- XIX -
GÖK TÜRK ELÇİLERİ
Binbaşı Pars Beğ’in oğulları yararlıklarını göstererek İlteriş Kağan ordusuna kabule dilmişlerdi. İhtiyar binbaşı da Kağan’ın buyruk beğleri sırasına girmişti. Bütün bunlar iyi şeylerdi. Fakat şimdi onun beyninde çözülmemiş bir bilmece vardı: Nişancılıkta Kür Şad’ın ustalığını gösteren ve Kür Şad’a çok benziyen Onbaşı Urungu’nun kim olduğu… Onun karabudundan olduğunu öğrenmişti. Fakat ok atışıyla

durumuyla

yüzü ile bu kadar Kür Şad’a benziyen bir erin onunla hiçbir akrabalığı olmayışı da çok tuhaftı. Pars Beğ

aaaaen yıllık bir dirliğin kendisine verdiği tecrübe iler bu işin içinde iş olduğunu sezmişti. Çok yaşamış

çok görmüş insan muhakkak ki

hâdiselerin içine girebiliyor

başkalarının bilmediği şeyleri biliyordu.
Pars Beğ

Kağan’ın bağışladığı yeni çadırda keçesine uzanarak derin derin konuşuyordu. Aşağı yukarı kırk beş yıl önce

kahraman Kür Şad kırk arkadaşıyla birlikte Çin sarayına saldırmış ve bütün Türkler’e övünç verecek şekilde ölmüştü. Kendisi Batı Elinde bu haberi aldığı ve ihtilâlde andalarının da bulunduğu öğrendiği zaman orada bulanamadığına yanmış

bu yanış

içinde düğümlenen bir dert olarak kalmıştı. Acaba Kür Şad’ın konçuyu ne olmuştu? Bu konçuy Pars’ın teyzesi idi. Ne akıllı

bilgili

becerikli kadındı!... Bir er gibi yılmaz

bir kağan gibi düşünceli

velhasıl eşi bulunmaz bir kadındı.
Şimdi onun yaşamadığı muhakkaktı. Fakat acaba nerede

ne zaman ölmüştü?
Pars birden bunu öğrenmek istediğinin gönlünde kabardığını duydu. Teyzesinin hayali aklından silinmemişti. Belki Ötüken’de onu bilip tanıyan vardır diye düşündü. Fakat kime sorduysa cevap alamadı. Ötüken’in en yaşlılarına başvurdu. Sorup soruşturdu. Kür Şad’ın konçuyunu gören

bilen

işiten yoktu.
İhtiyar binbaşı böylece dalgınlık içindeyken çadıra gelen bir ulak

İteriş Kağan’ın kendisini beklemekte olduğunu bildirdi. Pars hemen kalktı. Kağan otağına vardığı zaman bir kalabalığın biriktiğini

bu kalabalık arasında Yüzbaşı Börü’nün de bulunduğunu gördü. Çok beklemedi. Bir Tarkan kendisini ve Börü’yü İlteriş Kağan’ın karşısına çıkardı.
Yere diz vurdular.
Gök Türk Kağanı

Binbaşı Pars’a hitap etti:
- Pars Beğ! Seni dokuz Oğuz katunu Ay Hanım’a birinci elçi olarak gönderiyorum.
- Buyruk senindir kağan!
- Armağanlarına kıvandığımı

fakat arada akrabalık da bulunması dolayısıyla bize daha yakın bir yerde oturması gerektiğini bildireceksin. Durmaksızın yer değiştirip bizden gizlenmemesini

çünkü Dokuz Oğuzları’ın kendi budunum olduğunu söyliyeceksin!
- Buyruk senindir kağan!
İlteriş Kağan

Börü Beğ’e dönerek söze başladı:
- Yüzbaşı Börü Beğ! Seni Ay Hanım’a ikinci elçi olarak gönderiyorum.
- Buyruk senindir kağan!
- Sen de Dokuz Oğuz çadırlarını sayacak ve çadır başına birer at ve sığırla ikişer koyun göndermelerini bildireceksin. Bu vergiyi güzden önce bize erişmezse üzerlerine çeri çıkaracağımızı anlatacaksın!
- Buyruk senindir kağan!
İlteriş Kağan bir müddet düşündü. Bilge Tonykukla bir şeyler konuştu. Sonra iki elçiye birden:
- “Yanınıza gereken erleri alarak yarın yola çıkacak ve bir ayı aşırmadan burada bulunacaksınız. Ay Hanım’a armağan olarak götüreceğiniz on top Çin ipeği ile altın kakmalı bir bıçağı Tarkan size verecektir” dedi.
İki elçi yere diz vurarak otağdan çıktılar ve gün batıncaya kadar ertesi gün için hazırlıklarla uğraştılar.
***
Ertesi gün elçiler gün doğmadan yola çıkmışlardı. Binbaşı Pars yanına at uşağı Çalkara ile dört er daha katmıştı. Yüzbaşı Börü ise andası Urungu ile bir at uşağından başka kimse almamıştı.
Kafile yola çıktıktan epey sonra Deli Ersegün dörtnala yetişmiş ve Pars Beğ’e yaklaşarak kendisinin birlikte gelmesi için buyruk dilemiş ve bu isteğine erişmişti. Ersegün en geride tek başında geliyordu. Sanki üçüncü elçi de oydu. Fakat kağan tarafından yumuşlandırılmamış

Ay Hanım’a verecek armağan almamış

öyle garip

örneği bulunmaz bir elçiydi. Böylelikle on kişi olmuşlardı. Binbaşı Pars

Deli Ersegün’ün yerinde duramaz bir çocuk olduğunu anlayınca kafilenin yan ve gerilerini kollamak işini ona bırakmıştı. Ersegün boyuna at tepiyor

sağa yahut sola doğru dörtnala gidip

ufuklara bakıyor

sonra geride kalarak art yanlarını gözetliyor

kimseyi göremeyince ötekilerine katılarak bir müddet beraber gidiyordu.
Kafilenin öncüleri Pars’ın iki eriydi. Birinci elçi yaşlı olduğu için hızlı gidemiyorlardı. Bu gidişle on

on iki günde Dokuz Oğuzlar’a varabileceklerini umuyorlardı.
Parsla Börü çok defa yan yana gidiyorlar

fakat pek az konuşuyorlardı. Bu kafilede en sessiz Urungu idi. Andası Börü

beraber gitmeği teklif ettiği zaman reddetmemişti. Çünkü red için bir sebep bulamazdı. Hem gitmek

hem de gitmemek istiyordu. Bağrındaki yanıklığın Ay Hanım’ı görmekle biraz serinlemesi mümkün olduğu gibi daha çok kıvılcımlanması da muhtemeldi. Meçhule doğru gidiyor

hiçbir şey düşünemiyordu. Anlaşılmaz bir yorgunluğu vardı. Ne olacaktı? Hiç!...
Ersegün ise deli gençliğin yaz borası gibi gürültüyle gelen sevgisine tutulmuş bir gönülle gidiyordu. Ne yapmağa gittiğinin farkında değildi. Kağan kızıyla bir daha mı vuruşacaktı? Elçi heyeti arasındaki birisinin böyle vuruş yapmasına imkân yoktu.
Ona evlenmek mi teklif edecekti? Babasını öldürdüğü için kendisiyle vuruştuğu bir kadına bu teklifi yapmak gülünçtü. Ya ne yapacaktı? Bunu kendisi de bilmiyordu.
Zaten ona İlteriş Kağan tarafından gönderilmişti. Hem onun tutsağı iken kaçmıştı. Fakat Ay Hanım şimdi ona tutsak gözüyle bakmazdı…
Düşüncesi buraya gelince Ersegün genişledi. Böylelikle Ay Hanım’a karşı bir kurum yapmış olacaktı. Bir Gök Türk beği olarak saygı gören bir konuk gibi gelmekle evvelki tutsaklığından doğan utancı biraz olsun silecekti.
Burada tutsakken kulağına çalındığı gibi Gök Türkler buraya çeri ile bir saldırış yapsalardı Ersegün için bayram olur

hiçbir şeye bakmadan Kağan kızının otağına saldırır

onu mutlaka tutsak eder

sonra da kendisine konçuy olarak alırdı. Fakat şimdi öyle bir şey yoktu. Öyle ise o da işi oluruna bırakacaktı. Şimdilik Ay Hanım’ın aydan aydın

güneşten yakıcı yüzünü görmekle yetinecekti