Konu
:
ağlamak hakkında
Tekil Mesaj gösterimi
11-28-2007, 03:48 PM
#
1
(
permalink
)
asiimelek
Mareşal
ağlamak hakkında
AĞLAMAK-duyguların suyu
Bu nasıl bir kaynak böyle? Duyguların inişi ve çıkışıyla besleniyor
gözlerde buğuya
rahatlatıcı bir sele ya da hıçkırıklara dönüşüyor. Bedenimiz ve ruhumuz bu ıslak temizliğe neden ihtiyaç duyuyor? Araştırmacılar
ağlama davranışıyla ilgi sorulara yanıt ararken şaşırtıcı gerçeklere ulaştılar.
İstatistikler
insanın yaşamı boyunca 95 litre
yani yaklaşık 10 kova gözyaşı döktüğünü söylüyor. Bu veriler
kuşkusuz genel bir bilgi sunuyor. Çünkü konuya ilişkin rakamlar insana ve kültürlere göre değişiyor. Yetişkinler
duygu yoğunluklarını gözyaşına aktarmak için genellikle 19-22 saatleri arasını seçiyorlar. Oturup ağlamaya başladıklarında
kadınlar yaklaşık 5 dakika boyunca 50 damla gözyaşı akıtırken
erkekler olayı nemli gözlerle sınırlı tutmayı tercih ediyorlar. Bir damla gözyaşı 15 miligram ağırlığında. Öyle küçük göründüğüne bakmayın
yarattığı etki çok büyük. Özellikle ağlayan bir kadın ya da bir çocuk
herkesin şefkat ve koruma duygularını harekete geçiriyor. Ancak
bazen ters etki de yaratabiliyor. Araştırmacılar 274 tecavüz olayını mercek altına almışlar ve görmüşler ki; kurban ne kadar çok ağlarsa
suçlu da o oranda saldırganlaşıyor.
Ağlama
insanın doğuştan getirdiği bir davranış motifi. Avusturyalı davranış bilimci Irenaeus Eibl-Eibesfeldt
yeni doğan bebeklere bant kayıtlarından sesler dinletmiş. Bazı seslere bütün bebekler ağlayarak tepki vermişler. Yine
kör doğan bebekler de
gören bebekler gibi içgüdüsel olarak gülmüş ve ağlamışlar.Çocuk doktorları
yeni doğan bebeklerin ağlarken
yüzde 12 oranında daha çok enerji kullandıklarını belirtiyorlar. Ağlamak için yetişkin insanlar da dikkate değer bir zaman ve enerji harcıyorlar. Bu zahmete katlanmanın mutlaka bir nedeni olmalı değil mi? Var da. Bebekler
gözün kornea tabakasını nemli tutan ve enfeksiyonlara karşı koruyan gözyaşını doğuştan itibaren üretiyorlar. Ama
gözyaşı bezlerine giden sinirler altı haftalık olduklarında olgunlaşıyor. Gerçek gözyaşı dökmeye o zaman başlıyorlar. Bebekler
engel tanımadan ve toplumsal kuralları gözetmeksizin ağlıyorlar.
İhtiyaç duydukları ilgi kendilerinden uzun süre esirgendiğinde
gülme davranışı giderek kayboluyor
ağlama davranışı kalıyor. Yardıma muhtaç bebek için ağlama
önemli bir iletişim aracı. Anne
bebeğinin ses tonunu tamamen içgüdüsel olarak tanıyor ve süt üretimindeki artışla tepki veriyor. Terk edilmişlik duygusundan kaynaklanan ağlamanın
doğuştan gelen bir hayatta kalma stratejisi olduğu düşünülüyor. Tensel temas yaşayamayan bebek
unutulduğunu ya da terk edildiğini sanıyor. Kulakları tırmalayan bir ağıtla ebeveyninin ya da çevresinin dikkatini çekmeye çalışıyor.
Bir başka varsayıma göre
bebekler hayatta kalabilmek için bu yolla kardeşlerini dışlamaya çalışıyorlar. Yeterli besin maddesinin bulunamadığı dönemlerde kardeşler önemli bir rakipti: Anne
bebeğe her ağladığında meme verdiği için
buna bağlı gerçekleşen hormon üretimi
yeni bir kardeşe dönüşecek yumurtanın olgunlaşmasını engelliyordu. Ayrıca
eski çağlarda ağlayan bebek çevrede bulunan vahşi hayvanların dikkatini çekeceğinden
susturabilmek için annesi sürekli yiyecek bir şeyler veriyordu.
Peki yetişkin insanları ağlamaya iten şey ne? Akraba ya da arkadaşların ölümü
aşk acısı
ayrılık
kavga
dışlanmışlık gibi acı deneyimler; evlenme
terfi
ödül gibi mutluluklar; müzik
duygusal filmler...
Hayvanlara bakıldığında
onlar bu nedenlerle gözyaşı dökmüyorlar
ama her geçen gün daha çok insan
fillerin ağladığına tanık olduğunu iddia ediyor. Hayvan terbiyecisi George Lewis
kızdığı için Sadie adlı genç filin gözyaşına boğulduğunu söylüyor. Serengeti Ulusal Parkı'nın yöneticisi Dr. Michael Boer
acı çektiklerinde ya da sevindiklerinde fillerin ağladığından emin. "Timsah gözyaşları" deyimi aslında gerçeklere dayanıyor. Yalnız
gözyaşları çeşitli duygusal heyecanlar nedeniyle değil
avını yemek için gösterişli ağzını açtığında ortaya çıkıyor. Bu hareket
gözlerine o kadar büyük baskı yapıyor ki
hayvanın gözyaşı dışarı akmak zorunda kalıyor.
Ağlamak evrensel bir olgu. Her kültür
duygusal gözyaşını tanıyor. Bu konudaki en eski edebi bulguya
Sümerlerin yaklaşık 4000 yıl önce yazdığı Gılgamış Destanı'nda rastlanıyor: Karamsarlığa kapılan Gılgamış'ın nasıl gözyaşı döktüğü ayrıntılı tasvir ediliyor.Ağlama konusuna Eskiçağ'da yaşayan bilgeler de açıklık getirmeye çalışmışlardı. Sokrates ile aynı dönemde yaşayan Yunanlı hekim Hippokrates
M.Ö. 5. yüzyılda ağlamanın nedeniyle ilgili şöyle bir tahmin yürütmüştü: "Ağlamanın merkezi beyinde gizli. Gözyaşı dışarı akarken beyindeki fazla sümüksü sıvıyı da birlikte atıyor ve beyni hasta olmaktan koruyor." Dönemin bilimsel bilgilerine göre
insanın karakterini belirlediği düşünülen dört vücut sıvısı (kan
sümüksü sıvı
siyah ve sarı atık) vardı. Bu sıvıların dengesi bozulduğunda insan hastalanıyordu.
İyileşebilmesi için fazlalığın dışarı atılması gerekiyordu. Hippokrates
bu olayı tanımlamak için
"temizlenmek" anlamına gelen "katarsis" kelimesini kullanmıştı. Sümük birikimi olmasa bile
ağlamak yararlıydı. Ne de olsa sürekli gözyaşı üretiliyor ve bunların dar kafatasından dışarı atılması gerekiyordu. Bu düşünce
Avrupa'da geçerliliğini Rönesans dönemine kadar korudu. Bu başarının nedeni
aaain insan fizyolojisiyle uyumlu olmasıydı: Ağlamak da kusmak
dışkı ve idrar atımı gibi işliyordu. Dolayısıyla
neden o da istenmeyen atıkları vücuttan uzaklaştırıyor olmasın? Gerçi gözyaşı diğerleri gibi kötü kokmuyordu
hem zaten duygular kötü kokamazdı ki...
Vücut sıvılarıyla ilgili bu aaa
bilimsel çalışmalara 17. yüzyıla kadar temel oluşturdu.1662 yılında Danimarkalı anatomi uzmanı Niels Stensen
kadavra üzerinde çalışırken gözyaşı bezlerini keşfetti. Nihayet
gözyaşının nereden geldiği ortaya çıkmıştı. Ancak ağlama eyleminin nedeni aydınlatılamadı.
Birçok filozof
bilim insanı ve şair
gözyaşının bir "katarsis"
yani temizlik etkisi olduğu fikrinde birleşiyorlardı. Fransız filozof René Descartes
ağlayabilen insanın sevme ve merhamet etme becerisine sahip olduğunu düşünüyordu. Ağlayamayan insanın içi sürekli artan bir nefret ve korkuyla doluyordu. Romalı şair Ovidius
2000 yıl önce: "Ağlamak
öfaaai siler"
demişti.
Erkekler ağlamaz
değil mi?
Ünlü filozof Aristoteles'e göre
kadınlar erkeklerden daha heyecanlı yapıya sahip; yıkılmaya ve ümitsizliğe daha yatkın ve "utanma
özsaygı" gibi duygulara sahip olmayan canlılardı. Daha çok ağlamalarının nedeni de buydu. Bugün araştırmalar
ağlayan kadınların hayata
erkeklerden daha olumlu baktıklarını gösterdi.
Öyleyse farklılık biyolojik yapı farklılığından mı kaynaklanıyordu? Uzmanlar
kısa süre önce gözyaşı bezlerinin cinsiyete göre değişiklik gösterdiğini ortaya çıkardılar. Ama bu bulgu
bazı şeyleri aydınlatmak yerine daha da karmaşık hale getirdi
çünkü erkeklerin gözyaşı üretim sistemi kadınlara göre çok daha belirgin bir yapıya sahipti.
Ağlamak konusundaki davranış farklılığı
belki de hormonlara
örneğin prolaktine bağlıydı. Çocuklar ve gençlerde prolaktin düzeyi cinsiyetlere göre farklılık göstermiyor
ağlama davranışlarında da bir farklılık yok. Kadınlar ancak 13 yaşından sonra erkeklerden daha fazla prolaktin üretmeye başlıyorlar. Gözyaşındaki değişiklikler de bu yaştan itibaren başlıyor. Bu aaae hamile kadınlar da uyuyor: Çok fazla prolaktin hormonu üretiyor ve daha sık ağlıyorlar. Ancak
bu aaa henüz somut kanıtlarla desteklenemedi. Hollanda'da yapılan bir araştırmada
bir hastalık nedeniyle normalden çok daha fazla prolaktin üreten kadınlar
sağlıklı kadınlara oranla daha fazla ağlamıyorlardı.
Geleneklerin etkisini de unutmamak gerek. Birçok kültürde aileler erkekleri sert
kadınları zayıf ve narin yetiştiriyor. Yine istatistiklere göre
Çinli erkekler ancak üç ayda bir kez
Amerikalı erkekler aynı dönemde 5-6 kez
Alman erkekler 4-5 kez
İspanyol erkekler 1-2 kez ağlayabiliyorlar.
Yaşanan zamanın koşulları ve din kültürü de dikkate alınmalı. 16. yüzyılda hem kadınlar hem erkekler çekinmeden ağlıyorlardı. Bu
güçlü dini duyguları ve güçlü bir kişiliği simgeliyordu. Müslümanlarda da
söylenen ilahiler
vurgulu okunan Kur'an ve dini öyküler cinsiyet farkını hemen ortadan kaldırıyor. Dini inancı güçlü kişiler ibadetlerini gözyaşıyla daha da pekiştiriyorlar.
Yaşamımıza makinelerin girmesiyle birilikte
ortaya çıkan rekabetçi ve acımasız koşullara kariyer basamaklarını hızla tırmanmaya çalışan kadınlar da uyum sağladılar...
asiimelek
Açık Profil bilgileri
asiimelek - Özel Mesaj gönder
asiimelek - Daha fazla Mesajını bul