân etmeleri oldu. Daha önceki icraatlar neyse ama bu son teşebbüs Endülüs'te ne halk ne de Emeviler tarafından kabul edilir veya sineye çekilebilir cinsten değildi. Zira bu kelimenin tam anlamıyla bir "darbe"ydi. O günün dünyasında bu darbe açıkça devletin adının değişmesi demekti. Ya da bir başka deyişle Endülüs'te Emevi hakimiyetin resmen sona ermesinden başka bir anlama gelmiyordu. İşte bu durumun farkına varan Emeviler ve Kurtuba halkı 1008 senesinde Âmiriler'e karşı büyük bir isyan başlattılar. Bu isyanları Âmirîler'in iktidardan düşürülmesi için yeterli olduysa da ülkede istikrarın sağlanması mümkün olmadı. Bilakis ülke kaynaklarda Büyük Fitne (el-Fitnetu'l Kübrâ) diye tavsif edilen ve yaklaşık 20 sene süren bir darbeler dönemine girdi. Toplum Endülüslüler Sakâlibe ve Yeni Berberciler olmak üzere üçe bölündü. Her üç grubun da gayesi Kurtuba'ya hakim olup hilafet tahtını ele geçirmekti; ancak hiçbir grup tam anlamıyla buna muvaffak olamadı. Hilafet merkezi olması yüzünden bir zamanlar Batının diplomasi merkezi haline gelen Kurtuba bu darbeler döneminde yine hilafet merkezi olması yüzünden bu sefer tarihinin en ağır talan tahribat ve kıyımına maruz kaldı. Nitekim olayların muasırı meşhur alim İbn Hazm el-Endelusî bu tahribat karşısındaki hissiyatını şöyle dile getirmektedir:







"Bütün izlerinin silinip yok olduğunu bilinen yerlerin gizlendiğini ve zamanının orayı değiştirdiğini gördüm. Şimdi orası bayındır ve insanlarla dolu bir yerden boş ve kurak bir çöle dönüşmüştür. Kendilerinden etrafa nimetler yayılan ve keskin kılıçlara benzeyen insanlardan ve aslanlar gibi olan kahramanlardan sonra şimdi orası kurtların sığındığı cinlerin oyun sahası hayaletlerin yuvası vahşi hayvanların ve hırsızların gizlendiği bir yer olmuştur."







Sözü edilen darbeler sonucu halk o kadar sinmişti ki halifelik makamını ele geçirmek için mücadele veren taraflardan birinin ordusunda bulunan gayr-i Müslim askerlerden biri şehrin en büyük meydanında Hz. Peygamber hakkında hakaret dolu sözler sarf ettiği halde onun bu davranışını sineye çekmekten başka bir şey yapılamamıştır.







Kısacası Endülüs Emevî halifeliği 1008 senesinden itibaren kelimenin tam anlamıyla tıkanmıştır. Sistem bu tıkanıklığı aşacak bir çözüm üretememiştir. Bağlayıcı olması gereken hilafet makamı bu özelliğini yitirerek fitne sebebi olmuştur. Bu durumu yakinen müşahede ettikleri içindir ki Kurtuba eşrafı 1031 senesinde hilafet makamının ilgasına ve bu makamı uhdesinde taşıyan Emevî sülalesinin Kurtuba'dan sürülmesine karar vermiştir. Endülüs Emevî hilafetinin yıkılması demek 275 senedir tek bir devletin çatısı altında yaşamış olan Endülüs'ün artık devletsiz kalması demekti. Bu gelişme 1008 senesinden beri devletin tıkanması sebebiyle merkezî otoritenin kontrolünden uzak kalan mahallî aristokrasiler için bağımsızlık yolunu açtı. Hemen her şehir hatta çok küçük kaleler bile dört gözle bu anı beklermiş gibi bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu devletçiklerin sayıları hakkında farklı rakamlar söylenmekle beraber yirmiden az değillerdi.



Özetlenecek olursa Amirîler'in Emevîler'i alternatif bir hanedan olarak öne çıkarmalarıyla ve bu durumun devletin tepesinde kavgaya dönüşmesiyle başlayan sistemin tıkanıklığı neticede hem devletin yıkılmasını hem de bölünmesini sağlamıştır.







3- İdeal ve Ufuk Daralması



Az önce de kısmen ifade edildiği gibi 1031 senesine kadar Endülüs Müslümanlarının tek devletleri vardı. Her Endülüslü "benim devletim" dediği zaman sadece ve sadece bu devleti kastediyordu. Keza bu devlet sıradan bir devlet değil Müslümanların birliğinin sembolü olan bir halifelikti. "Devletin sınırları" sorulduğunda Hıristiyan hakimiyetinin dışındaki bütün İspanya toprakları gösteriliyordu. "Dış düşman" denilince ilk önce akla gelen kuzeydeki Hıristiyan İspanyol krallıklarıydı. 1031senesine kadar Endülüs Müslümanlarının veya daha dar anlamda Endülüslü idarecilerin ideali Endülüs'ün birliğini muhafaza etmekti ufukları da bu ideale göre daha gelişti zira onlar başlarını kaldırıp Kurtuba'dan baktıklarında ufuklarına Hıristiyan İspanya Kuzey Afrika hatta Mekke-Medine giriyordu.







Emevî halifeliğinin yıkılması Endülüs'te çok şeyi temelinden değiştirmiş veya eskisinden daha farklı hale getirmiştir. Bu bağlamda öncelikle "tek devlet" fikri yok olmuştur. Zira her şehir bağımsız bir şehir devleti olmuştur. Endülüs'ün birliği ve bu birliğin muhafazası gibi bir hedef kalmamış kimse de böyle bir hedefi gerçekleştirmek peşine düşmemiştir. Her ne kadar ulemadan bazı meşhur simalar -mesela fakih Ebu'l-Velid el-Bacî İbn Hazm el-Endülüsî gibi- Endülüs'ün yeniden birliğe dönmesi için çaba sarf ettilerse de bu teşebbüsler kimse tarafından ciddiye alınmamıştır.







Yeni kurulan küçük emirliklerin (Mulûku't-Tavâif) temel hedefleri her şeyden önce kendi sınırlarını muhafaza etmek olmuştur. Bu hedef istikametinde "dış düşman" faktörü de değişmiş ve birbirine sınırdaş olan emirlikler aynı zamanda birbirlerinin düşmanı olmuşlardır. Mesela Zinnûniler ile Hûdiler Zinnûnilerle Cevheriler Cevheriler ile Abbadîler Abbadîler ile Eftasiler Ziriler ile Abbadîler ve Eftasiler ile Zinnûniler arasında yaşanan savaşlar bu anlayışın tabiî bir sonucuydu. Onlar güçleri kafi geldiğinde dış yardım aramaksızın mücadele etmişler ancak dış yardım gerektiğinde Hıristiyan krallıklara müracaat etmekte tereddüt göstermemişlerdir. Mesela Tuleytula'ya hükmeden Zinnûniler Sarakusta'ya hükmeden Hudîler karşısında üstünlük sağlamak maksadıyla Navar krallığından yardım istemiş yardıma gelen askerler hasat mevsiminde Hudîlerin arazilerini (tarla çiftlik bahçe) iki ay süreyle talan ederek geri dönmüşlerdir. Bir sene sonra bu sefer Hudîler Hıristiyan krallıkların desteğini sağlayarak Zinnûniler'in topraklarını yağma ve talan etmişlerdir.



Bütün bu gelişmeler Endülüs Müslümanlarında ideal birliğinin kaybolmasına ve neticede ufuk daralmasına sebep olmuştur. Zira her şehir devleti sultanının mesafesi ancak kendi hududuyla sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla daha uzağı görememişler göremedikleri için de asıl düşman olan Hıristiyan İspanya'yı gözden kaçırmışlar ve bu suretle aslî düşmanlarına Endülüs'te İslam'ın ve Müslümanların kökünü kazımayı hedefleyen "Reconquista"yı yeniden başlatma imkanını sunmuşlardır.







4- Reconquista



750 senesinde İspanya'nın kuzeybatısında Astruias Krallığı'nın kuruluşundan itibaren Müslümanların Endülüs'ten kovulmaları Hıristiyan İspanya'nın bir "megalo idea"sı olmuştur. 756 senesinde Emevî devletinin kuruluşu bu idealin önüne çok ciddi bir engel olarak dikilmiş ise de bu devletin 1031 senesinde yıkılması Hıristiyan İspanya'da özellikle de Asturias Krallığı'nın genişlemiş şekli olan Kastilya Krallığı'nda Müslümanların Endülüs'ten kovulmaları veya kendi ifadeleriyle "Reconquista" fikrini yeniden şuur altından şuur üstüne çıkarmıştır. Nitekim Reconquista fikrine canlılık kazandıran Endülüs'teki değişimi göstermesi bakımından budönemde yani Mulûku't-Tavâif döneminde Kurtuba'ya gelen Hıristiyan bir komutanın Müslümanları kastederek söylediği şu sözler dikkat çekicidir:







"Biz cesaretin dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (aslında Endülüslüleri kastediyor) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var. Onların kaydettikleri gelişme ve zaferler aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler Endülüslülerin gerçek yüzü ortaya çıktı."







Endülüslü ünlü tarihçi İbn Hayyam'ın Hıristiyan tecavüzlerine karşı sınırları korumakla mükellef bulunan Müslüman askerler hakkında yaptığı şu tenkitler Hıristiyan komutanın yukarıdaki sözlerinde hiç de mübalağa etmediğini göstermektedir:







"Allah hudutlarda bulunan Müslüman askerlere düşman korkusunu öyle musallat etti ki bunlardan birisi herhangi bir yerde Hıristiyan ile karşılaşsa Allah'tan utanmadan sırtını döner ve kaçardı. Allah'ın düşmanları Müslümanların bu davranışlarını çok sık gördükleri için alıştılar."







Endülüs Müslümanlarının içine düştükleri bu acziyeti iyi kavradığı içindir ki Kastilya kralı VI. Alfonso kendisine gelen bir Endülüs heyetine Reconquista fikrini açıkça dile getirmekten çekinmemiş ve aynen şunları söylemiştir:







"Biz sizden bir zamanlar bizim olduğu halde elimizden aldığınız toprakları istiyoruz.orada oturacağınız kadara oturdunuz... Artık geldiğiniz yere (K. Afrika) dönün ve yurdumuzu bize bırakın. Bugünden sonra sizin bizimle birlikte kalmanızın bir faydası yok."







Reconquista fikrinin birbirini tamamlayan iki yönü bulunuyordu. Birisi siyasî-askerî yön ki bununla Endülüs'te veya kendi deyişleriyle İspanya'da İslam hakimiyetine son verilecekti. Diğeri ise dinî yöndür ki bunla da İslam'ın cemaat potansiyelinin eritilmesi ya da tasfiye edilmesi hedefleniyordu. Mamafih gerek Endülüs Müslümanlarının gerekse İslam aleminin aşırı tepkisine maruz kalmamak için bu fikrin tatbikinde tedriliciğe dayalı bir strateji izlendi. Bu strateji çerçevesinde önce Endülüs'te yeni kurulan taife sultanlıklarının kendi aralarındaki savaşlar olabildiğince tahrik edildi. Bundan maksat hem bu sultanların azami ölçüde can ve mal kaybına uğratılmalarını hem de Hıristiyan İspanya'nın yardımını talep eder hale gelmelerini sağlamaktı. Nitekim Zinnûniler ile Hudîler Eftasiler ile Zinnûniler ve Abbadîler ile Zirîler arasında yaşanan savaşlar üzerinde durulan konunun açık şahitleridir. Stratejinin bundan sonraki adımı ise sözü edilen Müslüman sultanlıkları haraca bağlamak oldu. Müslüman sultanlıkların ödedikleri bu haraç vergileri Hıristiyan İspanya için çok önemli bir gelir kaynağıydı; Müslümanların kendileri açısından ise ekonomilerini çökertecek ve dahilî istikrarı sarsacak kadar ağırdı. Zira zikredilen sultanlıklar bu vergileri karşılamak için ya birbirlerine saldırıyorlar ya da halkın vergi yükünü arttırıyorlardı. Bu durum ise halkı başlarındaki "zalim sultan"ın tasallutundan kurtuluş için isyana sevk ediyordu.







Stratejinin üçüncü adımını kendiliğinden teslim olmaya hazır hale gelmiş şehirlerin kuşatılıp istila edilmesi teşkil ediyordu. Bu son adımın tatbiki için ilk hedef Endülüs'ün ikinci büyük şehri ve stratejik önemi son derece fazla olan Tuleytula şehri olmuş ve bu şehir maalesef o günkü Zinnûnî sultanı el-Kadir'in de desteğiyle 1085 senesinde bir daha dönmemek üzere Hıristiyan hakimiyetine geçmiştir.







Tuleytula'nın kaybedilişiyledir ki Endülüslü küçük sultanlıklar Hıristiyan İspanya'nın gerçek niyetini hisseder oldular. Zira Tuleytula'nın kaybı demek Endüüs'te dengenin Hıristiyan İspanya lehine bozulmuş olması demekti. Bunu hissettikleri ve Hıristiyan İspanya karşısında direnemeyecek kadar yıprandıkları için de kendi güvenliklerini önce Murâbıtlar'a sonra da Muvahhidlere havale ettiler.



Murâbıtlar ve Muvahhidler her ne kadar bir asrı aşkın bir süre Tuleytula dışındaki Endülüs topraklarını muhafazaya muvaffak oldularsa da Endülüs'ün bölünmüşlüğüne bir çare bulamadılar. Nitekim 1227 senesinde Muvahhidlerin kontrollerini kaybetmeleri üzerine Endülüs yeniden eski parçalanmış haliyle gün ışığına çıktı. Bu esnada kuzey Afrika da bir bölünme süreci yaşıyordu. Dolayısıyla Endülüslülerin "Bizi himaye edin" diyebilecekleri ciddi bir Müslüman siyasî güç yani devlet yoktu. İşte bu durum papalığın verdiği destekle meşhur Haçlı Savaşlarının bir parçası haline gelen Reconquistayı yeniden harekete geçirdi. Reconquista bu sefer o kadar hızlıydı ki 1236'dan 1250 senesine kadar 14 senelik bir sürede Kurtuba İşbiliye Ceyyan Belensiye Denia Şâtıbe el-Garb (Algarbe) Santarem şehirleri ve Balear Adaları Hıristiyan hakimiyetine girdi. Bu şehirlerden bazılarının işgaline sırf ellerindeki toprakları muhafaza edebilmek maksadıyla bazı Müslüman liderlerin de askerleriyle birlikte katkı sağladıklarını belirtmeden geçmemeliyiz.







Bu işgallerden sonra Müslümanların ellerinde sadece Gırnata ve civarındaki birkaç şehir kalmıştı. Bir başka ifadeyle bir zamanlar Batının tartışmasız en büyüğü olan Endülüs şimdi Gırnata'ya hapsolunmuştur. Hıristiyan İspanya Gırnata'yı da işgale hazırlandığı bir sırada kendi içinde beliren karışıklıklar nedeniyle bu işgali tehir etmek zorunda kaldı ta ki 1462 senesine kadar. Bu senede dahili problemlerini halletmiş olan Hıristiyan İspanya Reconquistayı tamamlamak üzere yeniden harekete geçti. Bu esnada top gibi ateşli silahları da kullanan Hıristiyan orduları son olarak 1492'de Gırnata'yı istila ederek İspanya'da İslam'ın siyasî varlığına son vermiştir.



Kısaca ifade etmek gerekirse 1031 senesinde yıkılan Endülüs Emevî halifeliğinden sonra Endülüs ile Hıristiyan İspanya arasında yaşanan mücadele idealist bir toplumla idealini yitirmiş bir toplumun mücadelesinden ibarettir. Kazanan idealist taraftı ki bu da Hıristiyan İspanya idi.
ABYSS isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla